Osmanlıyı başarılı kılan özellikler

Konusu 'Türk ve Türkiye Tarihi' forumundadır ve Yagmurun_kizi tarafından 25 Şubat 2007 başlatılmıştır.

    25 Şubat 2007
    Konu Sahibi : Yagmurun_kizi
  1. Yagmurun_kizi

    Yagmurun_kizi Çocuklarım benim herşeyim... Üye

    Katılım:
    11 Aralık 2015
    Mesajlar:
    6.654
    Beğenildi:
    8.428
    Ödül Puanları:
    113
    Evet o, bütün bunları yaptı. Ve, yüksek inanç sistemi, rûhundaki fazilet aşkı, herkesi hayran bırakan güzel seciyye, üstün ahlâk, disiplin rûhu, itaat şuuru ve hayatı hakir görme gibi eşsiz meziyetleri sayesinde, dünyanın üç kıtasında yaşayan insanların hemen ekserisinin gönüllerini fethederek arkasına almasını bildi. Böylece, bir kutsinin uğurlu elleriyle temelleri atılan bu yüksek mefkûrevî devlet, arkadan gelen hayırlı mîrasçılarla da devam ettirilince, bir cihan hâdisesi haline geldi. Sonra da parlaklık ve ihtişamından hiç bir şey kaybetmeyerek bir ölçüde bu günlere kadar gelip ulaştı. O, Sezar'ların, Napolyon'ların saltanatlarından daha parlak, daha şaşaalı ve daha uzun ömürlü olmuştu; olmalıydı da.. zira bir yanda altın-gümüş, şan-şeref üzerine kurulmuş bir saltanat, diğer yanda, ahlâk, fazilet, inanç üzerine kurulmuş ve insanî ağırlıklı bir hükümrânlık..! Şöhret ve servet, hiç bir zaman inanç ve yüksek ideâllere bağlılık kadar insanlık üzerinde tesirli olamamıştır ve olamazdı da. Geçmişteki Fransa, İngiltere Cumhuriyet ve hükümetleri gibi, bugünkü süper güçler de dış yüzlerindeki ihtişâma rağmen, hiçbir zaman gerçek nizam ve âhengi idrâk edememiş, çürük sistemlere dayalı istikbâl vaad etmeyen kuvvetlerdir. İskender ve Napolyon'un kandan seylâplarla kurup çevirdikleri imparatorluk değirmenleri, arkada bir sürü inilti, bir sürü lânet bırakarak kurucularıyla beraber yıkılıp gitmesine karşılık, söğüt çevresindeki saf tohumlar üzerinde kanatlanan papatyalar, hâlâ salınıp durmaktadır.

    Bir gökkuşağı gibi daima onların düşünce ufkunu tutan ve bir bayrak gibi hep başlarının üzerinde dalgalanıp duran bu yüksek inanç ve “devlet-i ebed müddet” idealinin, onlar üzerinde tesiri o kadar büyük olmuştu ki, daha o ilk kıpırdanış dönemlerinde, altı-yedi yüz senelik muhteşem bir milletin düşünce hareketinin, teşkilât ve idaresinin plân ve programlarının mevcut olduğu hemen sezilebilir. Bir de bu yüksek ideal; sağlam bir dînî duygu, dupduru bir heyecan, her işte sıkı bir disiplin, fevkalâde yiğitlik ve civanmertlik; herkesi memnun edecek ölçüde bir idare, iyi işleyen bir adliye, cesaret ve hak ölçüsüyle gürül gürül bir askeri teşkilâtla da bütünleşince çarçabuk dünyanın efendisi oluvermişlerdi.

    Aslında bu, tarih felsefesine göre tabii bir netice idi. Zira, bir tarafta; kin, nefret ve türlü türlü ihtiraslarla, durmadan bir cadı kazanı gibi kaynayan, çevrede çapulculuk yaparak zayıfları ezen millet şeklindeki yığınlar, beri tarafta, insanlık ve mürüvvet adına mazlumların imdâdına koşan, dünyayı yeni baştan hak ölçüsüne göre plânlayan, câmileri, çeşmeleri, sebilleri, hastahaneleri, vakıf ve imâretleriyle yüzlerce insânî müesseseyi gergef gibi işleyen incelerden ince ayrı bir dünya... Bu dünya, insanlık çapında, hayata yeni bir mânâ, yeni bir tefsîr getirme düşüncesiyle ortaya çıktı ve yeryüzünü saran bütün şirretliklere rağmen, kendine has bu yüksek hayat felsefesini insanlığa kabul ettirmesini bildi.

    Dostların vefasızlığına, düşmanların ardı arkası kesilmeyen istilâ ve ifsatlarına uğramasaydı, kim bilir daha neler yapacaktı?!