Öyküler -Nazlı Eray

Konusu 'Kitap Tavsiyeleri' forumundadır ve melody tarafından 4 Haziran 2007 başlatılmıştır.

    4 Haziran 2007
    Konu Sahibi : melody
  1. melody

    melody Aktif Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    305
    Beğenildi:
    5
    Ödül Puanları:
    86
    Yeni tanıştığım bu yazarın öykülerinden birkaçını paylaşıyorum sizinle..bunları kendi sitesinden aldım. İlginç, fantastik ve bazen komik :)
    iyi okumalar

    KADIN TOHUMU
    Pazar sabahı bir yandan kahvemi yudumluyor, bir yandan da günlük gazetenin iç sayfalarına göz atıyordum. Sabahın ilk sigarasını yakmıştım; her zaman olduğu gibi hafifçe başım dönüyordu; ilk sigarada böyle oluyordu. Hoşuma gidiyordu bu.
    Üçüncü sayfanın altında, ölüm ilanlarının bir kenarına sıkışmış, tırtıllı çerçeveli bir ilan gözüme çarptı.
    "Ankaralı bekarlara müjde! İthal kadın tohumu mağazamızda satışa sunulmuştur. Özel olarak hormonlanmış, aşılanmış, İsviçrenin ünlü Basel laboratuvarlarında işlemden geçmiş; egzotik kadın tohumları, hava geçirmez vakumlu poşetlerde, uygun fiyatla satışa sunulmuştur. Tohumlar her türlü toprakta, saksıda büyüyebilir. Başlık parasına paydos! Geniş bilgi mağazamızın alt kat, mutfak gereçleri bölümünde. Tükenmeden alın!"
    Heyecanlanmıştım; hemen gazeteyi bırakıp müzmin bekar bir arkadaşıma telefon açtım.
    "Alo, Zekai, Okudun mu?"
    "Neyi?"
    "Egzotik kadın tohumları satışa sunulmuş.."
    "Anlayamadım.."
    "Gazetede ilan var. Uyuyorsun yahu! Kadın tohumları.. Yarın gidelim, sana bir tohum alalım. Saksıda büyütürsün."
    "Kadın mı?"
    "Evet. Galiba yabancı kadın."
    "Tohumdan mı çıkacakmış?"
    "Evet. Kadın tohumu. Bitmeden alalım."
    "Aman, sorumluluktur. İstemem."
    "Zekai. Hep böyle yapıyorsun. Tohum bu, tohum! Dene bakalım."
    "Tamam, olur, gideriz" dedi. Telefonu kapattım.
    Zekai'de hiç cesaret yok. Bu yüzden evlenemedi gitti. Yaşı otuzbeş...
    Telefon çaldı. Açtım.
    Bir arkadaşımın babası. Yaşlı bir dostum. İzmirli bir tüccar. İşleri iyidir.
    "Okudunuz mu?" diyordu.
    "Kadın tohumlarını mı? Az önce okudum."
    "Ben birkaç kutu alacağım, yarın ilk iş..."
    Elimde olmadan güldüm.
    "Ama Faruk Bey... Eşiniz Neriman Hanım ne der?"
    Gevrek bir kahkaha attı.
    "İzmir'deki bahçeye dikeceğim. Kimsenin ruhu duymaz"
    "Sahi mi?"
    "Tabii. Lale soğanları ile birlikte dikmeyi düşünüyorum. İçlerinde İsviçreli kızlar, Güney Amerikalı dilberler, Viyanalı sarışınlar varmış."
    "Müthiş bir şey!" dedim. "Nereden öğrendiniz?"
    "Mağazaya telefon ettim."
    "İyi şanslar," diyerek kapattım telefonu. Tam yerime oturuyordum ki, kapı çalındı. Baktım kapıcı gelmiş.
    "Buyur Zülfikar"
    "Ablacağım, senden bir yardım rica edecektim. Bana bilgi ver. Biliyorsun benim büyük oğlanı evlendiremiyoruz bir türlü. Başlık parası, çeyiz... Ekonomik koşullar... Gazetede bir şey gördük. Doğru mu acaba?"
    "Doğrudur" dedim. "Kadın tohumu, değil mi?"
    "Evet ablacığım. Biz seçemeyiz, sen bize yardımcı olur musun?"
    "Yarın sabah o mağazaya gidiyorum, al oğlunu gel," dedim.
    "Sağol ablacağım," dedi. Kapattım kapıyı, Kahvem soğumuş. Tam çaydanlığın altını yakıyordum ki, gene telefon çaldı.
    İstanbul'dan babam arıyordu.
    "Nasılsın babacığım?"
    "İyiyim, Gazetede bir ilan gördük annenle. Okudun mu? Kadın tohumları satılıyormuş... Mağazanın İstanbul'da şubesi yok. 'Kardeşine bir tohum seçsen, bitmeden' diyor annen," dedi.
    "Tamam baba," dedim. "Yarın gidiyorum oraya...
    "Babam, "Olgun birşey seç. Boş olmasın. Dikkat et." dedi. Usulca ekledi: "İstersen bir tane de bana al!"
    "Aman babacığım! Ne yapacaksınız? Annem ..."
    Babam aynı alçak sesle devam etti. "Macar kadını varmış diyorlar. Şu savaş öncesi Macar kadınlarından... Beyaz tenli, insanı mutlu eden. Ben tohumu saklarım evladım, bir köşede durur. Sen iki tohum seç," dedi.
    "Tamam babacığım." dedim. Kapattım telefonu.
    Kapatır kapatmaz, telefon yine çalmaya başladı. Açtım, Zekai.
    "Düşündüm, taşındım; alsak mı acaba şu kadın tohumundan... Fakat büyük sorumluluk. Bir türlü karar veremiyorum." dedi.
    Belli kafası karışmış.
    "Zekai," dedim. "Dinle beni. Tabii alıyoruz tohumu! Yahu herkes kutu kutu alıyor. Neden korkuyorsun oğlum?"
    "Ya bakıp büyütemezsem?"
    "Sen hele al, dikelim saksıya... Vallahi olmazsa ben büyütürüm" dedim. Utangaç utangaç güldü. Sabah mağazada buluşmak üzere vedalaştık.
    Kahveyi yaptım, bir iki yudum aldım. Aklıma bir başka arkadaşım geldi. Bu da Zekai'nin tam tersidir. Playboy; Şükrü, Çapkınlıktan evlenemiyor.
    "Alo Şuşu?"
    "Nasılsın hayatım Yalnız mısın?"
    Güldü, "Yalnızım!"
    "Gazeteyi okudun mu?"
    "Neyi?"
    "Kadın tohumları satışa sunulmuş!"
    "Ne diyorsun!"
    "Evet, müthiş birşey... Almayı düşünür müsün?"
    Bir an düşündü.
    "Etraf kadın dolu... Tohumu ne yapayım. Bakması, büyütmesi... Hem üçüncü dünya ülkelerindendir bu tohumlar. Damping mi var, dedin. Yani bir Vietnamlı filan çıkar, çekilmez."
    "Yahu deli misin? Tohumlar İsviçre'de özel laboratuvartarda işlemden geçmiş. Egzotik kadın tohumları bunlar oğlum!"
    "Hmm... Mesela Tahitili var mıdır?"
    "Neden olmasın? Aman, sen de çok nazlısın! Alacak mısın diye sordum işte."
    "Alırım bir tane, senin hatırın için," dedi. Güldük, kapattık telefonu.
    Kapı zır zır çalıyor. Açtım.
    Karşı apartmandaki emekli komşu gelmiş.
    "Hanımefendi, size birşey danışmak istiyorum," dedi. "Bağışlayın, zamansız geldim..."
    "Buyrun, rica ederim... Tohumlar mı?"
    "Evet. Nereden bildiniz? Nedime'nin vefatından sonra çok yalnız kaldım, biliyorsunuz. Acaba alsam mı diyorum bir tohum?"
    "Hayri Bey; bana kalırsa hiç düşünmeden alın. Ben yarın sabah bazı arkadaşlarla mağazaya gidiyorum," dedim. Adamcağız sevindi.
    "Orada görüşürüz öyleyse," diyerek kapıyı çekip gitti.
    Kahvemi yudumluyorum, peşpeşe cigara yakıyorum, heyecanlandım tabii. Bekar arkadaşları düşünüyorum.
    Ne kolaylık tanrım, ne kolaylık... Kendin dik, kendin büyüt! Ondan sonra da kur yuvanı. İstediğin gibi alıştır kadını, rahat et.
    Çevirdim bir numara: "Alo, Ayşe ..."
    "Gazeteyi gördün mü?"
    "Kadın tohumları mı? Gördüm."
    "Dinle. Herkes yarın bunları kapışacak! Yahu, bizimkiler de almasın?"
    "Parçalarım vallahi!"
    "Neyse, ben yarın dükkana gidiyorum. İstersen sen de uğra."
    "Tamam."
    "Biliyor musun, belki ben de bir tohum alırım!"
    "A, erkek tohumu da mı var?"
    "Yok, kadın tohumu... Hani belki mazbut biri çıkar da, ev işlerinde yardımcı olur."
    "Boşver," dedi Ayşe. "Gecekondudan buluruz. Saksıda yetiştirmek uzun iş."
    "Eh, sen bilirsin!"
    Gene kapı! Açtım.
    Zekai gelmiş. Heyecandan tir tir titriyor.
    "Gir içeriye, Bu ne hal?" dedim.
    "Yahu düşüne düşüne bir garip oldum. Şu kadın tohumları... Nasıl yapacağız? Ay, deli olacağım?" dedi. Koltuğa çöktü.
    "Bu kadar büyütme işi. Kendin yetiştireceksin Zekai. Bir düşünsene..."
    "Ya kaçarsa?"
    "Yahu, niye kaçsın? Hoş tutarsın, kaçmaz."
    "Pekiyi, tohumun iyisini nasıl anlayacağız?"
    "Orası artık şansa kalmış," dedim, "Dua et de bitmeden bir tane alabilelim!"
    Akşamüstünü Latin Amerikan edebiyatı okuyarak geçirdim. Saatimi sabah 8'e kurdum.
    Gece uyumadan kadın doğum doktorumun evine bir telefon açtım.
    "Alo, Mustafa Bey,"
    "Buyurun..."
    "Verdiğiniz ilaç iyi geldi. Akıntım geçti."
    "Tabii .. Baharda doğaldır bu bakteryel akıntılar."
    "Size birşey soracağım. Bilmem duydunuz mu? Kadın tohumları satılıyormuş..."
    "Evet, bu sabah muayenehanede söylediler."
    "Ne dersiniz, sağlık açısından bu kadınlar nasıldır? Bekar arkadaşlara tavsiye ettim de..."
    Doktor bir an düşündü. "Yetiştirilecekleri toprak steril olmalı... Hayvansal gübre katiyen kullanılmamalı. Tabii bu kadınlar oluştuktan sonra bir "smear-test" yaptırılsa iyi olur. Aids virüsü düşündürüyor beni. Ama yaşam çok kısa. Bekarlar bir denesinler bakalım bu tohumları..." dedi.
    Teşekkür edip, kapattım telefonu.
    Gece karmakarışık düşler gördüm. Dinlenmeden kalktım sabah, çarçabuk hazırlandım. Saat 9'da mağazanın önündeydim. Geç kalmışım, bir kalabalık, bir izdiham! Eziliyordum neredeyse. İçeride Zekai'yi buldum. Rengi kül gibi, elleri terliydi.
    "Gel," dedim. "Gel şu yana... Tohumları bulalım..."
    Kalabalığın içinde, "Tohumlar bitmiş!" diye bir söylenti dolaştı. Yanımdaki kırsal kesimden geldiği belli olan bir delikanlıya sordum: "Kardeşim; şu tohumlar nerede satılıyor?"
    "Vallahi, şu karşıki rafın orada ama oraya ulaşmak mümkün değil. Dışarıda, kapının yanında karaborsa satış başlamış..."
    "Fiyatlar nasıl?"
    "Her kafadan bir ses çıkıyor. Yüzbin diyorlar, ellibin diyen var. Karaborsa, İkiyüzelli-üçyüz," dedi.
    Canım sıkılmıştı.
    "Alamaz ki vatandaş bu kadar pahalı kadın tohumu! Bu kalabalık eli boş dönecek..."
    Yanıbaşımdan bir başörtülü kadın, "Oğlanı başgöz edeceğiz evladım. Şu tohumdan bir de biz alabilsek!" dedi.
    "İlerle teyzeciğim ilerle... Haydi Zekai" Kanter içinde tohumların satıldığı reyona varmıştık. Satıcı kıza sordum:
    "Kaldı mı kadın tohumu?"
    "Çok az kaldı. Şuradan seçiverin! İkinci parti gelmeyecek. Fiat mı? Elli bin."
    Zekai parayı hazırlamıştı. Bir tane babama, bir tane kardeşime aldım. Öyle rastgele... Arkadan itiyorlar, bastırıyorlar, boğulacağım.
    "Haydi Zekai, seç bir tane. "Zar zor bir tohum beğendi; verdik parasını, paketlerimiz yapılıyor.
    "KDV'si var mı?"
    "Olmaz olur mu?" dedi tezgahtar kız, "İşte fişleriniz..."
    Kapıcı Zülfikar efendi de bir tohum alabilmiş; kalabalıkta gördüm onu. "Hayırlı olsun," dedim.
    "Sağol ablacığım," dedi. "Funda toprağına ekeceğiz."
    Dışarıda kalanlar söyleniyor: "Kadına bu kadar rağbet olması... Şaşılacak şey doğrusu..."
    Sakallı bir genç, "Ucuz kadın bunlar ondan da ağabey," dedi.
    Yanındaki yaşlı kızıp, bağırdı: "Tohum bunlar oğlum, tohum! Fide bile değil. Ucuz değil, pahalı! Halkı aldatıyorlar. Ellibine kadın tohumu olur mu?"
    Altın dişli, güngörmüş bir yaşlı kadın: "Oğluma iki tohum aldım" dedi. "Dikeceğiz. Hangisini beğenirse... Ötekisi de küçük oğluma olur. Güzel kadın tohumu bunlar..."
    Karaborsacı el altından satış yapıyordu. Kalantor kılıklı bir adam: "Seri var mı oğlum?" dedi.
    "Piyango bileti mi bu baba? Ne serisi? Tek tek işte..."
    "Tamam ver iki tane."
    "Buyur..."
    "Aman Zekai," dedim, "daraldım, sıkıntı geldi. Burası çok kalabalık. Yahu; hayret ettim, sokaklar kadın dolu, kimse dönüp bakmaz. Şu ithal tohumların gördüğü ilgiye bak! Sevinmeli mi, düşünmeli mi, bilemiyorum."
    Zekai elindeki kadın tohumuna sımsıkı sarılmıştı.
    Bir dolmuşa atlayıp, evin yakınında indik.
    Zekai dedi ki: "Güzel bir saksı alalım, iyi cins toprak alalım, aman herşey çok iyi olsun."
    Eh, çeyiz hazırlığı, anlıyorum onu.
    "Tamam, köşedeki çiçekçiden hepsini alabiliriz. Haydi gel."
    Zekai'ye geniş toprak bir saksı, iki paket de funda toprağı aldık. Geldik eve... Bir kahve içmezsem, düşüp bayılacağım.
    Sigara yaktım.
    Zekai paketi açıyor...
    Hey Tanrım, ne heyecanlı çocuk bu!
    Kalpten gidecek.
    "Aman, etiketi okuyalım." dedi Zekai. Gözlüğümü taktım; etiketi okudum.
    "İthal kadın tohumu. İyi huylu, güler yüzlü, fazla para harcamayan tür. Yüksek eğitim, feminist ve politik bilinç aşılı. Tohumlar toprağın iki santim derinliğine dikilip, gün aşırı sulanacak. Çocukların erişemeyeceği yerde saklayınız. Dikkat: Son dikim tarihi, Nisan 1989."
    Tohumlara bakıyoruz, ufak, iç fındık gibi birşey bunlar. Uçlarından belli belirsiz yeşermiş filiz var.
    Zekai tohumu bir türlü toprağa bırakamıyor! Öldürecek beni.
    "Sorumluluk... Bir kadının sorumluluğu... Kolay iş değil bu..." deyip duruyor.
    "Kes Zekai! Seni tohum bu hale getirirse, kadın ne yapar acaba? Allah iyiliğini versin! Haydi, dik tohumu ve sula."
    Sonunda tohumu saksıya özenle dikip, küp suyu ile suladı.
    Bizimkilerin tohumunu APS ile İstanbul'a yolladım.
    Kapıcı ekmek dağıtırken, "Diktik ablacığım. Gölgeye koyduk, bekliyorum," dedi.
    Akşamüstü karşı komşum emekli bay uğradı.
    "Hayri bey. O kalabalıkta... Alabildiniz mi bari tohumu?"
    Neşeli neşeli güldü. "Aldım, aldım. Diktim bile... Balkonda, kenarda duruyor." dedi.
    Adam gittikten sonra döndüm Zekai'ye, "Bak şu yaşlı adam senden daha yürekli."
    "Acaba yine sulasam mı saksıyı?" diye sordu.
    "Üstüne düşme oğlum. Bırak, tohumu çürüteceksin!"
    "Tamam, kızma!" dedi.
    Zekai akşam aldı saksıyı, evine götürdü.
    Ben bir süre sonra işlere daldım, bu tohum işini unuttum gitti.
    Aradan iki ay geçti.
    Bir sabah, telefonun sesiyle uyandım. Sırtıma sabahlığımı geçirip koştum, açtım. Karşıdan Zekai: "Kadın çıktı! Bu sabah çıktı! Ne olur atla gel" diye yalvarıyordu.
    "Dur. Uykuluyum... Anlat. Nasıl birşey? Güzel mi?"
    Zekai heyecandan tıkanacak gibiydi.
    "Güzel. Sarışın. Amerikalı galiba?. İçeride banyo yapıyor. Aklımı oynatacağım! Ne olur gel, çok rahat bir kadın. Deliye döndüm, oynatacağım, yetiş!" diyordu.
    "Dur, bekle. Giyinip geliyorum," dedim.
    Kapı çalındı. Kapıcı Zülfikar efendi ekmek dağıtıyordu.
    "Ablacığım, kadın bu sabah çıktı. Dilini bir türlü anlayamıyoruz. Oğlanla sedirde karşılıklı oturuyorlar. Bizim hazırladığımız elbiseler ona pek uymadı. Ama altınları boynuna taktık!" dedi.
    İndim kapıcının dairesine; Zülfikar'ın oğlu Mehmet, sedirde, esmer güzeli bir melez kızla karşılıklı oturmuştu. Bir yandan kızın gözlerine bakıyor, bir yandan da keyifle bıyıklarıyla oynuyordu.
    Kızın kuzguni siyah saçları, soluk kahverengi bir derisi, çekik kara gözleri vardı. Marlon Brando'nun sevgililerine benziyordu.
    "Hello!" dedim.
    "Ello!" dedi kız.
    "Do you speak English?"
    Başını salladı, güzel beyaz dişlerini göstererek güldü.
    "A little."
    "Where are you from?"
    "From Cuba, Havana." dedi. Ekledi; "Viva Fidel Castro!"
    Döndüm Zülfikar'a; "Kız Küba'lı, iyi olurlar. Çok güzel kız. Hoş tutun. Adalı. Türkçe öğrenir yakında. Haydi eyvallah! Viva Fidel!"
    Kız uzun saçlarını arkaya atıp benimle vedalaştı, Mehmet sedirden kalktı; "Gidip Movita'ya manavdan bir kilo muz alayım," dedi.
    Atladım taksiye, Zekai 'nin evinin önünde indim. Kapıda beni bekliyordu, Arkasında kadife bornoza sarılmış, soluk kesen bir sarışın duruyordu.
    Elimi uzattım ona. Kız "Hi!" dedi.
    "Hello? Where are you from?"
    "New York City!" dedi kız.
    "Turnayı gözünden vurdun oğlum" dedim Zekai'ye. "Amerikalı kız sana çıktı."
    "Bilmem ki," diye mırıldandı Zekai, "Ülkeyi görmek istiyor... Peribacalarına götüreyim diyorum. Sonra da annemlerle tanıştıracağım."
    Kız gitti, teybe bir caz bandı koydu. Bir yandan saçlarını havlu ile kurulluyor, bir yandan da Zekai' nin sıktığı portakal suyunu içiyordu.
    "Haydi," dedim, "eyvallah. İyi bak ona..."
    "Tamam," dedi Zekai. Kız bir sigara yakmıştı. Oturduğu yerden bana el salladı.
    Eve geldim. Babamlara telefon açtım. Babam çıktı telefona;
    "Kızım sorma, kardeşin Daniş' inki Hintli çıktı. Biliyorsun Daniş sarışın sever. Çok kibar, çok hanım kız. Adı Viju. Annen çok beğendi ama Daniş' in biraz canı sıkıldı. Bakalım ne olacak... Alışacağız herhalde. Çok efendi kadın. Bugün biraz Rajiv Gandi' den konuştuk. Annen, zümrüt yüzüğünü ona taktı bu sabah," dedi.
    Sesimi alçalttım,
    "Baba öteki tohum ne oldu?" diye sordum. Babam fısıldadı;
    "Viyanalı evladım. Avusturyalı. Tam aradığım insan. Sağolasın. Sabahtan beri valsler mırıldanıyorum, Etap'ta oda tuttum, orada kalıyor,"
    "İyi, iyi" dedim, Vedalaşıp, kapattık.
    Eve dönerken manava uğradım. Manav Yunus efendi heyecan içindeydi.
    "Hayrola, bir şey mi oldu?"
    "Evet, bizim gelin bu sabah çıktı."
    "Demek siz de tohum almıştınız..."
    "Evet, zar zor alabildik. Biliyorsunuz oğlan askerden geleli dört ay oluyor.
    "Nasıl gelin?"
    "Vallahi çok iyi. Dilini anlayamıyoruz ama üst kattaki muhasebeci konuştu biraz. İtalyanmış. Napoli'li. Şimdi bizim hanımla lazanya yapıyorlar."
    "Hayırlı olsun."
    "Sağolasın ablacığım."
    Baktım, karşı balkondan emekli bana el sallıyordu.
    "Bir dakika buyurmaz mısınız? Bir kahvemi için," dedi. Mutlu görünüyordu. Çaldım kapıyı. Civciv gibi beyaza yakın sarı saçlı, mavi gözlü, gepegenç bir kız açtı kapıyı. Emekli tanıştırdı:
    "Krista. Norveçli. Henüz Türkçe bilmiyor ama öğreteceğim."
    Krista beyaz bir elbise giymişti. Yalınayaktı. Çok rahat bir hali vardı. Biraz İngilizce biliyormuş.
    "Ingmar Bergman'ın filmlerini nasıl buluyorsunuz?" diye sordum.
    "Bayılırım," dedi. Ama Gregor Andersson daha da müthiş!"
    "Hayırlı olsun efendim." dedim emekliye (Gregor Andersson'u hayatımda duymadım).
    O, "Sağolasınız... Nikah muamelelerine başladım. Kağıtlarımız askıda..." dedi.
    Eve geldim, açtım Şuşu'ya telefon. Hani şu bizim playboy'a...
    "Şükrü!"
    "Efendim hayatım?"
    "Sen tohum almış mıydın?"
    "Aldımdı... Bu sabah çıktı."
    "Nasıl?"
    "Yahu Karslı çıktı. Fakat çok güzel kız... Ağabeyimle tanıştırayım diyorum. Esmer, yeşil gözlü..."
    "Kıza dokunma sakın!" dedim.
    "Yok, zaten çok namuslu. Bende şans bu kadar!" dedi. Güldü, kapattı.
    Çıktım, mahallede şöyle bir dolaştım.
    Evlerde bir kıpırtı, bir başka türlü canlılık vardı sanki!
    Ya da bana öyle geldi.
    Akşama doğru Zekai telefon etti.
    "Meagan ve ben Woody Allen'in filmine gidiyoruz bu gece. İstersen gel, önce bir içki içelim." dedi.
    Vay canına!
    Kız adam etmiş bile Zekai'yi...
    "Tamam," dedim. "6.30'da gelirim, Meagan'a selamlar..."
    Bir telefon.
    Ayşe.
    "Nasılsın?" diye soruyor.
    "İyiyim, işte yaşam... Bildiğin gibi... Yahu, biliyor musun, bu yakında ithal erkek tohumu gelecek mi? Gelmez değil mi? Kotadan çıkmıyormuş. Evet. Hiç, boşver."
    Öylesine sordum.
    "Güle güle"
    Nazlı ERAY -9 Nisan 1989, Ankara
    HARİTA
    Ankara'nın unutulmuş bir sokağında; daracık, karanlık bir sahaf dükkanı vardır. Arada sırada uğrarım oraya, tozlanmış eski kitaplara göz atarım. Küflü ciltleri dikkatimi çeker, orada genzime bir toz kokusu dolar, bir köşede, kurt delikli bir masada oturan gözlüklü yaşlı sahafla biraz hoşbeş ederim; sonra tekrar güneşli sokaklara çıkar, yürür giderim.
    Bir akşamüstü gene bu içine gün ışığı pek girmeyen, kendine özgü hafif kekremsi bir kokusu olan sahaf dükkanına girmiş, dalgın gözlerle raflara bakıyordum.
    Yaşlı sahaf oturduğu yerden hafifçe öksürerek bana bir köşedeki kıvrılmış duran birtakım kağıtları gösterdi.
    "Bunlar yeni geldi," dedi.
    O yana döndüm.
    "Nedir onlar?"
    "Eski haritalar..."
    Eğilip bir tanesini elime aldım, açıp baktım. Çok eski bir haritaydı bu. Osmanlı İmparatorluğu'nun artık var olmayan sınırlarını gösteriyordu. Üstündeki yazıları eski Türkçe'ydi.
    "İlginç bu," dedim.
    Bir başka haritayı açtım; ilgiyle göz atıyorum. Değişik birtakım adalar... Tam neresi anlayamadım.
    Sahaf:
    "Eski birtakım sömürgeler bunlar..." dedi.
    "Allah Allah, hangi okyanusta bu sömürgeler? Daha önce hiç duymadım bu adaların adını?"
    Sahaf:
    "Bu haritalar özel, yorumlu haritalar," diye yanıtladı.
    Bir başka haritaya göz atıyorum şimdi; bambaşka bir dünya sanki... Latin Amerika var, Afrika var filan ama, bilmediğim birtakım kara parçaları da var. Yazıları da bir değişik.
    "Bu nedir?"
    "İşte," dedi sahaf. "Bu da yaşadığımız dünya tabii. Ama yorumlu... Anlarsınız ya!"
    "Yorumlu demek?"
    "Evet, özel yorumlu haritalar bunlar."
    "Vallahi çok ilginç," dedim. "Ben daha önce hiç böyle yorumlu haritalar olduğunu duymamıştım. Coğrafyası güçlü bir öğrenci değildim ama okulda, sonradan dünyayı çok gezdim. Hiç bunlara benzer kara parçaları görmedim doğrusu. Yani bakın, sanki şu Amerika değil mi? Ama şurası neresi, Allah Allah?"
    Sahaf:
    "İşte, haritayı çizen öyle yorumlamış..." dedi.
    "Yani Amerika Birleşik Devletleri'nin üstünde Kanada yok, başka bir yer mi var?"
    "Başka bir yorum var. Ne diyorum size... Şu Ortadoğu haritasına bir bakın. Ne değişik," dedi o.
    Bana uzattığı haritaya bakıyorum. Ortadoğu ülkeleri var ya üstünde, hepsi bir başka türlü...
    "İnanın bu 'yorum' işi çok ilgilendirdi beni," dedim. "Bu haritaları yorumlayarak çizen kişiyi tanımak istedim doğrusu... Acaba siyasi bir yorum mu bu?"
    "Bence kişisel bir yorum," dedi sahaf.
    "O zaman düş gücü olağanüstü birisi olmalı bu kişi."
    "Bilmem ki," dedi sahaf. "Ama fantezi değil bunlar. Yorumlu ve gerçekçi. Kendisi öyle diyor."
    Dikkat kesilmiştim.
    "Demek tanıyorsunuz bu haritaları çizeni?" diye merakla sordum.
    Sahaf başını salladı.
    "Tanırım," dedi. "O da arada uğrar buraya."
    Elimdeki bir başka haritaya bakıyordum şimdi.
    "Bunu işte hiç anlayamadım," dedim. "Nedir bu? Neresi? Nasıl bir yorum acaba? Hiç tanımadığım birtakım yerler... Şaşırtıcı."
    "Ha, o mu?" dedi sahaf. "O, Erkek Haritası. Dünya ile, kara parçaları ile ilgisi yok yani... Ters tutuyorsunuz, şöyle bakın. Gördünüz mü, bir Erkek Haritası işte!"
    Şaşırmıştım.
    "Erkek Haritası mı?"
    "Evet. Erkek Haritası."
    "Yorumlu mu?"
    "Evet, yorumlu."
    "Acaba özel bir erkeğin haritası mı, yoksa genel mi?" diye sordum.
    "Genel bir harita elinizdeki," dedi sahaf. "Yani şöyle söyleyeyim: Özel yorumlu bir Genel Erkek Haritası."
    "Özel yorumlu bir Genel Erkek Haritası demek..."
    "Evet. Genel... Sokaktaki adamın haritası. Ama çizenin yorumu var tabii."
    Haritayı elimde evirip çeviriyorum. Değişik, çok değişik bir şey...
    "Şurası nerede?"
    "Bakayım... Ha, orası adamın yüreğine giden yol."
    "Ya şunlar..."
    Sahaf eğilip iyice baktı.
    "Korkular, endişeler... Şu kısım evlilik yolları, bakın; geniş vermiş o kısmı. Şurası giriş, yani başlangıç bölümü... Şu bölüm ilişkide seçilecek yolları açık seçik gösteriyor ve evet, evet, bu uzunlamasına parça da geçmişindeki bölümler. Ruh hali filan. Erkekleri bilirsiniz..."
    "Bilirim," dedim. "Kaça bu harita?"
    "Size uygun bir şeyler yaparız," dedi sahaf.
    "Acaba işe yarar mı?"
    "Ne gibi?" diye sordu sahaf.
    "Yani, açık söyleyeyim. Şu ara beni uğraştıran biri var. Yani çok zor bir kişi... Çözmesi zor. Acaba diyorum, bu harita bana yardımcı olabilir mi?"
    "Aman siz ne diyorsunuz?" dedi yaşlı sahaf. "Kılavuz bu... Yani siz haritasız mı yola çıktınız?"
    "Evet," dedim. "Haritasız çıktım yola. Aslında biliyor musunuz, ben böyle işlerde harita kullanıldığını bilmiyordum. İşte, normal yollardan ilişkiyi kurmaya uğraşıyorum."
    "Aman," dedi sahaf. "Hiç haritasız yola çıkılır mı? Önce inceleyeceksiniz, sonra yola çıkacaksınız. Kaybolursunuz sonra. Ne tehlikeli bir işe girişmişsiniz siz."
    "Galiba öyle oldu," dedim. "Aslında tüm olayı bırakmayı bile düşünüyorum. Sıkıntılıyım..."
    "Alın siz bu haritayı," dedi sahaf. "Yolları bulun. Çizin kırmızı bir kalemle. Mutlaka hedefe ulaşırsınız."
    "Pekala," dedim. "Ama ben bu haritayı okumayı becerebilecek miyim? Bakıyorum bakıyorum, hiçbir şey anlamıyorum."
    "Yardımcı kitap var," dedi Sahaf... Bir çekmeceyi açıp ufak, broşür gibi bir şey çıkarttı.
    "Buyrun. İkisi on bin lira."
    İnce sarı bir kağıda haritayı ve broşürü sarıp verdi bana.
    Parayı ödeyip çıktım dükkandan.
    Eve geldim; haritayı yaydım masanın üstüne, elimde broşür; gözlüğümü taktım, kırmızı kalemle bir yol bulmaya uğraşıyorum.
    ...Çocukluk, ilkgençlik bölümleri... Neden telefon eder, niçin aramaz? Ne ister, ne istemez? Hangi söylediği doğrudur, hangisinin tersinin yapılmasını ister aslında... Ne düşünür, ne söyler? Neyi gösterir, neyi saklar...
    Şimdi tüm bunları broşürden bulup numaralanmış yerlerden haritanın üstüne yavaş yavaş çiziyorum.
    ...Neden kaçar, niçin gelir? Fikirleri nelerdir? Hayatındaki kadınlar... Ne söyler, ne ister? Falan filan...
    Yavaş yavaş bir şekil çıkmaya başlıyordu.
    Kendime bir kahve yaptım, bir sigara yaktım; gene kılavuzu inceliyorum.
    ...Boşanmış adam bölümü. Para durumuna göre yollar... Amacı nedir yaşamda, bilmem ne...
    Çizdiğim yollar karıştı, yeniden okuyorum kılavuzu.
    ...Ürkekse şöyle... Cesursa böyle... İşin içinden çıkamıyorum. Takıldım. Canım sıkıldı. Boşuna para verdim galiba... Gitti on bin. Her neyse.
    ...Kişiliği nevrotikse, noktalı yerlerden yukarıya doğru çiziniz... Sadizm bölümleri... Allah Allah!
    Kapı çalındı.
    Gidip açtım. Yakın bir kız arkadaşım uğramış...
    "Gel," dedim. "Gel bak, bir harita buldum. Erkek Haritası; şu da kılavuz... Birtakım yolları kırmızı ile çiziyorum. Hani, şu benimki için..."
    Şaşırmıştı. "Dur, bakayım," dedi. "Nereden buldun bunu? Acaba Üzeyir'e de uyar mı?"
    "Evet, Genel Erkek Haritasi'ymış. Uyabilir. Ama özel yorumlu..."
    "Ne demek özel yorumlu?"
    "Sahaf dedi. Öyle işte... Özel Yorumlu Genel Erkek Haritası..."
    İkimiz geçtik masanın başına, elimizde renkli kalemler, haritada bir yol bulmaya uğraşıyoruz...
    "Sen yeşil kalemle çiz," dedim. "Al bak, şurada... Bu iki adam değişik çünkü."
    "Evet, gerçekten ikisi birbirinden çok değişik adamlar..."
    Konuşup duruyoruz.
    "Şimdi bak; Üzeyir ilk karısının etkisi altında biraz, değil mi? Acı çekmiş boşanırken; şuraları işaretle, yukarı doğru çık... Neden evlenmeye yanaşmaz? Şu köşeden aşağıya in. Bak ben şimdi şu dış yolları çiziyorum; inisiyatifi eline aldı benimki ve hiçbir şey yapamıyor. Al sana, burada bir açmaz var... Telefonla arasan başka türlü, aramasan başka türlü. Ha, şurası duygu damarıymış. İşte, şöyle çiziyorum ben, sen takip et..."
    "Tamam, tamam," dedi. "'Annesi ile ilişkisi' bölümlerinden aşağıya iniyorum; sen şu 'yalnız kalmak isteği' bölümünü bir aş bakalım... İşte şu yolun ucunda telefon; bir dakika kılavuza bakalım... 'Amacını saptama bölümü' var... Yahu burası karışık işte..."
    "Dur," dedim. "Ver bana bakayım... Orayı şimdilik geç. 'Korkular'... Bak bu kısım müthiş!"
    "Dur, dur, şurada ilginç bir bölüm var... 'Anlattığı hastalıkları'... Çiziyorum şuraları. 'Eski ilişkileri' kısmındayım..."
    "Hızlı gitme," dedim.
    "Ben, 'telefon et' bölümüne geldim."
    "Saat kaç?"
    "Dokuz buçuk."
    "Arasam mı?"
    "Aman ters bir şey olmasın?"
    "Ama haritaya göre gidiyoruz işte..."
    "Sen bilirsin..."
    "Bak, 'ilgilenin' kısmı var... Ama şurası da, 'ilgiden ürken erkek bölümü'."
    "Amma karışık haritaymış..."
    "Dur, şu 'telefon et' bölümüne bir çarpı koyuyorum."
    "Bak ben nereye geldim; 'gece evine ziyarete gidebilirsiniz' diye bir bölge var."
    "Ama daha oraya varmadan başka şeyler görünüyor, 'yemek yedirmek' kısmını iyi oku... Ah, ben değişik bir kanal buldum! 'Telefondaki tutuma göre hareket'... 'Kontrol mekanizmasının dengelenmesi' diye bir bölüm var, orayı geçiyorum. 'Ona neler anlatacaksın?' bölümü var; bu, telefonda da işe yarar..."
    Bir sigara daha yaktım.
    "Bir arayayım, diyorum."
    "Sen bilirsin..."
    Cesaretimi toplayıp numarasını çevirdim.
    "Alo?"
    "Merhaba..."
    "Nasılsın, ne var ne yok?"
    "İşte bildiğin gibi."
    "Her şey nasıl gidiyor?"
    "Bildiğin gibi..."
    "Bir sorayım demiştim."
    "Sağ ol..."
    "Hadi, iyi geceler."
    "Güle güle."
    Yüzüm bozuk oturdum masaya.
    "Nasıldı sesi?"
    "Tedirgin. Ürküyor yahu."
    "Neden ürküyor acaba?"
    "Ne bileyim ben. Allah kahretsin!"
    "Sevinmedi mi?"
    "Sevinmedi sanki. Kontrollü... Şimdi, 'telefondaki tutuma göre hareket' bölümünü işleyelim..."
    "Acele ettin, keşke aramasaydın onu."
    "Aman, canım sıkılıyor... Uğraş dur."
    "Vallahi Üzeyir bölümleri de beni sıkmaya başladı. 'Sizi deniyor mu?' diye bir kısım var..."
    "Aman, ne zormuş bu iş," dedim.
    "Dinle," dedi. "Şu bölüme bak! 'Bu kadın bende ne buluyor? Ben neyim ki? Kadının ilgisi gerçek olamaz, benimle galiba dalga geçiyor...' diye apayrı bir kanal."
    "Ah, kendine güvenememe mi?"
    "Belki de."
    "Bak, şurada da, 'kadının etki alanından kaç, kendini kurtar; hiçbir zarar görmezsin...' kısmı."
    "Of be! Nasıl bir adam istiyorum, biliyor musunuz? Sevsin beni. Ürkmesin sevmekten. Birlikte mutlu olalım. Böyle evde oturup hindi gibi düşünmekten bıktım."
    "Şu, 'üstüne düştükçe kaçar' çizgisinde bir ilerleyelim hele."
    "Yahu, harita karmakarışık oldu. Biz yolu bulamayacağız galiba."
    "Evet... Kaybolduk."
    "Korkunç bir şey bu!"
    "Kaybolduk işte."
    "Keşke o kadar yakışıklı olmasaydı. Atardım tekmeyi."
    "Atamıyorsun... Kaybolduk. Ne yapacağız?"
    İkimiz de Erkek Haritası'nın başında çaresiz ve dehşet içinde kalmıştık.
    "Korkuyorum. Yolumuzu bulmamıza olanak yok."
    "Evet. Kötü saplandık. Çıkış yolu yok."
    "Yandık, ne yapacağız şimdi?"
    "Hiçbir şey yapamayız. Kaybolduk."
    Bir an düşündüm.
    "Gel yırtalım şu haritayı. Bu iki adamı da boş verelim!"
    "Yapabilir miyiz?"
    "Neden olmasın..."
    "Dur, dur. Biraz düşünelim."
    "Yahu bunlar insan olsa, açar telefonu sorardık. Elimizde harita var, size ulaşamadan kaybolduk. Korkuyoruz, kötü durumdayız... Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Bize yardımcı olun, derdik."
    "Ama bunlar işte böyle..."
    "Biliyorum, Allah kahretsin."
    "Eskiden çok üstüne düştüydü, değil mi?"
    "Tabii, yüzüne bile bakmazdım."
    "Al benden de öyle..."
    "Kendini çekince kıymetli oldu."
    "Herif duvar olalı, çıldıracağım. Ne yapacağımı bilemiyorum!"
    "Dur şimdi... Dönüş yolunu bulmalıyız."
    "Çıkış yolunu... İmkansız... Bulamıyorum."
    "Ben de bulamıyorum."
    "Amerikalı erkek olsa atlardı be!"
    "Kardeşim bunlar değişik."
    "Of çıldıracağım. Keşke birer Amerikalı bulsaydık!"
    "Bulamadık işte..."
    "Dinle; bu harita bizi boğacak. Kurtulmaya bakalım. İyi ki sen varsın yanımda, yalnız olsam aklımı kaçırırdım."
    "Dur, sakin ol. ilerlediğimiz yoldan yavaş yavaş geri döneceğiz."
    "Kolay mı?"
    "Değil... Değil ama, haritanın ortasında bu durumda kalamayız."
    "Tamam, 'telefon et' bölümünden aşağı iniyorum. 'İnisiyatifi ona bırak'a geldim. Şuradan biraz sola..."
    "Ben, 'içine kapanıklık sendromu'nun altına doğru kayıyorum; 'cinsel korkular' bölümündeki noktaları geçtim... Evet şimdi, 'yaşamdaki amacı' bölümü var."
    "İn, in aşağıya... Dur, şurada 'bir randevuyu atlatın' diye bir şey varmış uyuduk demin."
    "Ama gene bir yere varamadık."
    "Perişanım yahu! Ne yapabiliriz?"
    "Hiçbir şey"
    "Ben yavaş yavaş acıkıyorum."
    "Ben de sıkıldım."
    "Çıkış yok..."
    "Evet, öyle görünüyor."
    "Biliyor musun, bu karmaşanın orta yerinde ölebiliriz."
    "Evet. Çölde kaybolmuş gibiyiz."
    "Biraz su olsa..."
    "Bir lokma da yiyecek..."
    "Sigara da bitmiş..."
    "Telefon kesik galiba..."
    "Farkındayım."
    "Eyvah! Işıklar söndü."
    "Dur, çakmak var. 'Ego' bölümünden hızla aşağıya kayıyoruz."
    "Ben iyi göremiyorum."
    "Korkunç bir rüzgar çıktı. Çakmak sönüp duru*yor."
    "Bir işaret fişeğimiz olsa atardık. Bizi bulurlardı. Çıkartırlardı buradan."
    "Bana tutun. Usul usul şu yolu takip edelim."
    "Tamam."
    "Yanımda baş ağrısı ilacı var mı?"
    "Olacak, al işte."
    "Su yok. Neyse, öyle yutarım."
    "Oynatmadan kurtulursak bu haritanın içinden iyidir."
    "Of, ayağım bir çukura girdi. Yürüyemeyeceğim artık. Beni burada bırak. Sen yoluna devam et."
    "Bırakamam, ölürsün."
    "Git sen, git. Yoksa ikimiz de öleceğiz."
    "Bu ne biçim rüzgar... Ağzıma burnuma kum doldu."
    "Bırak beni. Yürüyemiyorum artık."
    "Gel, dayan bana. Çıkacağız... Gayret et!"
    "Hayır, hayır. Sen kendini kurtar kardeşim. Bırak beni burada. Bileğim gittikçe şişiyor. Yürüyemi*yorum acıdan."
    "Birbirimizi bırakmayacağız. Yavaş yavaş ilerli*yorum. Dayan omzuma."
    "O ses ne?"
    "Baykuş ötüyor. Boş ver."
    "Çakmak da söndü..."
    "Bu rüzgarda yanmaz."
    "Zifiri karanlıktayız."
    "Yıldızlara bakarak yolumuzu bulabilir miyiz?"
    "Ama hiç yıldız görünmüyor ki!"
    "Umudumu yitirdim. Kurtulamayacağız. Bu korkunç haritanın ortasında ölüp gideceğiz."
    "Al, cebimde bir çikolata varmış. Ye. Güç verir."
    "Ayaklarım ıslandı."
    "Bir dere yatağını geçiyoruz. Yavaş ol. Acıyan ayağının üstüne basma."
    "Yağmur başladı."
    "Boş ver, aşağıya doğru inmeye devam ediyoruz."
    "Emin misin?"
    "Evet."
    "Ah, bak şurada bir ışık parladı! Bizi arıyorlar. Üzeyir! Üzeyir! Buradayız!"
    "Işık filan yok. Düş görüyorsun. Yapayalnızız!"
    "Üzeyir! Üzeyir! Duymuyor... Duymuyor bizi!"
    O an var gücümle bağırdım. Benimkinin adı bağrımdan koptu!
    "Hidayet! Ölüyoruz! Hidayet! İmdat!"
    Sesim görünmeyen karşı dağlarda yankılandı.
    "Kimsecikler yok... Bizi duyan yok."
    "Hiç böyle ölebileceğim aklıma gelmezdi."
    "Kurtulacağız."
    "Umudum yok. Çıkamıyoruz buradan. Sevgimize inanmıyorlar."
    "Dinle, hiç mutlu oldun mu onunla?"
    "Oldum. Unutamıyorum..."
    "Hey, yol kapalı! Önümüzde kütük gibi bir şey var."
    "Fırtınadan bir ağaç devrilmiş olmalı."
    "Ne yapacağız?"
    "Dur, yana kayalım. Yavaş, yavaş ol."
    "Artık tüm gücümü yitirdim. Beni burada bırak. Sen yoluna devam et."
    "Gel, gel bu tarafa. Kütüğü geçtik."
    "Yağmur soluğumu kesiyor. Dayanamayacağım artık."
    "Biraz gayret et."
    İki saat uğraştıktan sonra Erkek Haritası'nın içinden perişan bir halde çıkabilmiştik. Masanın kenarına ulaştığımızda kurtulduğumuza inanamıyorduk. Saçlarımız karışmış; yüzümüz, bacaklarımız yara bere içinde kalmıştı.
    Gidip elimizi yüzümüzü yıkadık. Frijderden kana kana su içtik. Sonra gelip bitkin bir biçimde halının üstüne yığıldık.
    Öylece uyuyakalmışız...
    Sabah, güneş üstümüze vurunca uyandık, salonda bir yerde bir elektrikli süpürge gürültüyle çalışıyordu. Az kalsın süprüntülerin içine çekilip yok olup gidecektik.
    Masanın kenarlarına tutunduk.
    "Ne geceydi..."
    "Karabasan."
    "Ayağım berbat. Kurtulduğumuza inanamıyorum."
    "Şu haritayı yok edelim."
    "Evet."
    "Çünkü gene içine girmeye çalışacağız..."
    "Doğru. Biraz iyileşince. Gene deneyeceğiz."
    "Yırtalım şunu."
    "Hal kalmamış bende. Kollarım kesilmiş gibi..."
    "Yırtıyorum, tut şu uçundan."
    Haritayı yırtmaya başladık.
    Salonu birden acı çığlıklar kapladı.
    "Hidayet'in sesi bu!"
    "Üzeyir bağırıyor! Aman Tanrım!"
    "Yırt, yırt."
    "Yapamıyorum. Nasıl haykırıyorlar... Can dayanmaz buna!"
    "Tıka kulaklarını."
    "Demek acı çekiyorlarmış."
    "Tuhaf, hiç belli etmezlerdi."
    "Evet, korkunç!"
    "Yırtamayacağım artık."
    "Gel, çıkalım evden. Ver elini. Buradan kaçalım."
    Kendimizi zar zor dışarıya attık.
    Yollar yeni uyanıyordu. Uyurgezer gibi yaşlı sahafın dükkanını buldum.
    Girdik içeriye.
    Parçalanmış elbiselerimizi, bağları kopmuş pabuçlarımızı, yara bere içindeki kollarımızı ve bacaklarımızı görünce, sahaf yerinden doğrulup dikkatle baktı bize.
    "Harita," dedim. "Korkunçtu. Ölüyorduk."
    Tırnakları kırılmış, çamurlu elimi sahafın masasının üstüne vurdum.
    "Bu haritayı çizeni bulmak istiyorum. Can güvenliğine karşı bir olay bu! Ölüyorduk. Hesap soracağım!"
    Sahaf:
    "Sakin olun," dedi. "Lütfen sakin olun."
    "Nasıl sakin olabiliriz? Ölümden döndük."
    Sahaf:
    "Haritayı çizenin bir suçu yok ki!" dedi. "O yalnızca olanı çizdi. Siz içinde kayboldunuz... Rica ederim. Sakin olun."
    "O harita canlı. Yaşıyor... Korkunç bir şey o!" dedim.
    "Unutun onu," dedi sahaf. "Size başka haritalar göstereyim. Erkek Haritası bazen tehlikeli olabiliyor. Düşünmeyin o yaşadıklarınızı. Elimde daha değişik haritalar var. Bakın, bu bambaşka bir Hindistan."
    Gösterdiği haritaya bir göz attım.
    "Ama bu hiç Hindistan'a benzemiyor ki!"
    "Özel yorumlu. Size anlattıydım ya... Ne dersiniz? Unutursunuz her şeyi. Şurası Kalküta, burası Tac Mahal..."
    "İstemiyoruz Hindistan haritasını."
    "Siz bilirsiniz. Ben, sizi oyalar diye söyledim."
    Biraz toparlanır gibi olmuştum. Açlıktan karnım gurulduyordu, sol böbreğim tekme yemiş gibiydi. Gece üşüttüm tabii. Az şey mi yaşadık!
    "Bak buraya, kardeşim," dedim sahafa. "Şöyle, oturmuş bir kalantor haritası var mı? Kentleri boş ver. Biz gene erkekten gidiyoruz. Ama istediğimiz değişik... Her olayını çözmüş, kadından anlayan. Yaşlıca, olgun, paralı, pullu, dul filan? Yani zor, ama mümkün mü böyle bir şey?"
    Sahaf beni dikkatle dinliyordu.
    "Olmaz olur mu," dedi. "Var, hepsi var. Ama onlar sizi böyle uğraştırmaz ki. Yani çabucak bıkmayasınız. Eh, karanlık ve fırtına da başlı başına bir serüven, değil mi?"
    "Boş ver," dedim. "Canımızdan oluyorduk. Şu halimize bak."
    "Öyleyse buyrun; işte tam istediğiniz. Durmuş, oturmuş, fırtınası dinmiş, biraz ateşi sönmüş, ama tam değil; varlıklı kalantor haritaları. Özel yorumlu."
    "Bunlar da mı?"
    "Evet."
    "Aman bir problem çıkmasın; dün geceki gibi."
    "Yok, çıkmaz. Bu kalantor haritalarını üniversitelere veriyoruz. Ekonomi ve istatistik dersleri için."
    "Tamam öyleyse. Sar iki tane. İki de kılavuz. Sağ olasın. Hadi, eyvallah."