Özgüvenimizi kazanmalıyız.

Konusu 'Kişisel Gelişim' forumundadır ve Lalle tarafından 10 Kasım 2010 başlatılmıştır.

    10 Kasım 2010
    Konu Sahibi : Lalle
  1. Lalle

    Lalle Aktif Üye Üye

    Katılım:
    20 Aralık 2009
    Mesajlar:
    265
    Beğenildi:
    5
    Ödül Puanları:
    86
    Arkdaşlar uzun bir yazı ama inanın okumaya değer.Psikiyatrist Kemal Sayar'ın bir röportajı.

    Özgüvenimizi kazanmalıyız

    M. Aşır Karabacak ve M. Yetim'in Kemal Sayar ile yaptığı röportaj.

    Söz Ola: Efendim, bugün cemiyetimizde bir 'özgüven' problemi müşâhede ediyoruz. Muazzam bir tarihî arka plâna ve muhteşem bir dîne sahip olunmasına rağmen gerek psikolojik, gerekse sosyolojik veya daha başka tesirler dolayısıyla pek çok kimsede bir tutukluk göze çarpıyor. İnsanlar kendilerini sanki kırk yerinden bağlı hissediyorlar. Çok rahatça yapabilecekleri şeyleri bile yapamayacaklarını zannediyorlar. İşte bu gerçeği ele almak, o kırk bağı çözmeye vesîle olmak maksadıyla size geldik. Önce isterseniz 'özgüven'in ne olduğundan söze başlayalım. Sizce nedir özgüven?

    M. Kemal Sayar: Özgüven ilk etapta ferdî bir hâdisedir. Yâni kişinin kendisine güven duyması hâdisesidir. Hepimiz bu dünyada onaylanmak isteriz; hepimiz bu dünyada kendimizi güçlü ve sevilen kişiler olarak görmek isteriz. Bu, insanın en temel ihtiyacıdır. İnsan yeryüzünde alâka arayan bir varlıktır. İnsanı sadece doyursanız, yedirseniz, içirseniz onun dışında onunla hiç konuşmasanız, onunla bir alâka kurmasanız o insan kendini mutlu hissetmeyecektir. Bir başkasıyla tanışmak, ona kendisini anlatmak, onu dinlemek, yârenlik etmek ister. Bu yârenlik etme çabasının arkasında da bir taraftan onaylanma ihtiyâcı vardır. Yâni hepimiz bu dünyâda kendi var oluşumuza verdiğimiz anlamın bir başkası tarafından te'yid edilmesini bekleriz. "Ben doğru mu yapıyorum, acaba hayata dâir sorduğum sorular doğru mu, verdiğim cevaplar doğru mu?" İşte bu ilişkilerde bu te'yidi, bu onayı ararız biraz. Özgüven, daha hayatın ilk aylarından, ilk yıllarından başlayarak kişide oluşan, gelişen bir şeydir. Çocuk iyi bir şey yaptığı zaman annesinin gözlerindeki o ışıltıyı görmek ister. Koşar annesine, "Bak anneciğim!" der, "Ben ne kadar güzel bir şey yaptım, iki tane şeyi üst üste koydum ne kadar büyük bir eser meydana getirdim!" Ve anneden bir sempati, bir sıcaklık, bir coşku görmek ister. Eğer o coşkuyu göremezse büyük bir hayal kırıklığı yaşar. İşte çocuk olumlu şeyler yaptığı zaman annenin, babanın gözlerinde o pırıltıyı görüyorsa kendisinde yavaş yavaş bir özgüven duygusu teşekkül eder. "Ben yapabiliyorum! Ben, bazı şeylerin üstesinden gelebiliyorum! Demek ki benim bir yeteneğim, bir kâbiliyetim ve bir kudretim var. Tek başına bir şeyler yapabilen bir varlığım ben!" demeye başlar çocuk.

    İşte özgüven, hayatın o ilk dönemlerinde de yürüme çabasıyla tecrübe edilir. Çocuk, önce iki adım atar sonra hemen gelir annenin kucağına kendini bırakır, değil mi? Neden? Çünkü: "Acaba dış dünyayı keşfedecek kadar yeterli miyim, acaba üç beş adım atarsam geri gelemezsem ne olur?" gibi soruları kendisine sık sık sorar. Olgunlaştıkça, büyüdükçe, o özgüven duygusu oluştukça artık adım atabileceğini, annenin-babanın emniyet dâiresinden dışarı çıkabileceğini ve kendi başına var olabileceğini görür. Ondan sonra da, yâni o güven oluştuktan sonra da yürümeye başlar zâten. İşte özgüven duygusu, çocuğun yapıp ettiklerinin onaylanması, te'yid edilmesiyle oluşan ve fertte, zorlukları, hayatta karşılaşabileceği sıkıntıları kendi iç kaynaklarına dayanarak, kendi gücüne, kendi kabiliyetine, kendi zekâsına dayanarak aşabileceği yolundaki kanaatidir. Özgüven eksikliğine gelince, özellikle çok fazla eleştirel olan anne-babalar çocuğun özgüven duygusunu çok zedeleyebilir. Sâdece anne baba değil, çocuğu ya da genci çok fazla sukût-ı hayâle uğratan çevre de ciddî bir özgüven örselenmesine, özgüven aşınmasına yol açabilir. Bir de buna daha geniş mânâda içtimâî çevreyi de ekleyelim. Yâni demek ki çocuk özgüven duygusunu âilede, yakın çevresinde, meselâ okul, akraba çevresi gibi ve daha geniş mânâda da toplumsal çevrede edinir ve sürdürür. Buralarda bâzı ârızalar meydana gelebilir. Meselâ, çocuk iyi bir şey yaptığını düşündüğü anda bile anne-baba onu kınayabilir, onu eleştirebilir, ona değersizlik duygusu verebilir. Hâlbuki tam tersine, anne-babanın çocuğu, en ufak şeylerde dahî pohpohlaması, -tabii olumlu şeylerde- ne kadar iyi yaptığı duygusunu vermesi gerekir. Eğer bu hissi vermezseniz çocuk bir değersizlik duygusuyla beraber büyüyecektir. Ama anne-babanın da tabii iyi ve doğru değerleri çok iyi özümsemiş olması lâzım. Şimdi, diyelim ki bir çocuk gidip bir başka çocuğa zarar verdi, yumruk attı ve öbür çocuk ağladı. Anne-baba, "Aferin oğlum, erkek oğlum, çok iyi yapıyorsun!" derse bu çocuk saldırganlık yönünde pekiştirilmiş olacaktır. Bu çocuğun özgüvenine belki bir katkıda bulunacaksınız ama yarın-birgün bu çocuk bu saldırganlıkla hayatta çok darbe yiyebilir. O yüzden iyi özelliklerin, uyum sağlayıcı özelliklerin özendirilmesi anne-babanın görevidir. Diğer taraftan okulda bir öğretmen çok sert ve acımasız davranabilir çocuğa. Ve onun özgüven duygusunun oluşumunda engelleyici bir rol oynayabilir. Ya da içtimâî hayatta çocuk ya da genç, çok çalıştığı, çok çabaladığı hâlde hak ettiği yerlere gelemeyebilir. Toplumsal ortam, adâletli bir ortam değilse kişiye ihtiyaç duyduğu adâleti sağlayamıyorsa kişinin özgüven duygusu yara alabilir. Demek ki özgüven ihtiyâcını sâdece çocukluk döneminde oluşmuş bir şey olarak görmüyoruz. İnsanın hayatı boyunca -maddî ve mânevî anlamda- desteğe ihtiyaç duyduğunu kabul ederek, özgüven duygusunun bir hayat boyu süren ve hayat boyu örselenebilen, hayat boyu da pekiştirilebilen, oluşturulabilen bir süreç olarak görüyoruz. Sorunuza dönersem toplumların kendilerine duyduğu özgüven, hakîkaten ferdî özgüvenle çok paralellikler gösterir.

    Toplum olarak çok daha güçlü, çok daha muktedir olduğumuz dönemlerde pâdişahların Fransa kralına, Macaristan kralına yazdığı mektuplara bir bakın. Çok yukarıdan bir tonla yazarlar mektuplarını. "Ben ki; Osmanlı ülkesinin pâdişâhı Kânûnî, sen ki Françesko'sun�" deyip bir küçümseme edâsıyla onun saltanatını aşağılar, kendi mülkünü ise büyülterek takdîm eder. Burada lüzumsuz bir şişinmeden ziyâde sâhip olduğu varlıklara güvenme ve kendi devletine, kendi saltanatına inanma görülmektedir. Yâni burada daha ziyâde kendi elinin altındaki varlığın verdiği güvenle konuşma yâni bir özgüven var. Bunun tam tersi de, özgüven az olduğu için kişinin gereksiz bir şişinmecilik içine girmesidir ki biz ona ego şişmesi diyoruz. Yâni narsistik şişme. Aslında kendine hiçbir sûrette güvenemiyor, kendisiyle ilgili çok ciddî kuşkuları var ve onu telâfi etmek için aşırı bir büyüklenmecilik içine giriyor. Osmanlı'daki özgüven böyle değil, çok sıhhatli bir özgüven. Çünkü, o var. Maddî anlamda da var, mânevî anlamda da var. Şimdi biz, Batı'yla olan etkileşimimiz içinde maddî anlamda mağlup olduk. Bunu da kabul etmek mecburiyetindeyiz. Mânevî anlamda belki kudretimiz yerinde duruyor ama, oradan güç devşirecek mekanizmalarımızı, ayağa kalkacak, yeni bir diriliş meydana getirecek imkânlarımızı kaybettik. Orayla irtibat kuracak, köklerimizle irtibat kuracak zihin ve ruh sağlığını kaybettik aslında. Dolayısıyla ne oldu; biz toplumca bir mağlup psikolojisi içinde bulunuyoruz bugün. Ve zaman zaman az önce söylediğim sıhhatsiz, narsistik büyüklenmeler uç veriyor. Ne diyoruz, meselâ bir maç oluyor, bir futbol takımı kazanıyor, hemen bizde böyle neredeyse bir emperyal bilinç boy veriyor ve diyoruz ki, "Avrupa, Avrupa duy sesimizi! Bu gelen, Türklerin ayak sesleri!" Şunu söylemek istiyoruz aslında. "Biz en az sizin kadar muktediriz, sizinle her alanda boy ölçüşebiliriz!" Ama onu söyleyebileceğimiz maddî şartlarımız oluşmamış. Dolayısıyla bir futbol maçı bile bu özlemimizi dışa vurmamız için bir zemin teşkil ediyor. Ama bu sıhhatli bir şey değil. Çünkü kültürel anlamda ortaya bir varlık koyamazsanız, insanlarınıza adâletli bir toplum sunamazsanız, sadece bir futbol maçıyla şişinmenizin, gururlanmanızın, böbürlenmenizin bir mânâsı yoktur. Toplumsal alanda ciddî bir özgüven eksikliği yaşadığımız âşikâr. Bu da zannediyorum Türk toplumunun adâletle yönetilmeyişinin, çok fazla sukût-ı hayâle uğramasının, çok fazla yenilgiye uğramasının, Batı karşısında yaşadığımız bu büyük travmanın etkilerini kendi içimize dönüp yeni bir silkinişle, yeni bir dirilişle atmaya çalışacağımız sırada; idâreci olarak seçtiğimiz insanların yolsuzluk hikâyeleriyle, milleti topyekün arkadan bıçaklamasıyla bir kez daha katmerlendiğini; içimizden, -Cengiz Aytmatov'un ifâdesiyle- 'mankurt'laşan kimselerin bu topraklara, bu târihe ihânet etmesiyle ciddî bir özgüven bunalımı yaşadığımız kesin.

    Söz Ola: Bu özgüven meselesi, gençlerde daha belirgin. Talebelik ve hayata geçiş serüveni dolayısıyla da âdeta yıpratıcı bir iç mücâdele. Bu durum, pek çok genci yıldırıyor ve atabileceği nice adımlardan vazgeçiriyor. Siz bu fotoğrafı nasıl görüyor ve değerlendiriyorsunuz? Değerlendirmeleriniz çerçevesinde gençlere özgüven mücâdelesini kazanmaları için neler tavsiye etmek istersiniz?

    M. Kemal Sayar: Günümüzün gençliğini bu ülkenin kurbanları olarak görüyorum. Gençliğimizi fütursuzca kurban ediyoruz. Şu televizyon programlarında millete verilen mesajlara bakın. Hicâb ediyorum ben, çoğu televizyon programına bakmaya utanıyorum. Ve bizim insanımız maalesef yazılı kültürle de ünsiyeti az olduğu için ve akşamları insanların en büyük eğlencesi televizyon karşısında eğlenerek zaman harcamak olduğu için kültürün aktarıcısı durumunda olarak karşımıza televizyon çıkıyor. Ve bu televizyon dediğimiz vâsıta özellikle gençlerde kendi başına, kendine has bir kültür oluşturuyor. Gençler, bir bakıyorsunuz, televizyon dizilerinin replikleriyle, sözleriyle birbirleriyle konuşmaya başlıyorlar. Oradaki karakterleri model alıyorlar. Türkiye, bugün anlamsız, hayatında ciddî bir anlam problemi olmayan, hayatına yön tâyin edemeyen, niye yaşadığını bilmeyen, içindeki anlam sızısını dindirememiş gençler üretiyor. Ve bu gençlerin fevkalâde ben-merkezci olduklarını görüyorsunuz. Biz bunu müşâhede ediyoruz kendi klinik ortamımızda. Bu ben-merkezciliği dışarıdaki dünyaya hiçbir zaman iltifat etmeme, yâni onların da bir değeri olabileceğini, onların da yaşanmaya değer ülküler sunabileceğini kabul etmeden sadece kendi sûflî arzuları için yaşamak olarak tarif edebiliriz. Ve bu şekilde düşünmeden yaşayan bir gençlik görüyoruz.

    Hayatın nedenini ve nasılını da sorgulamayan bir gençlik görüyoruz. Bu ben-merkezcilik, aslında az önce örneğini verdiğim gibi sıhhatli bir özgüven duygusundan neş'et etmiyor, çok kırılgan benliklerimiz olmasından neş'et ediyor. Bir genç, evinde iyi anne-babalık görmezse, okulunda kendisine model olabilecek öğretmenler görmezse, buna mukâbil toplumda kendisine model olarak alması gereken insanlar olarak futbolcular, şarkıcılar gösterilirse yâni tabiî fıtratın kabul edeceği sağlam, ahlâklı, erdemli insan modellerinden, örnek alabileceği bu tür modellerden mahrum yetişirse, bu insanların mânevî savrulmalar yaşamaları çok normaldir. Bu mânevî savrulma dediğimiz şeyler de, çeşitli iptilâlara meftûn olmak, fanatik futbol taraftarlığına dûçâr olmak, âile ilişkilerinde bozulmalar, arkadaşlık ilişkilerinde sürekli iniş-çıkışlar gibi birtakım belirtilerle ve sürekli bir boşluk duygusuyla kendisini gösterebilir. Gençlerimiz ben-merkezciliğe savruluyor dedim. Bence bu, kırılgan bir benlik duygusunun göstergesidir. Kırılgan benlik duygusu şu demek; en basit şey sizi kolayca incitebilir. İçinizde, yaslanabileceğiniz sağlam kaynaklarınız yoksa, güç alabileceğiniz sağlam birtakım referans noktalarınız yoksa hayatta her şey sizi çok kolaylıkla incitebilir. Meselâ, bir arkadaşınızın giydiği kot markasının sizin markanızdan daha çok tutuluyor veya daha pahalı olması sizin derin benliğinizde, kendinize duyduğunuz güvende bir kırılmaya yol açabilir. Bir insan eğer, kendine güven duymanın kaynaklarını, içinde değil de dışarıdaki birtakım şeylerde aramaya başlamışsa işte orada incinebilir bir nefisten, incinebilir bir benlikten bahsediyoruz demektir. İşte bu, tam günümüzde yaşadığımız durum. Gençlere bakıyorsunuz, korkunç bir marka tutkusu var. 'Sahip olduğun' şeyle övünüyorsun, 'olduğun' şeyle değil. 'Olmak' veya 'Sâhip olmak'. Ben bir şey olarak, hayatta bir şeyler başararak, bir taşın altına elimi sokarak, bir zorluğu alt ederek mi kendimi göstereceğim, kendimi başkalarına ispat edeceğim yoksa giydiğim 'kot'un, kullandığım arabanın markasıyla mı kendimi başka insanlara göstereceğim. Eğer geliştirici kaynaklarım yeterince oluşmamışsa, aynîleşeceğim insan figürleri yoksa hayatta, elbette dışarıdan kolaylıkla alacağım birtakım hayallere sığınacağım. Bu da benliğimde asla istikrarlı bir oluşum sağlamayacak. Çok kolaylıkla incinebilir, kolaylıkla imaj değiştirebilir bir hüviyet kazanacağım. Günümüzün gençliğinin temel problemi, onları, sağlam bir benlik duygusuna ulaştırabilecek, kendilerine özgüven duymalarını sağlayacak, istikrarlı rol modeli olacak insanların olmaması. Gençler çok başıbozuk bir biçimde yetiştiriliyorlar ve dolayısıyla çok savruk bir biçimde yetişiyorlar. Maalesef eğitim sistemimiz de gençlerin şahsiyetli insanlar olarak yetişmesini engelliyor. Onları sadece, bilgi doldurulacak birer beyaz sayfa olarak görüyor. O insanların bir rûhu, bir emniyet ihtiyâcı olduğunu fark edemiyor. Bu noktada da tabiî olarak onlara iyilikten ziyâde kötülük yapıyor.

    Söz Ola: Özgüvenin bir sınırı var mıdır? Yoksa doğru-yanlış demeden her hususta ileriye fırlamak da özgüven olarak düşünülmeli midir? Bu çerçevede Doğu ve Batı toplumları arasında bir özgüven anlayışı farkından bahsetmek mümkün mü? Kısacası hangi öz, hangi güven?..

    M. Kemal Sayar: Bu çok önemli bir konu. Özgüven dediğimiz şey aslında iyi bir şeydir ama güvenin sınırları diğer insanlarla, içtimâî hayatla uyumumuzu bozacak kerteye varmamalıdır. Hepimiz kendimize güvenmek konusunda mâzuruz, hepimiz kendimize güvenelim, daha çok güvenelim. Zorlukları alt edebileceğimiz duygusunu her an yanımızda taşıyalım, her an beraberimizde taşıyalım. Her zaman zorlukla beraber bir kolaylık olduğu bilincini içimizde taşıyalım. Bunun metafizik bilgilerini her zaman zihnimizde, kalbimizde gezdirelim. Ama, eğer benim kendime duyduğum aşırı inanç ve aşırı güven, başka insanları değersizleştirmeme neden oluyorsa, eğer ben kendime duyduğum aşırı inanç ve aşırı güven yüzünden başka hiçbir insana kıymet vermiyorsam işte orada patolojik bir alana, marazî, hastalıklı bir alana giriyorum. Ruhî açıdan sakıncalı, hem kendime hem başkalarına zarar verebileceğim bir alan. İşte bu alan, daha ziyâde bizim kişilik bozuklukları diye tarif ettiğimiz bir dizi rahatsızlıkla kendini fazlaca gösterir. Narsisistik (kendini aşırı beğenme) kişilik bozukluğu dediğimiz bir hâdise var. Burada kişi, başka insanları sâdece kendisi için bir enstrüman olarak görür. Kendi özgüvenini devşirebileceği zavallı yaratıklardır onlar. Yâni öyle ilişkiler kurar ki: "Sen sâdece, bana iyilik duygusu verdiğin sürece ben seninle ilişki kurarım" der. Yine: "İçimdeki sevilme, onaylanma ihtiyacını karşıladığın sürece benim için varsın, sen; yoksa senin benim gözümde sıfır değerin var." da der narsistik kişi. Kendimizi sevmemiz en doğal ihtiyacımızdır. Ama başka insanları yok etme, ezme pahasına kendimizi seviyorsak o zaman orada durmamız ve kendimizi sîğaya çekmemiz gerekir. Yâni, Taptuk'un Yunus'u sîğaya çektiği gibi bizim de kendi nefislerimizi her an sîğaya çekmemiz, büyüklenmeci tavırlardan uzak durabilmemiz gerekir. Özgüveni kendi başına patolojik bir şey saymıyoruz fakat kendine aşırı güven, diğer insanlara güvensizlik ve sevgisizlik şeklinde kendini gösteriyorsa orada marâzî, psikopatolojik bir durumdan söz etmiş oluyoruz.

    Söz Ola: Doğu toplumlarıyla, Batı toplumları arasında özgüven anlayışında bir farklılık var mı?

    M. Kemal Sayar: Elbette. Batı toplumlarında insanlar çok girişkendir. Girişkenlik özendirilir. Başka insanların sırtına basma pahasına yükselmek özendirilir. Orada, "kişisel gelişim" üzerinde çokça durulan bir kavramdır. Yâni öne atılma, öne çıkma. Fakat bunun mâliyeti hiçbir zaman önemli değildir. Başka insanlara ödettiğiniz bedel o toplumda sorgulanmaz. Ne pahasına olursa olsun ilerle prensibi işler. Oralarda insanlar atak oldukça, öne çıktıkça, iş yerinde terfî ettikçe kendilerini daha iyi hissederler. Yâni uyumlu bir dünyada yaşama prensibinden ziyâde giderek maddî anlamda geliştiğin, diğer insanların tepesine çıktığın, daha muktedir, daha güçlü olduğun oranda mutlusundur. Özellikle Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarında agresiflik, saldırganlık iş hayatının vazgeçilmez düsturlarından birisidir. İnsanlar birbirleriyle konuşurken muhâtaplarının gözlerinin tâ içine bakarlar. "Benim sizden sakındığım hiçbir şey yok, sizi alt edebilirim her an!" mesajını verirler. Meselâ Japonya'da insanların birbirlerinin gözünün içine bakması biraz ayıp kabul edilir. Orada "Acaba rahatsız mı ediyorum!" şeklinde düşünülür. Doğu toplumlarında homohiyerarşi insanından bahsediyoruz. Herkes bir üst hiyerarşiyi geçmek için çaba harcamaz. Orada esas olan, beraberce uyum içinde yaşamaktır. Oralar sosyosentrik toplumlardır. Batı toplumları ise egosentrik toplumlardır. Sosyosentrik toplumlarda beraber yükselme hedeftir. Yâni ben, arkadaşlarımla, cemaatimle, toplumumla yükseleyim, yükseleceksem. Onları alt ederek, onları ezerek yükselmeyeyim. Hepimiz bir grup olarak kendimize güven duyalım, özgüven duygumuz artsın. Yâni, çevreyle uyumlu bir değişim anlayışı var. Batı toplumları çok ferdiyetçidir, doğu toplumları ise daha ictimâîdir. Toplumsal olarak ilerlemeye ferdî ilerlemeden daha fazla önem verirler. Doğu toplumlarında bir kişi özsaygısını, özgüvenini kendi içinde bulunduğu toplumun ilerlemesiyle sağlar. Dolayısıyla da, aslâ bir başkasının sırtına basarak çıkmayı düşünmez, haydi beraber yapalım der. Bu yönüyle de doğu toplumları, batı toplumlarından daha fazîletlidir.

    Söz Ola: Bir gençte özgüvene tesir eden müsbet ve menfî hususların neler olduğuna temas edebilir miyiz? Meselâ eğitim-öğretim, içtimâî hayat, tasavvuf (kendini aşma), ilim (kendini gerçekleştirme), tarih, edebiyat, ahlâk vs. açılardan�

    M. Kemal Sayar: Tarih şuuru çok önemli. Gençleri hayatın anlamından mahrum bıraktığınız zaman, yolunu şaşırmış karınca sürüsü gibi olurlar. Hangi ayağın altında, hangi zâlim, hangi müstebit kudretin altında ezilecekleri belli olmaz. Gencin "Ben bu dünyada varım!" diyebilmesi için geriye dönüp tarihini görebilmesi gerekir. Bütün milletlerin gençleri bunu yaparlar, bunu yapmak zorundadırlar. Bugün adına "küreselleşme" denen, ABD'den bu yöne doğru esen ve neredeyse bütün dünyayı aynı renge boyamaya sıvanan o tek tipleştirici kültür akımı, milli şuurumuzu gerçekten ciddî bir biçimde tehdit ediyor. Millî şuur derken ırkçı bir mânâyı kastetmiyorum. Bu toprakların üzerinde bizden önce yaşamış insanların hayat hikâyelerini bilmeyi kastediyorum. Eğer gençlerimiz iki nesil, üç nesil önce yaşamış insanların hikâyelerini bilmeden yetişiyor fakat buna mukabil küresel rüzgârın önümüze attığı birtakım aktörlerin hayat hikâyelerinin en ince detayını dâhi biliyorlarsa işte bizler yönünü şaşırmış insanlarız demektir. Yönünü şaşırmış karınca sürüsüyüz demektir. Geleneksel dünyada insanlar önceki nesillerin hikâyeleriyle büyürlerdi. Bizler dedelerimizin hikâyelerini bilirdik. Bugün dedelerimizin hikâyelerini bilmiyoruz, televizyondan aktarılan hikâyeleri biliyoruz sadece. Ve o hikâyeler de o kadar kısa ömürlü ki, bugün geçerli yarın yok. Dolayısıyla nesiller arasındaki süreklilik çok ciddî bir kopuş yaşıyor. Dedelerimiz, onların dedelerinin hikâyelerini biliyordu. Böylece bütün bir âilenin hikâyesi bize anlatılabiliyordu. Ve biz o süreklilik duygusunu, yâni biz bu topraklarda yüzyıllardır varız, biz gücümüzü üzerinde yaşadığımız topraklardan alıyoruz duygusunu kaybediyoruz.

    Tarih şuuru olmazsa bir millet yok olur. Yâni o tarihe bakmayı bilmezsek biz, bu toprağın altında yaşayanları bilmezsek yönümüzü birgün kaybederiz. Belki şu anda çoktan kaybetmiş durumdayız, bilmiyorum. Bir milleti millet yapan dinamikleri çok iyi hesap etmek, çok iyi bilmek zorundayız, onları hayatımıza intikâl ettirmek mecbûriyetindeyiz. Bu toprakların büyük değerlerini tanımak zorundayız. Mevlânâ'yı, Hacı Bektaş'ı, Hacı Bayram-ı Velî'yi, Yûnus'u, Eşrefoğlu Rûmî'yi, Aziz Mahmûd Hüdâyî'yi bilmek zorundayız. Bu insanların bu topluma söylediği çok önemli şeyler var. Açıp baktığınız zaman bir Yûnus şiirinde hâlâ sizin gönül telinizi titreten, sizi tâ içinizden yakalayan, size büyük bir var oluş sevinci veren, var oluş istikâmeti veren o kadar çok şey var ki. Buraları keşfetmek zorundadır genç adam. Genç adam, genç insan buraları keşfetmezse bir boşluğa düşer. Ve boşluğa düşen insan elbette bu boşluğu birtakım sun'î şeylerle doldurur. Meselâ tüketim kültürüyle doldurur, ruhî hastalıklarla doldurur, uyuşturucu müptelâlığıyla doldurur vs. Kimlik meselesi genç için en önemli meseledir. O kimliği de vuruşarak, çarpışarak edinmelidir genç insan. Vuruşmak, çarpışmak demek lafzî anlamda vuruşmak çarpışmak demek değil, kitaplarla vuruşmak, harflerle boğuşmak, geçmiş dünyanın büyük verimlerini okuyarak, Mevlânâları, Eşrefoğlu Rûmîleri, Dostoyevskileri, Tolstoyları okuyarak kendini geliştirmelidir. Ve kendi yolunu, kendi istikâmetini tâyin edebilmelidir. Bunu yaparsa genç insan bir özgüven duygusu geliştirir. En azından bir şeylerin uğruna mücâdele etmiştir. Yoksa özgüven duygusu, dışardan size böyle hop diye konulan bir şey değildir. Dışardan beyninizi açıyorlar, birisi enjektörle size özgüven duygusu şırınga ediyor. Böyle bir şey yok. Özgüven duygusu nasıl oluşur biliyor musunuz? Özgüven duygusu büyük bir cehdle uğruna çarpışarak, vuruşarak, savaşarak, kitap okumak için uykusuz geceleri göze alarak, derslerde başarılı olmak için gece gündüz çabalayarak, bu dünyanın varlığına, anlamına dâir çok çetin soruları kendinize çekinmeden sorarak cevaplar arayan çalışmalarla oluşur. Yoksa dışardan birisi sizin sırtınızı sıvazlayıp "Sen yiğitsin, sen harikasın!" demek sûretiyle sizde kalıcı bir özgüven duygusu oluşturamaz. Sizin bir çaba göstermeniz, bir şeyleri göze almanız lâzım. Ancak çabayla, cehdle oluşan özgüven duygusudur ki zamanın yıpratıcılığına karşı koyar. Öbür türlü "Sen aslansın, sen yiğitsin!" diye sırtınızı sıvazlayanlar sırtlarını size döndükleri zaman o özgüven duygusu da uçar gider.

    Söz Ola: Peki tasavvufun nasıl bir tesiri var özgüven duygusunun oluşumunda?

    M. Kemal Sayar: Tasavvuf çok derin bir düşünce sistemi. Bunun ruhta çok iyi kavranabilmesi lâzım. Kişinin oradaki hazineyi doğru bir biçimde içine alabilmesi lâzım. Eğer orayla sağlıksız bir ilişki kurarsa bu, kişinin aleyhine olur. Dolayısıyla oradaki hazineyi doğru bir gözle, doğru görüp kendi ihtiyaçlarını oradan doğrudan alabilmesi lâzım. Geçmişe baktığımız zaman orada büyük bir hikmet görüyoruz, büyük bir zenginlik görüyoruz. O zenginliği biz içimize taşıdığımız zaman, insan ilişkilerimizden okul yaşantımıza, oradan aile hayatımıza kadar her yer güzelleşecektir. O güzelleşmeyi, o estetiği bizler insan olarak yaşadığımız zaman elbette ki yüksek bir özgüven duygumuz da oluşacaktır. Meşhur hikâyedir. Hazret-i İsâ birgün havarileriyle gidiyorken; birisi demiş ki: "Şurada bir köpek leşi var, bakın ne kadar da kötü kokuyor!" Hazret-i Îsâ ise: "Dişlerinin beyazlığı ne kadar da güzel!" demiş. İşte bakın, peygamberî bakış budur. Orada, çirkin gibi görünen o şeydeki güzelliği fark etmektir. Bizler hayatımızda güzeli görmeye ayarlı bir bakış geliştirirsek o zaman diğer insanlardan tehdit algılamayacağız, onlardaki güzelliği fark edeceğiz. O güzelliği fark ettiğimiz zaman özgüven duygumuz da elbette yüksek olacaktır. Başka insanlar beni tehdit edici unsurlar değillerse, onlar benim dostumsa, yârenimse; ben kendime güveneceğim, onlara güveneceğim, kendimi seveceğim, onları seveceğim. Yaralanmayacağım onların hareketleriyle. Tasavvuf, işte bize güzelliği görmeyi mümkün kılan bir pratiktir, bilim nazarında. Hayata sinmiş güzelliği, hayata sinmiş ürpertiyi, yaratıcının kudretini her gün hayretle, şaşkınlıkla, yeniden keşfetmeyi mümkün kılan bir düşünce sistemidir. İşte böyle bir şeye ayarlayabilirsek kendimizi, böyle bir bakışa, böyle bir ince düşünüşe kendimizi ayarlayabilirsek, her gün o yeniden tazelenişi yaşayacağız ve elbette kendimize duyduğumuz güven de eksilmek yerine her gün artacaktır.

    Söz Ola: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

    M. Kemal Sayar: Adâlet meselesi önemli. Bugün ben bir psikiyatri uzmanıyım, üniversitede psikiyatri hocasıyım. Gündelik hayatımızda, özgüven problemleriyle gelen insanların sosyal adâletsizlikten çok fazla incinen insanlar olduğunu görüyorum. Türkiye'de adâletin yeniden ihyâ edilmesi lâzım. İnsanlar gerek birbirlerinden ve gerekse kamu kuruluşlarından hakkâniyetli bir tutum görmediklerinden çok fazla yakınıyorlar. Bizler birbirimize zulmetmeye başlayan bir toplum olduk. Birbirimize haksızlıkla mukâbele eden, haksızlıkla davranan bir toplum olduk. Ve insanın insana zulmü kadar, insanın insana faşizmi kadar tehlikeli bir şey yoktur. Özgüven duygumuz gündelik hayatta adâletsizliklere toslaya toslaya yıpranıyor. Hâlbuki hepimiz bu hayatı emniyetli bir şekilde yaşamak istiyoruz. İnsanın, dünyada emniyet içinde var olma hakkı en temel hakkıdır. Bize bir kötü söz ilişmeden, birisi işkence etmeden, birisi bizi coplamadan, birisi dövmeden, yaşama hakkı. Bunlar çok önemli haklardır. Gündelik hayatta insanlar haksızlığa uğradıklarında, adâletsizliğe uğradıklarında, hem sosyal hayata duydukları inanç zedeleniyor hem de içinde yaşadığımız toplum, artık bir kurallar manzûmesi içinde hareket eden uygar insanların oluşturduğu bir toplum olmaktan çıkıyor ve vahşî bir ormana dönüşüyor. Vahşi ortamlarda insanlar hak ve hukûka riâyet etmez. Herkes benim hakkım der, öne çıkar. Çünkü öbür türlü ezileceklerini düşünürler. Özgüven duygusu öyle zedelenmiştir ki "Başkasını ezmezsem o beni ezer" diye düşünür insanlar. Hepimizin toplumumuzda fert fert hoşgörülü, edepli, erdemli bir yapının yeniden kâim olması için çalışmamız gerektiğini düşünüyorum.

    Bugün Türkiye'ye bakıyorsunuz, Türkiye'de maalesef baştâcı edilen insanlar kaba kuvvet sahipleri, kaynağını bilemediğimiz yerlerden büyük servetlere ulaşmış kişiler, yaptıkları, icrâ ettikleri mesleklerin hiçbir geçerliliği, hiçbir hüviyeti olmadığı hâlde ve insanlığa da hiçbir yararı olmadığı hâlde sürekli ekranlardan bize önemli kişilermiş gibi takdîm edilen kimseler. Bizler bu gidişi tersine çevirmeliyiz. Türkiye toplumunun giderek içi boşaltılıyor. Yâni sorumlu, müdrik insanın yapması gereken şey, sahneye o özgüveni taşıyarak çıkması ve "Hayır, biz yanlış yapıyoruz, doğru bir istikâmette gitmiyoruz!" demesidir. Tarihe bakabilen, tarihî şuur içinde yaşayabilen, bu milletin bir ferdi olmaktan her zaman sevinç duyan gençlere bir şey tavsiye ederim: Hiçbir zaman boyunlarını bükmesinler. Hiçbir zaman başlarını önlerine eğmesinler. Her zaman o tarihi, o şuuru arkalarında hissetsinler, içlerinde taşısınlar ve bu millete yönelen her türlü sûikastı, kötü niyetli davranışı göğüslesinler. "Biz buradayız!" desinler. Başka şansımız yok bizim. Ya millet olarak mahvolacağız, yok olacağız ya da millet olarak ayakta duracağız. Sûret-i haktan gibi görünen pek çok şey olabilir. Yâni bu millete darbe vuran pek çok şey sûret-i haktan görünebilir. Çok dikkatli olmak, ferâset sahibi olmak ve bu milleti yaşatmak zorundayız. Bizim millet olarak yaşamamız, inandığımız değerlerin de yeryüzünde yaşaması demektir. O yüzden benim gençlere, genç dostlarıma tavsiyem, aslâ yılmasınlar. Bizler tohumu toprağa atmakla mükellefiz. Onu yeşertecek olan daha yüce bir irâdedir. İnsanlar tohumu toprağa atacak irâdeyi, özgüveni gösterebilmelidir. Yâni ben genç bir adam olarak tarihimden aldığım hızla, büyük bir milletin parçası olmaktan aldığım özgüvenle alt edemeyeceğim bir zorluk olmadığını bilmeliyim. Ve o şuurla hareket etmeliyim. Unutmamalıyım ki, benden önce bu topraklarda yaşamış nesiller çok daha az imkânlarla çok daha fazla işler başardılar. Ben şu anda elimde her türlü imkânla çok daha fazlasına tâlibim, yapabilirim. Eğer beni bir hayvandan, bir bitkiden ayıracak bir özelliğimin olmasını istiyorsam, hayatımın bir yönü, bir anlamı olmalı. Ve elbette bu varsa da benim özgüvenimin tam mânâsıyla yerinde olması ve sağlam olması gerekir. Eski mutasavvıfların güzel bir sözü var: "O'nu bulan neyi kaybetmiştir, O'nu kaybeden neyi bulmuştur!" diyor. Eğer insan Allâh'ını bilirse, hayatına istikâmet veren O Yüce Kudreti fark edebilirse, bir şeyleri kaybetse bile neyi kaybetmiştir ki. Ne değeri vardır onların. Özgüven duygusu biraz da Yüce irâdeyle kurduğumuz ilişkinin sağlamlığıyla alâkalı. Son söz şu ki; özgüven duygusunu bizlerin, bizden sonraki nesillere her zaman taşıması gerekir. Üzerinde bulunduğumuz topraklar bize bunu emrediyor. Bu tarih, bu birikim, arkamızdaki on binlerce, yüz binlerce şehit bize bunu emrediyor. Başka şansımız yok.

    Söz Ola: Teşekkür ederiz efendim.

    M. Kemal Sayar: Ben teşekkür ederim.
     
  2. 25 Kasım 2010
    Konu Sahibi : Lalle
  3. abrahatsyan

    abrahatsyan Aktif Üye Üye

    Katılım:
    6 Nisan 2010
    Mesajlar:
    16
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    tesekkurler....
     
    Son düzenleme: 25 Kasım 2010