Platon - Mektuplar

Konusu 'Kitap Tavsiyeleri' forumundadır ve Exorcist tarafından 19 Şubat 2008 başlatılmıştır.

    19 Şubat 2008
    Konu Sahibi : Exorcist
  1. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    PLATON
    MEKTUPLAR
    (EPISTODAI)


    Bu yapıt, E. Chambry'nin Fransızca çevirisi temel alınarak çevrilmiş; J. Souilhé'nin Fransızca ve
    O. Apelt'in Almanca çevirileriyle karşılaştırılmıştır.


    Hümanizma ruhunu anlama ve duymada ilk aşama, insan varlığının en somut anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesidir. Sanat dalları içinde edebiyat, bu anlatımın düşünce öğeleri en zengin olanıdır. Bunun içindir ki bir ulusun, diğer ulusların edebiyatlarını kendi dilinde, daha doğrusu kendi düşüncesinde yinelemesi; zekâ ve anlama gücünü o yapıtlar oranında artırması, canlandırması ve yeniden yaratması demektir. İşte çeviri etkinliğini, biz, bu bakımdan önemli ve uygarlık davamız için etkili saymaktayız. Zekâsının her yüzünü bu türlü yapıtların her türlüsüne döndürebilmiş uluslarda düşüncenin en silinmez aracı olan yazı ve onun mimarisi demek olan edebiyatın, bütün kitlenin ruhuna kadar işleyen ve sinen bir etkisi vardır. Bu etkinin birey ve toplum üzerinde aynı olması, zamanda ve mekânda bütün sınırları delip aşacak bir sağlamlık ve yaygınlığı gösterir. Hangi ulusun kitaplığı bu yönde zenginse o ulus, uygarlık dünyasında daha yüksek bir düşünce düzeyinde demektir. Bu bakımdan çeviri etkinliğini sistemli ve dikkatli bir biçimde yönetmek, onun genişlemesine, ilerlemesine hizmet etmektir. Bu yolda bilgi ve emeklerini esirgemeyen Türk aydınlarına şükran duyuyorum. Onların çabalarıyla beş yıl içinde, hiç değilse, devlet eliyle yüz ciltlik, özel girişimlerin çabası ve yine devletin yardımıyla, onun dört beş katı büyük olmak üzere zengin bir çeviri kitaplığımız olacaktır. Özellikle Türk dilinin bu emeklerden elde edeceği büyük yararı düşünüp de şimdiden çeviri etkinliğine yakın ilgi ve sevgi duymamak, hiçbir Türk okurunun elinde değildir. 23 Haziran 1941.
    Milli Eğitim Bakanı
    Hasan Âli Yücel

    SUNUŞ
    Cumhuriyet'le başlayan Türk Aydınlanma Devrimi'nde, dünya klasiklerinin Hasan Âli Yücel öncülüğünde dilimize çevrilmesinin, kuşkusuz önemli payı vardır.
    Cumhuriyet gazetesi olarak, Cumhuriyetimizin 75. yılında, bu etkinliği yineleyerek, Türk okuruna bir "Aydınlanma Kitaplığı'' kazandırmak istedik.
    Bu çerçevede, 1940'lı yıllardan başlayarak Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanan dünya klasiklerini okurlarımıza sunmaya başladık.
    Büyük ilgi gören bu etkinliği Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanmamış -ancak Aydınlanma Devrimi yarıda kalmasaydı yayınlanacağına kesinlikle inandığımız- dünya klasiklerini de katarak sürdürüyoruz.
    Cumhuriyet

    MEKTUPLAR

    Eski Yunanca özel adların yazılışı hakkında not
    Yunan eserlerinin çevirisinde tanrı, insan ve ülke adlarını, asıllarındaki gibi yazmayı uygun bulduk; bunun için de bugün Avrupa ülkelerinin hemen hepsinde kullanılan çevriyazı yöntemini aldık. Yunancanın her harfi, aşağıdaki cetvelde gösterildiği gibi, tek veya çift harfle karşılanmıştır. "Th" ve "kh" gibi çift harfleri kullanmaya gerek vardı; çünkü Yunancanın Q'sını da, T 'ını da "t" ile gösteremezdik, ikisini ayırmak zorunluydu. "X" için de yalnızca "h" harfini alsaydık Yunancada bazan sesli harflerin önüne gelen ( ' ) işareti ile karışabilecekti.
    "Ph" çift harfine gelince, Yunanca'nın F harfini Avrupalılar öteden beri böyle gösterirler; eski Romalılar da öyle göstermişler; demek ki o harfin söylenişi Romalıların "ƒ" harfinin söylenişine tümüyle uymuyormuş.
    Romalılar ve bugünkü Avrupa ülkeleri, Yunanca'nın X harfini de "x" ile gösterirler; ancak "x" harfi bizim alfabemizde yok; bu yüzden "x" yerine "ks" çift harfini kullanmayı daha uygun bulduk.
    Yunancada "y" harfi sessiz değil, sesli harftir ve "ü" okunması gerekir. Ancak bu söyleyiş kesin de değil. Bugünkü Yunanlılar onu "i" diye okuyorlar.
    Çift sesli harfleri de gene çift olarak gösterdik. Ancak (ou) yerine tek bir "u" koyduk; bu şimdiki uluslararası çevriyazıda da böyledir.
    Yunan Alfabesi:
    A A H E N N T T
    B B Q Th X Ks Y Y
    G G I İ O O F Ph
    D D K K P P X Kh
    E E ? L P R Y Ps
    Z Z M M S S W O

    BİRİNCİ MEKTUP
    Platon'dan Dionysios'a.

    İyilikler,
    Yanınızda geçirdiğim uzun yıllar boyunca, devlet yönetimi işlerinde herkesten çok bana başvurduğunuz halde, bütün nimetlerden siz yararlanıyor, bense birçok kara çalmayla karşılaşıyordum; ama, sizin yaptığınız kıyıcılıkların benim razı olmamla olabileceğine kimsenin inanmayacağını bildiğimden, bu kara çalmalara, ağır olmalarına karşın, katlanıyordum. Devlet yönetimini sizinle paylaşanlar, çoğunu yardım ederek cezalardan kurtardığım kimseler, bana bu yolda tanıklık ederler. Birçok kez, kesin ve tam erk vererek devletin başına getirdiğiniz beni, bir dilenciye bile yapılmayacak aşağılamalarla yanınızdan kovdunuz; bunca yıl aranızda kaldığım halde, hemen gemiye binip uzaklaşmamı istediniz.
    Ben artık, beni insanlardan biraz daha uzaklaştıracak bir ömür sürmeye karar verdim. Sen de, ey Tyrannos Dionysios, yapayalnız kalacaksın. Gezim için verdiğin o bol parayı, sana bu mektubumu getiren Bakkheios geri verecektir. Bu para yolculuk giderlerimi karşılayamayacağı gibi, başka bir işe de yaramayacaktı; onu vermek senin için bir onursuzluk olacağı gibi, kabul etmek de benim için onursuzluk olurdu; onun için kabul etmiyorum. Böyle bir parayı ha almışsın, ha vermişsin, senin için hepsi bir. Onu al, dostlarından başka birini sevindir, tıpkı beni sevindirdiğin gibi! Ben senin nimetlerinden yeterince yararlandım.
    Burada, Euripides'in şu sözlerini yinelemek çok uygun düşer sanıyorum; bir gün talihin değiştiğini görünce:
    Yanında benim gibi bir adam bulunmasını isteyeceksin.
    Şunu da anımsatayım ki, tragedya şairlerinin çoğunda, bir tyrannos, katilin elinde can verirken şöyle bağırır:
    Ne talihsizim! ölüyorum; hiçbir dostum da yok!
    Hiçbir tragedya yazarının yapıtında parasızlıktan ölen bir tyrannos görülmez. İşte, sana akıllı kimselerin pek kötü bulmadıkları birkaç dize daha:
    Ne ölümlülerin umutsuz yaşamlarında pek bulamadıkları o parlak altınlar,
    Ne mücevherler, ne insanların öylesine değer verdikleri gümüş yataklar,
    Ne engin ovalarda ağır başakların kendi kendine bittiği tarlalar,
    Erdemli kimselerin düşünceleri gibi parlak olamazlar.
    Hoşça kal. Bana ettiğin büyük haksızlıkları bil de, başkalarına daha iyi davran.

    İKİNCİ MEKTUP
    Platon'dan Dionysios'a.

    İyilikler,
    Arkhedemos'tan öğrendiğime göre, senin için hiçbir şey söylemememi istediğin gibi, dostlarım da, hoşuna gitmiyecek ne bir şey yapmalı, ne bir şey söylemeliymiş. Bu yolda, yalnızca Dion'a izin veriyormuşsun. Oysa, bu "Dion'dan başka" sözleri, dostlarım üzerinde hiçbir etkim olmadığını açıkça gösteriyor; başkalarının, senin ve Dion'un üzerinde, sandığın gibi bir etkim olsaydı, emin ol, bundan sen de yararlanırdın. Dion da, bütün öteki Helenler de. Her neyse, ben kendimi güçlü buluyorum, çünkü yaşamıma düzen veren aklımdır. Kratistolos'la Polyksenes sana, birtakım yanlış şeyler söylemiş olmasalardı, böyle bir şeyin sözünü bile etmezdim; ama, bunlardan biri Olympia'da benimle birlikte olan kimselerden birkaçının sana karşı olduklarını işittiğini söylemiş. Belki de kulağı benimkinden daha delikmiş; çünkü ben bir şey duymadım. Bundan böyle, sana, herhangi birimiz için buna benzer şeyler söylenecek olursa, bana mektup yaz; doğruyu, çekinmeden, sahte bir utanç göstermeden bildiririm.
    İkimize gelince, karşılıklı durumumuz şudur, sanıyorum: bizi tanımayan bir Helen (1) yoktur, diyebilirim; aramızdaki ilişki de herkesin ağzında. Emin ol, bunun, gelecekte de sözü edilecektir; çünkü, önemi ve salmış olduğu ün bakımından bu ilişkimizi birçok kimse duyacaktır. Ne demek istiyorum? Ta gerilere giderek anlatayım: bilgelikle erk, doğa yasalarınca hep birleşirler; hep birbirinin ardı sıra gider, birbirini arar, hep bir araya gelirler. Örneğin Hieron'la Lakedaimonyalı Pausanias'ın sözü edilince, insan, Simonides'in onlarla olan ilişkisini, neler yaptığını, onlara neler dediğini amımsamaktan zevk alır; Korinthoslu Periandos'la Miletli Thales'i; Perikles'le Anaksagoras'ı birlikte övmek artık gelenek olmuştur; Kroisos'la Solon gibi bilgeler de yüce hükümdar Kyros'la birlikte anılmaktadır. Şairler de böyle yapıyorlar: Kreon'u Teiresias'la; Polyeidos'u Minos'la; Agamemnon'u Nestor'la; Odysseios'u da Palamedes ile birleştiriyorlar. Yanılmıyorsam, ilk insanlar da Prometheus'la Zeus arasında bunlara benzer bir ilişki bulmuşlardır; şairlerin gösterdiğine göre, bu yiğitler, ya nefretle birbirlerinden ayrılıyor ya da dostlukla birleşiyorlar; kimi zaman dost, kimi zaman düşman oluyorlar; kimi şeylerde anlaşıyor, kimi şeylerde de anlaşamıyorlar.
    Bunları söylemekten amacım, biz öldükten sonra da adlarımızın ağızlarda dolaşacağını anlatmaktır; bunu, aklımızda tutmamız gerek. Bana öyle geliyor ki, geleceği düşünmek boynumuza borçtur. Kimi sıradan kimseler, bir doğa yasasıyla, bu sıkıntıya gelemiyorlar; oysa en iyiler, gelecek kuşaklarca iyi tanınmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ben burada, ölülerin bu dünyada olup bitenleri sezdiklerini gösteren bir tanıt görüyorum: en güzel ruhlar bunun böyle olduğunu, en kötü ruhlar da böyle olmadığını haber veriyor; ama, tanrısal kimselerin sözlerine, başkalarınınkinden daha çok önem vermeliyiz.
    O sözünü ettiğim eski insanların, aralarındaki ilişkileri düzeltmek ellerinde olsa, ünlerinin şimdikinden daha iyi olması için ellerinden geleni yapacaklarından kuşku duymuyorum. Bizim aramızda da, ayıplanabilecek bir şey geçmişse, bunu, Tanrı'nın da yardımıyla eylemlerimiz ve sözlerimizle düzeltmek henüz elimizdedir; başkalarının felsefe üzerinde edinecekleri doğru kanı da, ilişkilerimizde kusur olmazsa, daha uygun olacaktır; birbirimize karşı kötü davranırsak, bunun tersini beklemeliyiz. Bu noktaya dikkat etmekten daha kutsal bir şey olmayacağı gibi, onu savsaklamak da dine aykırı davranmak olacaktır.
    Şimdi sana bunu nasıl yapabileceğimizi, doğruluğun bizden ne beklediğini anlatacağım. Sicilya'ya felsefeyle uğraşan kimselerin kat kat üstünde olduğum ünüyle geldim; Syrakusa'ya gelince, benim sayemde çoğunluğun da felsefeye saygı göstermesi için senin bu ünümü değerlendirip anlayacağını ummuştum. Umudum gerçekleşmediyse, nedeni birçoklarının sandığı gibi değildir; bu, daha çok, bana güvensizliğinden; beni uzaklaştırıp yanına başkalarını çağırarak niyetlerimin ne olabileceğini araştırmak istemenden ileri gelmiştir. İşte bundan ötürüdür ki, birçok kimse, beni aşağı gördüğünü, başka işlerle uğraştığını her yana yaydılar. Bundan böyle ne yapacağımızı sana şimdi söyleyecek, karşılıklı durumumuzun ne olacağı konusunda sorduğun şeylere de yanıt vereceğim. Felsefeyi hepten aşağı görüyorsan, onu bir yana bırak; başkasından öğrendiğin ya da kendi kendine bulduğun bir öğreti varsa, ona bağlan; yok, benim öğretimi iyi buluyorsan, bana büyük saygı göstermelisin. Başlangıçta olduğu gibi, bugün de ilk adımı sen at, ben de arkandan gelirim; beni sayarsan, ben de seni sayarım: beni aşağı görürsen, susarım. Şunu da ekleyeyim ki, beni sayar, bunda da ilk adımı sen atarsan, herkes felsefeyi saydığını düşünecek ve birtakım başka düşünceleri de tanımış olduğundan, birçok kimselerce filozof olarak tanınacaksın. Ama senden hiçbir saygı belirtisi görmeden, seni ben sayarsam, zenginliği seven, zenginlik peşinde koşan bir adam olarak tanınırım ki, bu duruma güzel bir ad vermediklerini ikimiz de biliriz. Sözün kısası, beni sayarsan, bu, sana da onur getirir, bana da; ben seni sayarsam, bu ikimiz için de onursuzluk olur. Bunun üzerinde daha çok durmayacağım.
    O küçük kürenin (2) tam olmadığını Arkhedemos dönünce sana gösterecek; daha önemli, daha Tanrılık olan ve Arkhedemos'u yanıt alsın diye gönderdiğin öteki konuyu da sana anlatacaktır. Arkhedemos'un söylediğine bakılırsa, İLK'in özü konusunda iyi aydınlatılmamış olduğundan yakınıyormuşsun; anlatayım; ama bunu, mektubum "denizin ya da karaların bir köşesinde" kazaya uğrayıp yiterse, biri okuyup anlamasın diye pek açık yazmayacağım.
    Bütün şeyler, her şeyin hükümdarının çevresinde döner; her şeyin sonu, güzel olan her şeyin nedeni, odur; ikincinin çevresinde, ikinci şeyler bulunur; üçüncünün çevresinde de üçüncü şeyler. İnsan ruhu, kendisine yakınlığı olan şeyi gözönünde tutarak, bu ilkelerin özünü bilmeye can atar; ama hiçbir şey onu doyurmaz. O sözünü ettiğim hükümdarla varlıklara gelince, onlara benzeyen bir şey yoktur. Bunun üzerine ruh; "peki, bunların özleri nedir?" diye sorar. İşte, ey Dionysios'la Doris'in oğlu; işte bu soru, daha doğrusu, ruhta neden olduğu o doğurma acısıdır ki, ondan kurtulmadıkça gerçeğe erilemez.
    Bununla birlikte, bir gün bahçede, defne ağaçlarının altındayken, bu soruya bir yanıt düşünmüş ve bunu kendin bulmuş olduğunu söylemiştin. Ben de, bulduğun doğruysa beni birçok sözden kurtaracaksın, diye yanıt vermiştim; onu bulan kimseye raslayamadığımı; o sorunun, beni her zaman uğraştırdığını da eklemiştim. Ama sen ya birinden duydun, ya Tanrı'nın yardımı seni doğru yola götürdü, konunun tanıtlarını sıkıca kavradığını sandın; bunları bağlamadın; şimdi de gerçekle hiç ilgisi olmayan görünüşler çevresinde bir oraya bir buraya gidip duruyorlar. Böyle bir şey ilk olarak senin başına gelmiş değildir. Beni ilk olarak dinleyenlerin hepsi, başlangıçta, hep aynı şaşkınlıkla karşılaşmışlardır. Bundan, kimileri çok, kimileri de daha az güçlük çekerek kurtulmuşlardır. Ama kimse bu şaşkınlıktan çaba göstermeden çıkamadığı gibi, hemen hemen kimse de kendini kolayca kurtaramamıştır.
    Bu, geçmişte de, bugün de böyle olduğuna göre, "karşılıklı durumumuz ne olmalıdır?" sorusuna bir yanıt bulmuş oluyoruz, sanıyorum. Öğretilerimi, başka öğretmenlerden ders alıp onlarınkiyle karşılaştırarak ya da kendin inceleyerek denediğine göre, bu denemen ciddiyse, öğretilerim kafana yerleşecek, onlara da, bana da, bağlanacaksın.
    Bu amaca nasıl erişeceğiz? Bu söylediklerimizi nasıl gerçekleştireceğiz? İyi ettin de, Arkhedemos'u gönderdin. Yanına dönüp yanıtımı verince, belki gene birtakım yeni kuşkular içine düşeceksin. O zaman, akıllı davran da, Arkhedemos'u gene bana gönder; o da yükünü alıp yanına döner. İki üç kez böyle yap, göndereceğim yanıtları da dikkatle incele; bak o zaman şimdiki kuşkuların başka bir yöne yönelmez mi? Öğütlerimi güvenle yerine getir; ne sen bundan daha iyi bir alışveriş yapabilirsin; ne Arkhedemos bundan daha iyisine aracı olabilir; ne de Tanrıların daha hoş karşılayacakları bir alışveriş vardır.
    Ama dikkat et; öğretilerim okumamışların eline geçmesin; çoğunlukça, bunlardan daha saçma bir şey olmayacağı gibi, yetkili kimselerin bunlar karşısında duyacakları hayranlık ve coşkunluğun da benzerini bulmak güçtür. Bu öğretiler, uzun yıllar boyunca yinelenerek, birçok kez dinlenerek, ancak büyük çabalarla açıklanabilir; altın da böyle temizlenmiyor mu? Bundan dolayı sana birşey anlatacağım, şaşacaksın: derslerimi dinlemiş birçok kimse var; bunlar işittiklerini anlayıp belleyecek, her şeyi herhangi bir biçimde derinleştirip ölçtükten sonra bir yargıya varacak yetideler; şimdi yaşlanmışlardır; derslerimi dinleyeli de otuz yıl oluyor; işte bu kimseler önceleri inanmadıkları şeylere, şimdi inandıklarını ve bunları çok açık bulduklarını; önce inandıkları şeylere de şimdi artık inanmadıklarını söylüyorlar. İyi düşün; dikkat et, öğretimi çok çirkin olarak yaymış olmaktan ileride pişman olmayasın! En sakınmalı davranış, bir şeyi yazmayıp ezberlemektir; çünkü yazıların, herkesin eline geçmesi önlenemez. İşte bu nedenle ben, bu sorunlar üzerine bir şey yazmadım; Platon'un yazılı bir yapıtı yoktur, olmayacaktır da. Onun olduğu söylenen yapıtlar, Sokrates'in, o güzel gençlik çağındaki Sokrates'in yapıtlarıdır. Hoşçakal; öğütlerimi dinle; bu mektubu defalarca okuduktan sonra yak.
    Bu kadarı yeter. Polyksenos'u sana göndermediğime şaşıyorsun. Onunla, Lykophron'la ve düşüp kalktığın daha başka kimselerle ilgili olarak öteden beri edindiğim kanıya göre, sen tartışmada, yaradılıştan olan yetinle, çekişme biçiminle, onların hepsinden üstünsün. Bu adamlar, eleştirilere, kimilerinin sandığı gibi, pek öyle gönülden değil, tersine, istemeye istemeye katlanıyorlar. Bununla birlikte sen onlara bence iyi davrandın; onları yetesiye hoşnut ettin. Artık daha çoğunu söylemeyeceğim; değerleri düşünülecek olursa, çok bile söyledim.
    Philistion'a gelince, gerekli görürsen onu istediğin gibi çalıştır; ama olabilirse Speusippos'a ver, ona gönder. Bunu senden Speusippos'un kendisi diliyor; Philistion da, izin verirsen, seve seve Atina'ya geleceğine söz verdi bana. Taş ocaklarında hapsettiğin adamı iyi ettin de çıkardın. Ailesi ve Aristo'nun oğlu Hegesippos konusundaki dileğimi de sanırım bir yük saymayacaksın; çünkü mektubunda, bunların hiçbirine haksızlık edilmesine izin vermeyeceğini yazıyordun. Lysikleides'e gelince, doğrusu, ilişkilerimizi olduğu gibi gösteren yalnızca o var; aramızda geçenler konusunda hep iyi şeyler, hep iyi sözler söylüyor.
     
  2. 19 Şubat 2008
    Konu Sahibi : Exorcist
  3. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    ÜÇÜNCÜ MEKTUP
    Platon'dan Dionysios'a.
    Neşeler,
    Böyle demekle en iyi selam biçimini bulmuş mu oluyorum, yoksa gene her zamanki gibi, dostlarıma yazdığım mektuplarda kullandığım o alışılmış biçimi koruyarak "İyilikler" demek daha mı iyi olacak? Tanrı sözcüsüne danışmaya gelenler, senin, Delphoi'daki Tanrı'yı "Neşeler!" diye selamladığını ve şunu yazdığını söylüyorlar:
    "Neşeler, ey Tanrı! Tyrannos'un o sevinçli yaşamını sürekli kıl!"
    Ben, Tanrılar şöyle dursun, bir insanın bile böyle selamlanmasını doğru bulmam. Bir Tanrı'nın böyle selamlanmasını doğru bulmam; çünkü Tanrılık hazdan, acıdan uzaktır; dileğim Tanrı'nın özüne aykırı olur. Bir insanın böyle selamlanmasını doğru bulmam; çünkü hazla acı çoğu zaman zararlıdırlar; ruhta üşengeçlik, unutkanlık, çılgınlık ve yeğinlik uyandırırlar. İşte selamlama üzerine söyleyeceklerim; bunları okuduktan sonra, sen gene istediğin selam biçimini seç.
    Birçok yerden işittiğime göre, sarayına gönderilen kimi elçilere, şunu demişsin: Bir gün benim önümde, "Sicilya'daki Helen kentlerinin yeniden kurulmasına yardım edeceğini; tyrannosluk yerine krallığı ko****** Syrakusalıların boyunduruğunu gevşeteceğini" söylemişsin. Ben de bütün isteklerine karşın, buna engel olmuşum; ve sanki şimdi aynı tasarıları gerçekleştirmesi için Dion'u sıkıştırıyormuşum; elinden erki almak için de, senin kendi düşüncelerini kullanıyormuşuz. Bu gibi sözlerin sana bir yararı olur mu, olmaz mı; bunu sen elbette daha iyi bilirsin, ama doğruya aykırı şeyler söylemekle sanırım bana haksızlık etmiş oluyorsun. Akropolis'te kaldığımdan, beni Philistide ve başkaları, Syrakuzalılarla ücretli askerlere kötüleyip durdular; dışardakiler de, bir yanlışlık yapılınca, her sözümü dinliyorsun diye bütün bu yanlışlıkları bana yüklediler; bu yetmez mi? Sen de çok iyi bilirsin ki, devlet yönetiminde kendi isteğimle bir pay aldıysam, bunu, yalnızca işlerini yürüttüğümü sandığım zaman, ara sıra, ta başlangıçta yaptım ve birkaç önemsiz şeyden başka, yasalarınızın yalnızca giriş bölümleriyle ciddi olarak uğraştım. Dahası, bunlara da, sen ve başkaları birçok ek yaptınız. Bu girişleri, kimilerinin gözden geçirip düzelttiklerini işittim; ama benim biçemimi anlayabilenler, hangi parçalar benim, hangileri değil, yanılmazlar.
    Demin de söylemiştim: beni Syrakusalılara ve sözlerine kanan başka kimselere kötülememenizi istediğim gibi, kendimi o ilk suçlamanıza ve şimdi de daha ağır, daha yeğin olan ikinci suçlamanıza karşı savunmak istiyorum. Böyle iki yönden suçlandığıma göre, kendimi iki yönden savunmak zorundayım. İlk savunmam, devlet yönetimini seninle paylaşmaktan gerektiği gibi sakındığımı belirtmek; ikinci savunmam da, Helen kentlerinin yeniden kurulmasına yardım etmek istediğin zaman, bir takım yönlendirmelerde bulunarak seni bu yoldan ben alıkoymadığım gibi, önüne çıkan engelin de ben olmadığımı göstermek olacaktır. Önce, o sözünü ettiğim yakınmaların birincisine vereceğim yanıtı dinle.
    Dion'la sen, beni Syrakusa'ya çağırdınız. Ben de geldim, Dion birçok kez evinde kalmış olduğum, bana bağlı bir dostumdu; yaşının verdiği olgunluk ve güç, bir parça sağduyusu olan kimselerin de kabul edeceği gibi, o zaman karşılaşmış olduğun sorunlar kadar önemli işler üzerinde bir karara varabilmek için gereken koşullardı. Sen çok gençtin; görgün yoktu; ben de seni tanımıyordum. Çok geçmeden (bundan ötürü, bir insanı mı, Tanrı'yı mı, yoksa senin de yardım ettiğin yazgıyı mı suçlayalım; bilemiyorum); Dion'u uzaklaştırdın ve yalnız kaldın. Kendisine bağlı olduğum bir bilgeyi yitirdikten sonra, ortada birtakım ahlakı bozuk kimselerle düşüp kalkan, onları dinleyen, devleti yönettiğini sanan bir çılgının kaldığını görünce, devlet yönetimini seninle paylaşır mıydım sanıyorsun? Bu durumda ne yapabilirdim? Devlet işlerinden elimi eteğimi çekmek, kıskançların kara çalmalarına karşı önlem almak, ayrılık ve anlaşmazlıklarınıza karşın Dion'la seni barıştırmak için elimden geldiğince çalışmaktan başka, ne yapabilirdim? Sizi barıştırma yolunda hiçbir çabayı esirgemediğimi sen de bilirsin. Sonunda binbir zorlukla şu karara vardık: ülkeniz savaşta olduğundan, ben gemiye binip Atina'ya gidecektim; barış olunca, Dion'la beni Syrakusa'ya çağıracaktın, biz de gelecektik. İşte Syrakusa'ya ilk kez gelişimle, yurduma sevinçli dönüşüm arasında olup bitenler.
    Barış olduktan sonra, beni ikinci kez çağırdın; ama anlaşmamıza aykırı olarak, yalnız gelmemi yazıyor; Dion'u biraz sonra çağıracağına söz veriyordun. İşte ben bu nedenle gelmedim ve bu yüzden Dion'u kırdım; çünkü o, gitmemin ve sözlerini dinlememin daha iyi olacağını düşünüyordu. Bir yıl sonra, bir üç çifte kürekli geldi, senden mektuplar getirdi. Bu mektuplar, "Gelirsen, Dion'un işleri de düzelir, gelmezsen tersi olur," diye başlıyordu. Dostlarıma, tanıdıklarıma, İtalya'dan, Sicilya'dan, senin ya da senin yönlendirmenle başkalarının yazdıkları ne çok mektup geldi; doğrusu, söylemeye yüreğim elvermiyor. Bu mektupların hepsi, gitmem ve sana güvenmem yolunda beni yüreklendiriyordu. Başta Dion olmak üzere, herkes de hiç durmadan hemen yola çıkmam gerektiğini düşünüyordu. Ben boş yere yaşımı ileri sürüyor; onlara boş yere, bizi düşman görmek isteyen karaçalmacılara dayanacak güçte bir adam olmadığımı söylüyordum. Çünkü, bugün olduğu gibi o zaman da görüyordum ki, kişilerin, kralların bile, zenginlikleri ne denli geniş ve ölçüsüz olursa, zenginlerin zararlı ve insanı alçaltan zevklerini paylaşmaya hazır, o denli çok dalkavuk, o denli çok korkunç karaçalmacı türer, zenginliğin ve erkin başka nimetlerinin doğurduğu en büyük kötülük de işte budur. Bununla birlikte, bu düşünceleri bir yana bıraktım; yola çıktım, dostlarımdan hiçbirinin, bütün servetini kurtarmak elimdeyken korkaklığım yüzünden yitirdiğini söyleyerek beni suçlamasını istemiyordum.
    Syrakusa'ya geldiğimde (o zamandan beri neler olduğunu sen de biliyorsun) mektuplarında söz verdiğin gibi, önce Dion'u çağırmanı, onunla yeniden dost olmanı istedim; beni o zaman dinlemiş olsaydın, önsezilerim beni yanıltmıyorsa, bu dostluk senin, Syrakusalıların ve öteki Helenlerin yararına olacak; olaylar şimdi olduğundan büsbütün başka bir yön alacaktı. Bundan sonra Dion'un malının mülkünün, senin de pek iyi tanıdığın o yardımcıların eline bırakılma****** akrabalarına emanet edilmesini rica ettim; bundan başka da, Dion'a gönderilen yıllık paranın, ben burada olduğum için, artırılacağını sanıyordum, indirileceğini değil. Hiçbir dileğimi yerine getirmedin, ben de gitmeye karar verdim. Bunun üzerine, Dion'un malını mülkünü satıp, paranın yarısını ona, Korenthus'a göndereceğini, geri kalan bölümünü de oğluna vereceğini söyleyerek beni kandırdın; o yıl yanında kaldım. Verip de tutmadığın daha başka sözler de var ama, bunlar o kadar çok ki kısa kesmek daha iyi olacak.
    Dion'un onayı olmadan hiçbir şeyini satmayacağını söylediğin halde, bütün mülkünü sattın; üstelik doğrusu çok beğenilecek adamsın; üstelik hiç de güzel, ustaca, doğru ve yararlı olmayan bir kurnazlıkla, parayı göndermeni istememem için, sanki amacını bilmiyormuşum gibi, beni korkuttun ve böylece sözünü tutma yolunda en parlak örneği vermiş oldun. Ne Syrakusalılar, ne de ben doğru bulmadığımız halde Herakleides'i sürdün. Böyle davranmaman için Theodotes'le Eurybios'a katılarak yalvardım. Sen de bunu fırsat bilerek, uzun zamandır seni hiç saymadığımı; sanki, büyük bir suç altında bulunan Theodotes'le Herakleides'i cezadan kurtarmak üzere elimden geleni yapmak için bunların Dion'un dostları olmaları yetermiş gibi, yalnızca Dion'la ve onun dostları ve akrabalarıyla ilgilendiğimi söyledin.
    İşte devlet işlerinden aldığım pay. Sana karşı biraz soğuk davrandığımı görüyorsan, nedeni bütün bu yaptıklarındır. Bunu böyle bil ve şaşma. Beni erkinin büyüklüğü çekseydi de eski bir dostuma, senin yüzünden mutsuz olan bir arkadaşıma, senden hiç de aşağı olmayan bir adama sırt çevirip, doğallıkla para sevgisiyle senin gibi eğri bir adamı ona yeğleyerek dediklerini yapsaydım, bütün akıllı kimselerce alçak bir adam olarak tanınırdım. Çünkü sana dönseydim, bendeki bu değişme para sevgisinden başka hiçbir şeye yorulamazdı. İşte, sayende, aramızda bir "kurt dostluğu" kuran, ayrılık doğuran olaylar.
    Bu sözünü ettiğim konuyla sıkı bir bağı olan ikinci noktaya geçiyorum: bunda da kendimi savunacağımı söylemiştim. Beni iyi dinle: Bak bakalım, söylediklerim yalan mı; doğrudan uzaklaşacak mıyım? Syrakusa'dan Atina'ya yola çıkışımdan yirmi gün kadar önce, bahçendeydik. Arkhedemos'la Aristokrites de bizimleydi. Sen, bugün olduğu gibi o gün de, Herakleides'in ve başkalarının çıkarlarıyla seninkilerden daha çok ilgilendiğimi söylüyor, sitem ediyordun. Sonra bu iki adamın önünde, Syrakusa'ya geldiğimde, Helen kentlerini yeniden kurmanı salık verdiğimi anımsayıp anımsamadığımı sordun; anımsadığımı, bundan daha iyi bir şey yapılamayacağını düşündüğümü söyledim. Bundan sonra söylenenleri de anımsamak gerek Dionysios. Sana, yalnızca bunu mu söyledim; başka şeyler de eklemedim mi, diye sordum. Sen de öfkene kapılmış ve beni aşağıladığını sanarak (şunu da söyleyeyim ki, senin o zaman aşağılama sandığın şey, bugün bir düşlem olmaktan çıkmış, gerçekleşmiştir), istemeye istemeye gülmüş, iyi anımsıyorsan şu yanıtı vermiştin: "Bana geometri mi öğreteceksin, ne öğreteceksin?" Verilecek yanıt tam dilimin ucuna gelmişken, kendimi tuttum; yurduma dönmeyi umduğum yol, açık bırakılacak yerde, önemsiz bir sözümle kapatılır diye korkmuştum.
    Bunları şunun için söyledim: Barbarların yıktıkları Helen kentlerini yeniden kurmak ve tyrannosluğun yerine krallık koyarak Syrakusalıların boyunduruğunu gevşetmek isteğine engel olduğumu söyleyip bana kara çalma; çünkü hakkımda, düşüncelerime bundan daha az uyan bir yalan söyleyemeyeceğin gibi, yetkili bir mahkeme olsa, daha açık kanıtlar da getirerek seni çürütebilirim; bu öğütleri sana benim verdiğimi, senin de tutmadığını gösterebilirim. O kurduklarımız gerçekleşmiş olsaydı, bundan sana da, Syrakusalılara da, Sicilyalılara da en büyük yararları sağlamış olacağını açıkça göstermek de kolaydır. Ancak dostum, söylediklerini yadsırsan, davamı kazanırım; açıklarsan, Stesikhoros'un (3) bilge olduğunu kabul etmiş ve onun o dönüşüne öykünerek, yalandan doğruya geçmiş olursun.