Prensip yoktu; uydurmacılık vardı

Konusu 'Yazım Kılavuzu' forumundadır ve ferhoşteyze tarafından 13 Nisan 2007 başlatılmıştır.

    13 Nisan 2007
    Konu Sahibi : ferhoşteyze
  1. ferhoşteyze

    ferhoşteyze Guest

    Prensip yoktu; uydurmacılık vardı
    Safvet SENİH

    Geoffrey Lewis, Oxford Üniversitesi’nden emekli Türkçe profesörüdür. İngiltere’deki Türkçe çalışmalarına ve Anglo-Türk dostluğuna yaptığı katkılardan dolayı 1999 yılında sırasıyla St. Michael ve St. George kolejlerince mükâfatlandırılmıştır. Kendisi, “dil devrimiyle” alâkalı olarak geniş bir araştırma mahsülü olan “Trajik Başarı, Türk Dil Reformu” isimli kitabın yazarıdır.

    Bu eser hakkında “Dramatik bir hikâye, eğlenceli bir anlatımla beraber.” “Büyüleyici bir kitap... Sözünü esirgemeyen, sert ve samimi ama baştan sona nükteli” “Heyecanlı ama plânsız bir şekilde reform yapmaya kalkışınca nelerin olacağının büyüleyici tarifi.” şeklinde değerlendirmeler yapılmıştır.

    Türk Dil Kurumu, Teknik Terimler Komisyonu danışmanı olan Nihad Sâmi Banarlı 1949 yılındaki Altıncı Kurultay’da vuku bulan ama zabıtlara geçmeyen bir hâdiseyi anlatır. Üyelerden yeni teknik terimlerin oluşturulmasına hâkim olacak olan prensipler hakkında bir soru gelir. Soruyu takiben meydana gelen sessizliği, Dilbilim ve Etimoloji Komisyonu’nun başkanı Saim Ali Dilemre bozar. Dil doktoru değil ama cana yakın bir tıp doktoru olarak, sessizliğe daha fazla dayanamamıştır. “Arkadaşlar, kemküm etmeyelim. Bizim prensibimiz mirensibimiz yoktu; uyduruyorduk!”

    Yabancı (Arapça, Farsça) kelimelerden kurtulmamız lâzım diye, o dönemde Güneş Dil Teorisi adına yapılanlara bir göz atalım:
    Dil ve gramer ihtisası olmayan Yusuf Ziya Ortaç, ‘Afrodit’ kelimesinin aslını, Arapça ‘avrat’ (avret) kelimesinde bulmuştu. Yusuf Ziya’ya göre güya öztürkçe olan avrat kelimesinden birileri ‘Afrodit’ (Aphrodite) kelimesini türetmişti... Böylece Güneş Dil Teorimiz ispatlanmış oluyordu.

    Anayasa profesörü Ali Fuad Başgil hatıralarında diyor ki: “Hiç unutmam, 1935 yazında bir gün, Ada vapurunda rahmetli Eskişehir Mebusu Yusuf Ziya Hoca ile buluştuk. Ankara’dan geldiğini ve beş yüz sayfalık bir eser hazırlamakta olduğunu söyledi. Neye dâir diye sordum. Arapçanın Türkçeden çıkma olduğuna dâirmiş. Bir de misal verdi: ‘Firavun’ kelimesi Arapça sanılır, halbuki Türkçedir ve ‘burun’ kelimesinden çıkmadır. Burun, insanın önünde, çıkıntı yapan bir uzuvdur. Hükümdar da cemiyetin önünde giden bir şahsiyet olduğu için, Mısır’da buna burun denilmiş, kelime zamanlar içinde kullanılarak nihayet ‘Firavun’ olmuş... Üstad hakikaten uydurmacılık hastalığından kurtulamayarak Allah’ın rahmetine kavuştu.”

    İbrahim Necmi, ‘Tarama Dergisi’nden bahsederken ‘psikoloji’ kelimesinin Türkçe olduğunu bakın nasıl ispatlıyor: “Bugün herkesin söylediği ‘psikoloji’ sözünün kökü aranacak olursa, bunun ‘psikoz’dan çıktığı görülür. Etimoloji kitapları bunu da ‘nefes’ diye anlatırlar. Yaşamanın nefes almakla bir olduğunu düşünürken eskilerin ‘nefes’le ruhu bir tutmaları kolay anlaşılır bir iştir. Şimdi dergide ‘nefes’ sözüne bakarsanız ‘Pıs’ diye bir söz görürsünüz ki, ‘psikoz’ sözünün de ‘nefes’ lakırtısının da hep bu ana kaynaktan kaynamış olduğunu anlamak pek kolay olur.” İbrahim Necmi, aslında eğitimi bakımından bir avukattır. Ama bu onun Dil Kurumu’ndaki kariyerine zarar vermemiş ve 1934 ile 1945 arasında Kurum’daki Genel Sekreterlik görevini devam ettirmiştir!..

    Fatih Rıfkı Atay ‘hüküm’ kelimesi için şunları anlatmaktadır: “Sağımda Naim Hâzim Hoca, solumda Yusuf Ziya oturuyordu. ‘Bunun karşılığı yoktur, koruyalım.’ dedim. İkisi birden ‘İmkânsız!’ dediler. Sağıma döndüm ve ‘Profesör, Arapçanın aslının Türkçe olduğunu siz söylüyorsunuz. Kur’ân’dan aldığımız her kelimenin aslen Türkçe olduğunu siz iddia ediyorsunuz.’ dedim. Sonra soluma döndüm. ‘Ve siz profesör, bütün dillerin Türkçeden türediğini ileri sürüyorsunuz. Fransızca ‘chambre’ kelimesinin oda kelimesinden türediğini göstermek için her yola başvurdunuz. Fakat iş hüküm gibi köy dilinin bile parçası olmuş bir kelimeye gelince ikiniz de ayak diriyorsunuz.’ Dağıldıktan sonra dostum Abdülkadir yanıma geldi ve şunları söyledi: ‘Ben Asya Türklerinin çoğunun lehçelerini biliyorum. Sizin ve Yakup Kadri gibilerin lehçesini de anlıyorum. Benim aklımın ermediği bir lehçe varsa, o da Türk Dil Kurumu’nun lehçesi!’ Dolmabahçe Sarayı’nın üst holünde: ‘Görüyorum ki, pek sıkılıyorsunuz.’ dedi. ‘Siz bana güçlük çektiğiniz kelimeleri söyleyiniz. Ben onlara Türkçe kökenler bulabilirim.’ dedi. ‘İşte hüküm kelimesi’ dedim. ‘Endişe etmeyiniz. Yarın ‘hüküm’ü Türkçe yapacağız.’ dedi. Ertesi gün bazı lehçelerde ‘ök’ün ‘akıl’ mânâsına geldiğine, bunun birtakım lehçelerde ‘uk’ şeklini aldığına dâir vesikalar getirdi. Ben kendim de Yakutçada ‘üm’ eki ile kelime yapılabildiğini keşfettim. Gerisi kolaydı: ‘ük’ artı ‘üm’ zamanla ‘hüküm’ olmuştu. Toplantı açılınca ben ‘Hüküm kelimesi Türkçedir.’ dedim ve öğrendiğim her şeyi aktardım. Bu, iki profesörü sessizliğe gark etti. ‘Uydurma’ demeyeyim de ‘yakıştırmacılık’ ilminin temelini atmıştık. O akşam komisyonun çalışmalarını Atatürk’e götürdüm. Bu yakıştırma ile böyle ehemmiyetli bir kelime kazanmaklığımızdan pek memnun kaldı. İstiyordu ki, Türkçede mümkün olduğu kadar çok kelime bırakalım, ancak bu kelimelerin Türkçe olduğunu da izah edelim.”

    Cumhuriyet Gazetesi’nin 31 Ocak 1936 tarihli sayısında “Elektrik Türkçe bir kelimedir!” diye bir manşet vardı. Çünkü Dilmen, Uygurca ‘yaltrık’ (ışıltı) kelimesiyle İngilizce ‘electric’ kelimesinin aynı kökten olduğunu söylemişti...

    Nurullah Ataç kendi kendine bir oyun kurmuştu. Bu oyun daha sonra Ömer Asım Aksoy tarafından Ataç’ın ölümünün onuncu yıldönümünde anlatılmıştır. Oyunun temel fikri, Arapça kökenli Osmanlıca kelimelere, bunların sessiz harflerinin, Arapça üç harfli köklerden geldiğini değil de daha bilindik Türkçe ve Batılı kelimelerden geldiğini farz ederek çeşitli mânâlar bulmaktı... Aksoy diyor ki: “Bir gün Ataç odama gelmiş, ‘Meşrûta ne demek?’ diye sormuştu. Ben ‘hükümet-i meşrûta’ ve ‘evkâf-ı meşrûta’ gibi örneklere göre açıklama yaparken o kıs kıs gülüyor; ‘Yorulmayın, bilemezsiniz’ diyordu. Bu sözlerini ciddiye aldığımı görünce hemen açıklamıştı: ‘Meşrûta, şort giymiş kadın, demek. Bu defa gülme sırası bana gelmişti. O zaman karşı karşıya oturup birçok kelimelerin bu şekilde mânâlarını bulmuştuk: ‘Tereddî’, radyo dinlemek; ‘tebennî’, banyo yapmak; ‘terakkî’, rakı içmek demekti. ‘Mezûn’ özen pastanesinde oturan kimseye denirdi. ‘Tekellüm’ün birkaç mânâsı vardı: kilim satın almak, kelem yani lahana yemek ve KLM uçağı ile uçmak.”

    Geoffrey Lewis diyor ki: “1960’larda Kurum bazen, muhaliflerinin uydurduğu kelimelerin gülünç taklitlerini yapmak için dolaşıma soktuğu bazı ifadeleri tekzip etme ihtiyacı hissetmiştir. Bunların en çok bilinenleri arasında, uçak hostesi yerine ‘gök konuksal avrat’; otomobil için ‘öz ittirimli götürgeç’; bisiklet için ‘ayakiter götürgeç’; sigara yerine ‘tütünsel dumangaç’; imambayıldı için ‘içi geçmiş dinsel kişi’ ve millî marş yerine ‘ulusal düttürü’ ifadeleri bulunmaktadır. Sıradan insanların bunların hakiki TDK ürünleri olduğunu düşünmesinin sebebi ise bunları Kurum’un bazı kendi yaptıklarından tür açısından farklı görmemeleridir; eğer bir şeyin aslı güldürecek kadar acayipse, onun güldürecek kadar acâip bir taklidinin taklid olduğunu kim söyleyebilir ki...”

    Böyle gülünç durumlara düşmektense, asırlar içinde dilimizde kullanıla kullanıla şeffaflaşıp güzelleşen ve yepyeni mânâlar kazanarak birçok incelikleri ihtiva eden kelimelerimizi yaşatmak daha uygun olacaktır. Zaten bir dilde kelime fazlalığı her zaman için gerçek dilciler tarafından bir dil zenginliği olarak ele alınmıştır.

    Bu hususta tesirli bir ses olan Fatma Özkan “Türkçe Yanlışları Üzerine” yazdıklarında şöyle diyor:
    “Bir dilde, bir kavram, nesne veya varlığı karşılayan birden fazla kelime varsa, zamanla bu kelimelerin arasında ince mânâ farkları doğar. Aralarında böyle nüanslar bulunan kelimelerden birini dile dolayıp diğerlerini unutturmak, dilimizin ifade imkânlarını daraltır. Meselâ, son zamanlarda ‘beğenme, takdir etme, hoşlanma, hazzetme, zevk alma’ kelimelerinin hepsini birden karşılamak üzere, ‘keyf alma’ sözü dillerde pelesenk oldu... Aynı şekilde ‘affedersiniz, kusura bakmayınız, özür dilerim’ ibarelerinin yerine, ‘bağışla’ demek, dilimizin ifade gücünü azaltmaz mı? Hatta, hepsini bir kenara itip, İngilizce ‘I am sorry (Ayem sori)’nin tercümesi olan ‘üzgünüm’ sözüyle meram anlatmak hangi mantıkla açıklanabilir. ‘Şeref, haysiyet, gurur, kibir, izzet-i nefis’ kelimelerinin yerine sadece ‘onur’u koymak; ‘şüphe, endişe, merak’ kelimelerinin yerine yalnızca ‘kuşku’yu getirmek, dilimizin kaybı mı kazancı mı?”

    Bu güzel tespit üzerine söylenecek söz olmasa gerek...