Reis Bey!

Konusu 'Kitap Tavsiyeleri' forumundadır ve Ferza tarafından 9 Haziran 2009 başlatılmıştır.

    9 Haziran 2009
    Konu Sahibi : Ferza
  1. Ferza

    Ferza Mevsimlerden Firar! Pro Üye

    Katılım:
    24 Mart 2007
    Mesajlar:
    978
    Beğenildi:
    5
    Ödül Puanları:
    86

    İnanılmaz bir tiyatro yapıtı...
    Yazarı Necip Fazıl kısakürek: dönemin özgün düşünce ve fikir adamı; en önemli kalem ustası...

    Kitabın ilk 50 sayfasını okurken, konudaki kurguyu anlayamadığım için; zorlandım keyif almakta...
    Ama, ilerleyen sayfalarda, konunun öyle bir içine girdim ki; sanki eserdeki oyunculardan biri gibi hissettim kendimi... :eek:

    Defalarca okudum...
    Gün geldi; bir şekilde kaybettim elimdeki kitabı, gidip yenisini aldım...
    100 kere de okumuş olsam, yine de elimin altında bulunması gereken bir kitap... süprizzzzz

    Her okuduğumda, gözyaşlarıma hakim olamadığım tek kitap... :çok üzgünüm:


    Filmini izlerken, yine gözyaşlarına boğuldum...:çok üzgünüm:

    ( Türk tiyatrosunun efsanelerinden merhum Haluk Kurtoğlu 'nun muhteşem oyunculuğuyla; katı prensiplerinden taviz vermeyen, "merhamet" nedir bilmeyen bir hakimin yanlış kararı sonucunda idam edilen bir genç ve sonrasında bu hakimin vicdanıyla hesaplaşmasının hayata yansımalarını konu alan dramatik ders niteliğinde muhteşem bir film ve eserdir. )


    "Katilin tezgâhtar, hırsızın kasadar, dolandırıcının tahsildar olacağı işlere verileceksiniz.
    Bu dava uğrunda, mağaza mağaza, fabrika fabrika, yazıhane yazıhane, gezip dolaşacağım.
    Saklı parayı çarpan yankesici, bakalım açıkça eline teslim edilene ne yapar?
    Korunanı vuran katil, görelim, bağrını açanlara neyler?..
    Şüphe usulünün beslediği kötülük, itimat sistemi önünde büsbütün mü şahlanır, dize mi gelir? Görelim!...

    Ben diyorum ki, bu gemiyi devrilmekten kurtarmak için, yalpa ettiği tarafa abanmak lâzımdır. Ancak, bu türlü,kötülükleri bir taraftan öbür tarafa aktarabiliriz. Ne dersiniz çocuklar?

    Gidin; akşamları, yamru yumru evlerin yılankavi sınırladığı kuytu mahallelerde dolaşan, oralarda, sokak ortalarında ağlayan çocuklar göreceksiniz; onlardan ağlamayı öğrenin!...

    Hastahane önlerinde, adliye koridorlarında, hapishane kapılarında, yazıhane eşiklerinde, maden kuyularında, tarla hendeklerinde... Daha nerelerde nerelerde?...

    Kansızlıktan kurumuş bir insanlık kaynaşıyor. Seyredin ve ağlamayı öğrenin!
    Bit pazarlarına uğrayın, oralarda yerlere serilen eşyaya bakın; ölen çocuğunun minicik kazağını satmaya gelenle, bunu düşürmeğe bakanın edalarına dikkat edin; ağlamayı öğrenin!

    Hiçbir şey yapamazsanız, kırlara çıkın, kuş yuvalarını bozmak için ağaçlara tırmanan haylazlara katılın; cıvıl cıvıl imdat isteyen yavru kuşları, sonra, havada kıvrımlar çizerek acı acı çığlık koparan anne kuşu görün; ağlamayı öğrenin!
    Yavrusunu ensesinden dişleyip selâmete götüren uyuz ve topal kediye baksanız yeter...

    Ağlamayı öğrenin! Sakın, öğrenemeyiz,demeyin; ben öğrendikten sonra, siz nasıl öğrenemezsiniz?

    Annelerinizi düşünün! Yüreği yufka komşu hediyesi börekten, en hatırlı parçayı bir gazeteye sarmış, zindan kapısında sıra bekleyen, göz yaşının kudretini, demiri eritecek bir kezzap haline getiren annelerinizi düşünün!..

    Ağlamayı öğrenin!...Ağlayın, çocuklar!..

    Mazlumun, kendinde kıyılana, zalimin de kendinde kıydığına ağlayın! Mazlumun hesabı görülür; ya zalimin kaybettiği?..
    Göz yaşına ulaşılmadıkça ele geçmez.
    Zalime daha çok ağlayın, çocuklar; zalimde beni ve kendinizi görün, ona daha çok ağlayın!


    Bir gözyaşı çetesi kurun, beni Reis seçin; ve insanlara göz yaşını öğretinceye kadar delik deşik edin onları bıçaklarınızla, kurşunlarınızla.
    Ama bu bıçaklarla değil, ıslak kirpiklerinizle...
    Bıçaklarınızı size, tavuk kesemez hale geldiğiniz zaman geri vereceğim.
    Duygunuz körleşecek olursa, sivri uçlarını hafifçe parmağınıza batırıp göz yaşını hatırlarsanız.

    Ağla, sevgili oğlum, katil; doya doya ağla ve tüy gibi hafifle!..
    Senin yirmi beş yaşında bulduğunu, ben altmış beş yaşında aramaya başlıyorum.İ
    şte aramızdaki fark!
    Ne kadar ağlamalıyım ki, durmadan altmış beş sene göz yaşı dökmüş olayım?..

    Çaresiz, sonsuzluk boyunca çaresiz..
    Gözümün önünde korkunç bir kaynaşma meydanı peydahlanıyor.Çocuklar ağlaşıyor, anneler koşuşuyor...
    Her taraftan, anne, oğlum diye çığlıklar geliyor...

    İşte bu noktada muhterem Savcı ile aramızda hiçbir görüş ve anlayış farkı yok!..
    Dosdoğru görüyorlar! Nefsimi hırpalamakta, ben bile bu sözlerden daha parlağını bulamazdım.

    Lütfettiler!
    Herkesin, nefsini lanetlemesi ve dışarıdan gelecek lânetlemelere katlanması hesabına da, benim af ve merhamet görüşüme uygun konuştular.
    Adeta, tezimi ispat eden bir yardımcı unsur, nefsimin vekili vazifesini gördüler.
    Ben herkesi bağışlamaya,herşeyi merhamete layık görmeğe ne kadar hazırsam, kendini bu kanunun tek istisnası kabul etmeğe aynı nisbette bağlıyım.
    İnandığım davanın yanında, biraz evvel şahsımı da temize çıkarır gibi göründüğüm için af dilerim!

    Benim anlayışıma göre her fert, baş ucuna, "suçlu benim, herkes suçsuz!!!» levhasını asmalıdır ama, kendisi dururken, başka kimsede bu levhayı aramamalıdır...
    Yoksa kendi levhasını düşürmüş, tepelemiş olur.
    Hele bende, herkesin katiyen suçsuz olduğu ve nefsini katiyen suçsuz bilmesi gerektiği kanaati, şahsıma ne yapsalar değişmez.

    Ben, acınma liyakatinin bu türlü dışına çıkmış bir lânetliyim!..
    İçime sorarsanız Savcı adam öldürürken okşar; bense okşarken öldürürüm.
    İnsanın, kendisinde temiz, başkasında pis gördüğü, her iş bende tersine dönmüştür.

    Gözümde, başkalarının bütün pisleri temiz, benim bütün temizlerim pis oldu.
    Düşünün; acımamaz olmakta nerelere ulaştım ben!...
    Benim böyle olmam, acımanın değerini düşürmez; yalnız bana acımanın değerini düşürür.Bana kimse acımasın!... Sonra ona acımazlar; hali ne olur?...

    Bir hale geldim ki, bütün mantık ve nispet hesaplarını kaybettim.
    Hapishanede, Berduş diye anılan bir Âdem Baba, hocalık etti bana..
    Evet, Amerika'da bir cinayet işlense dünya çapında bir ses bütün insanlığa sorsa: Katil kim?.. Benim diye bağırabilirim..

    Soğuk kış geceleri, köprü altında yatan çıplakların vebali benim boynumda, gömleğimin yakasında..
    İsterseniz çareme Adlî Tıp baksın; fakat bir hastahaneye girsem de, kan kanseri çeken sapsarı hastalar görsem, onları bu hale ben mi getirdim, diye düşünüyorum.

    Ben ne yaptım; uykuda, baygınlıkta, annemin karnında, babamın kanında, hangi cinayeti işledim, hangi mukaddesi kirlettim ki, kendimi, gelmiş gelecek bütün fenalıkların tek sorumlusu biliyorum.
    Beni görünce havalanan serçe, kaçırılan göz, çekilen perde, buruşan surat, bana beni hatırlatıyor.
    Dışımda ne arıyorlar; içime doğru suçluyum ben..
    Yapmadıklarımın, işlenmediklerimin de suçlusu..
    Bir de kalkmış, belki kendimden birine, ondan öbürüne geçer, bir merhamet yangını çıkar, bütün ülkeyi sarar diye, tımarhanelik bir hayalin peşine düşmüş, gidiyorum.
    Bunun için de en verimli tarla diye, katillerin, hırsızların,eroincilerin yuvasını seçmiş bulunuyorum.

    Öldürdüğüm, kanun emanetini yağlı ip diye boynuna geçirip boğduğum masumun hayali beni oraya sürüklüyor, ise oradan baslatıyor!
    Yine o hayâlin çektiği sihirli nokta mıdır, nedir; nefsime tek pay vermemesi gereken tezimin ilk hisse isteyicisi olarak karsınıza ben çıkıyorum! Ve ben bu noktada tezimin yalancısı, sahtekârı, istirmarcısı oluyorum!
    Ben nasıl acınacak adam olabilirim?...

    Merhamet, harikulade bir şey; içinde hayat kaynayan kazan..
    Eğer ona uzanan eller arasında benim kan dolu avuçlarım olmasaydı...
    Ceketim benimdir, cep ceketime aittir, eroin de o cebin malıdır.
    Ben suçluyum! Bana acımak, merhamete mevzuunu kaybettirmek olur.
    Bana acımayınız ki, bundan böyle acıyabilesiniz!..

    Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum.
    Bizse, umacı korkusuyla yorgan altına kaçan çocuk gibi, nefsimizin beton çatısını tepemize çekmiş, yaşamayı öldürüyoruz!

    Yağmurun yalnız suyunu toplayabiliyoruz; ruhundan uzağız!
    Halbuki ne güzel isim koymuşlar ona: Rahmet.
    Bakın, çok geçin arkasından nasıl bir, çok erken başlıyor!
    Kainat nizamı.. Merhamet için de aynı şey...
    Kinin de zulmün de başında ve sonunda merhamet nöbet bekliyor.


    Otur kızım, otur ve beni dinle!..
    Ne diyordum? Rahmet.. Âlem, bu temel üzerinde..
    Eğer toprağa, tohuma, hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı, su olur muydu?

    Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı, şırıltılı su...Ne duruyorsunuz?
    Sökün sahte su borularını, ev ev merhamet şebekesini kurun!
    Tepelerindeki çatıları da yıkın, göklerle temasa geçin!..

    O zaman göreceksiniz ki, acı suborularından kendi kendisine tatlı su akacak ve başlar üstünde güneşe yol veren kubbeler yükselecek...

    Uyumadım, kızım! Suda kaynayan yengeç gibi, sabaha kadar Kâtibin karşısında ıslık çaldım durdum. Merhamet bestesi...

    Ah bu besteyi bir tutturabilsek, yakan bir şarkı halinde gırtlak yivlerine bir kazıyabilsek!.. Benim istediğim, güneşin merkezindeki merhamet...
    Kuzuları da, yılanları da ısıtan merhamet... Isıtın, daha ısıtın!...
    Yılan şimşeklesinceye kadar ısıtın!...
    Görürsünüz; nasıl şimşek bir anda parça parça yere dökülür, sonra nasıl çizgi çizgi yumaklanıp bir kuzu olur!
    O ânı bulmaya bak! İş onda..

    Ben yazmayı değil, yaşamayı seviyorum.
    Çocuk bana, buz çölünde yol alıyorsunuz, dedi. idam sehpası altında, perdesi düşen göz... Görmez mi?
    Hepimiz, bütün insanlık, buz çölünde yol alıyoruz! Güneş şehri arkamızda, karanlık beldesi önümüzde..
    Git, gittiğin kadar!.. Aldığımız nefesler bile, hançerden, sipsivri kayalar şeklinde donuyor. Buz üstüne nakış nakış yonttuğumuz eserler, buzdan gururları ile bizi büsbütün buzlaştırıyor.

    Bakarken gözle bıçaklıyoruz, dinlerken kulakla boğuyoruz, koklarken burunla zehirliyoruz.
    Damak kirletiyor, el solduruyor, düşünce de kalp halvetinde ırza geçiyor.
    Bütün bunların kanunlarını bilmiyoruz da, kanun çıkarmağa kalkıyoruz.
    Bir şey olmasın diye mi,olsun da yapılmasın diye mi?..
    Sen kaplanı yetiştir, besle sonra pençe atıyor diye boynuna kement at, ipe çek!...
    Yazıktır kaplana, günahtır kaplana!...
    Kanunu, bir şey ortadan kalksın, yapılamaz olsun diye değil, bizim başka türlü yaptığımızı, bazıları bu türlü yapmasın diye çıkarıyoruz.

    Merhamet, hiçbir şeyin kendisi değil, su gibi, toprak gibi, hava,ateş gibi, her şeyin temeli.. Onu getirin, kuracağı iklimde iyinin ölü bitkileri dirilsin, kötünün de diri bitkileri ölsün..


    İşi fazla fikire kaptırmayalım..
    Savcı Bey haklı.. Merhametin ukalâsı olmak, merhametsiz olmaktan beter...
    Papazların yaptığı gibi, sadece edebiyatçısı olmak da, onu harcamak...
    Yalnız duyalım, duygusunu arayalım, hayatını yaşayalım!...
    Çocuk bana, mühürlü kalbinizin bir gün açılmasını dilerim, dedi.

    Kalbim bütün dikişlerinden yırtıldı; yine mühürü istediğim gibi açılmıyor.
    Beş dakika uyusam, merhametsiz uyanıyorum. Yediğim yemeğin ilk lokmasında merhametli, son lokmasında zalimim!...
    Ne yapayım ki, bütün kin ve garez duygumu, kendime, bütün af ve merhamet hissimi dünyaya çevirebileyim?.. Ne etsem, nefsim arkamdan onu salyası ile kendine göre mayalandırıp yutuyor, besleniyor.
    Hem benim nefsimi kıracak hem de rahmetinden hiçbir şey kaybetmeyecek sistem!.. Onu arıyorum!

    Büyük meydanına heykelimi dikmek yerine, leşimi katır iskeletlerinin yanma atacakları merhamet cumhuriyeti nerededir?
    Bütün sınıflara paydos! Dünyayı, hastalarla hastabakıcılarından ibaret iki sınıfa bölecek ve 1 numaralı odaya, Atom âlimlerini ve politikacıları yan yana yatıracak anlayışa yol var mıdır?
    Yalnız acıyanlar ve acınanlar sınıfı... iki, yahut iç içe tek sınıf... Gerisine paydos!...

    Merhamet, merhamet; gerisine paydos!.. Çocuk bana, ağlayabilseydiniz anlayabilirdiniz, dedi.
    Ağladıkça anlıyorum, ağladıkça anlıyorum.
    Çocuk bana, sizi ruhum bu dünyada ve ötelerde adım adım takip edecek, dedi.
    Ölülerin dilinden anlayan varsa yalvarsın: Aman, Reis Beyi bırakma, elini onun kolundan çekme, onu götür,onu erdir!... "
    (Alıntı)​