Reşat Nuri Güntekin - Miskinler Tekkesi

Konusu 'e-Kitap Roman, Öykü ve Anı' forumundadır ve Elif tarafından 31 Aralık 2006 başlatılmıştır.

    31 Aralık 2006
    Konu Sahibi : Elif
  1. Elif

    Elif Onur Üyesi Pro Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    24.608
    Beğenildi:
    5.137
    Ödül Puanları:
    438
    Şimdi olduğu gibi çocukken de pek canımın kıymetini bilirdim. Koşmaca, kaydırak, birdirbir gibi oyunlar asla işime gelmezdi. Akşam üstleri açılır - kapanır iskemlemi konağın bahçe kapısına kurar, vücuduma göre çok kocaman olan başımı mutfağın sarmaşıklarla kaplı duvarına yaslayarak karşı viranede oynayan çocukları seyrederdim.
    Çocuklar, kendileri gibi başkalarına da rahmi olmayan, hasbetenlillâh kötülük yapmaktan zevk duyan küçük canavarlardır. Hiç sebep yokken arada bir bana da sataşırlar, fesimi kaparlar, yüzüme toprak atarlar, altımdan iskemlemi çekerlerdi.
    Gene şimdi olduğu gibi o zaman da gücüm, kuvvetim yerindeydi. Hangisini istesem, evvelallah, ayağımın altına alır evire çevire tepeliyebilirdim. Fakat bunun için yerimden kalkmak, koşmak, toz toprak içinde yuvarlanmak gibi bir sürü lüzumsuz hareket yapmak lâzımdı. Ancak değer mi? Hayvan yavruları gibi ne yaptıklarını, ne istediklerini bilmiyen birtakım abuk sabuk mahlûklara uyarak tatlı canımı sıkıntıya sokmaktan ne çıkacak?
    — Ne mi çıkacak? Sana yapılan haksızlığın altında kalmamış olacaksın. Elin, ayağın biraz zedelense de yüreğin ferahlayacak...
    Belki hakkınız var. intikam duygusu asîl bir duygudur. Asil dediğimiz insan; şahsına, onuruna, mal ve canına yapılan tecavüzlere karşı aşın bir titizlik ve hazım sizliği olan insanlardır. Ancak kızdırılan hayvanlar da başka türlü mü yaparlar ya? Kedinin en miskinine, kö-

    peğin en dalkavuğuna haddin varsa, bir parça takıl... Velinimeti bile olsan hemen öfkelenir; dişiyle, tırnağiyle karşı koymağa kalkar. Hayvanların en asîlî olan at, onlardan da mantıksızdır. Önündekinin bir hareketinden pirelendiği zaman arkasındaki hiç suçu, günahı olmayan biçareyi çiftelemeğe kalkar. Hele devenin kendisine fenalık yapanı zamanla da affetmediği, bir aşiret reisi seba-tiyle kin güttüğü meşhurdur.
    Evet, intikam duygusunun yokluğu bir insan için belki iyi alâmet değildir. Fakat ben hayatımın hiçbir çağında böyle bir heyecanın, beni yoklamadığını itiraftan çekinmeyeceğim. Ne yapalım, böyle yaratılmışım. Cüzzamlı yanık acısına ne kadar duygusuzsa, ben de kuyruk acısına öyleyim.
    Gene diyebilirsiniz ki:
    — intikamın faydalı bir tarafı vardır. Yaptığı kötülüğün yanına kalmadığını gören kimse (hiç olmazsa acısını unutuncaya kadar) sizi rahat bırakır.
    Bu da doğru. Fakat unutmamalı ki bu neticeye varmak için daha yumuşak yollar da vardır. Meselâ yalvarmak. Benim o zaman bana sataşan çocuklara yaptığım gibi: «îki gözüm kardeşim. Bilirim sen benim başımı yarabilirsin. Hiç ben, seninle başa çıkabilir miyim? Başım yanlırsa yazık değil mi bana... Vesaire...»
    Hele bunu söylerken biraz da boynunu bükmesini, sesini titreyerek sızıldanmasını bilirsen hiç mesele yoktur.
    Meslek icabı olarak gayet iyi bilirim: Oldukça dişe dokunur bir maddî menfaate dayanmayan meselelerde rica ve niyaz en kuvvetli bir silâhtır. Yalvarmasını, amma usul ve âdabına göre yalvarmasını bilen ins?n için açılmayacak kapı, erilmeyecek mertebe yoktur. Nitekim ben, daha o yaşta gayet ustalıkla kullanmağa başladığım bu silâh sayesinde kendimi yalnız sokak çocuklarının
    MlSKÎNLER TEKKESİ
    şerrinden korumakla kalmıyor, onları burnu halkalı Arap köleler gibi tepe tepe kullanıyordum.
    Gözünüzün önüne getirin: Bahar, bütün saltanatiyle gelmiş, ağaçlar pıtrak gibi kiraz dökmüş. Yalnız, ne yazık ki kudret, onlan kırmızı gelincikler gibi ayaklarımızın altında yetiştirmiyor... Hepsi hava kuşları gibi elimizin erişemiyeceği boşluklar içinde sallanıyorlar... Yanlarına varmak için bir sürü tehlikeyi göze alarak ağaçlara tırmanmayı mertlik damarlarını okşamayı bilirsen onlar, ağacı takımiyle senin ayaklarına indirirler.
    Kirazlardan sonra canım bir araba sefası isterse, açılır - kapanır iskemlemi katlayıp bir köşeye bırakarak bahçıvanının tek tekerlekli çekçek arabasına kurulur, bir eski zaman kralı saltanatiyle kendimi tebaama çektirirdim. Hep aynı tatlı dil, güler yüz sayesinde...
    Ancak ne de olsa çocuktum. Bebeklerle evcik oyunu oynıyan kız çocuklar, teneke kılıçlarla muharebe oyunu oynıyan oğlan çocuklar gibi benim de zaman zaman bir şeyin oyununu oynamaya, büyük insan taklidi yapmaya ihtiyacım vadn. Lapacı mizacına çok uyan; kolay, rakipsiz ve kavgasız bir oyun icadetmiştim: Dilencilik oyunu.
    Taklidin benzemesi için kâh göz kapaklanma sigara kâğıdı yapıştırarak kör, bir kolumu tersine çevrilmiş hırkamın içine saklayarak, çolak, kâh dolaptaki dedemden kalma bastonları koltuk değneği gibi kullanarak topal olurdum. Sonra: «Alilim... Elim ermez, gözüm görmez... Bir sadakacık verin!» diye sızıldanarak minderler, sandalyeler arasında dolaşırdım.
    Kimseye bir zararı olmamakla beraber, bu oyun nedense büyükleri kızdırırdı. Sudanlı Gülfidan dadımız beni o halde gördükçe parmaklarının ucuna tükürerek:
    8
    MÎSKÎNLER TEKKESİ
    — Tuu... Tuu... Tuu... Ayo, sen hiç utanmaz mısın? diye ince ince haykırır; sonra salavat parmağını diliyle ıslatıp duvara işaretler çizerek:
    — Görürsünüz... Bu oğlan eninde, sonunda dilenci olur, derdi.
    Tehlikeli haşarılıklarla yüreğini oynatmadığım için beni konağın öteki çocuklarından fazla seven büyük annem, hemen bacıya çıkışırdı:
    — Ağzından yel alsın... Bak şu kuş beyinli fellâhın yakıştırdığına... Sen, ondaki kafaya baksana... Bu yaşta onun bildiğini sen bilmezsin... Görürsünüz o, ne adam olacak inşallah!.
    Kürkü ve gecelik entarisiyle daima evde kadınların arasında oturan dayıma gelince, o, benim için bir türlü kararını veremiyordu. Arasıra içindeki maddeyi merak eder gibi kocaman kafamı elleri içinde evirip çevirir, karpuz muayene edenlerin yaptığı gibi ötesine, berisine fiskeler vurarak: «Bilmem amma... Bu büyüklük pek hayra alâmet olmasa gerek!» derdi.
    Büyük annemin buna da cevabı vardı:
    — Büyük babam Şemseddin Mollaya Kocabaş Kazasker dediklerini unutuyor musun? Arabaya bindiği zaman başını tutmak için yanına bir lala oturturlardı... Sizin kafalarınız yumruk kadar amma Kocabaş Kazasker gibi padişah sofrasında yemek yiyemediniz. Hepiniz hâlâ ondan kalan nimetin kınntılariyle geçiniyorsunuz.. Bu çocuk da ona çekmiş. Hele bir büyüsün, göreceksiniz ne adam olacak o...
    Dünya hali acayiptir. Talihin beni de bir Kocabaş Kazasker yapmasına hiç mâni yoktu. Fakat nedense Gül-fidan bacının tahmini büyük anneminkinden daha doğru çıktı. Birbirini kovalıyan bir sürü vak'alardan sonra nihayet... bacının dediği oluyorduk.
    MÎSKÎNLER TEKKESİ
    II
    Dedelerim arasında gerçekten değerli kimseler vardır. Bunlann bazıları tarih kitaplarına geçmiş, yalnız bizim ailenin değil, bütün memleketin kendileriyle öğün-mesine hak kazanmış büyük adamlardır.
    Arasıra kibar cenaze alayları arkasında Eyüp'e, E-dirnekapı'sına, Merkezefendi'ye gittikçe birkaçının hâlâ ayakta duran mezar taşlanna rastladım: Sudur-i izamdan Hacı Nasır Molla, Akidecibaşı Osman Melali Efenw di, Kaputan-ı Derya Rükneddin Paşa, Abuvada Müselli-mi Tahir Bey ve niceleri...
    Dedelerimin bu mezarlıklarda hâlâ vakar ile dikilen kavuklu taşlanna bakarken gözlerim dolar, göğsüm iftiharla kabanr. Fakat onların son torunlariyle iftihar edebileceklerini ummadığım için yanlarına pek sokula-mam. Hele Sultan Mahmut'la dizdize yemek yemiş Kocabaş Kazaskerin yana çarpılmış bir kavuklu taşı vardır ki beni tanışa büsbütün yıkılmasından korkarım.
    Evet bu padişahlarla bir sofrada yemek yemiş, dağlara, deryalara hükmetmiş adamlardan ben nasıl çıktım? Bizim Sudanlı Gülfidan bacı kafasiyle düşünürsek bu Allanın akıl ermez bir hikmetidir. Fakat ben kendi hesabıma bu işe pek de şaşıyor değilim.
    Bugünkü mesleğimde bu hürmete, dedelerin tesirleri bence parmakla gösterilecek gibi açıktır. Hayatlarını iyi bilmiyorum; şecerenamemiz ve daha başka kâğıtlar ve fermanlar Aksaray yangınında yandı. Fakat çocukluğumda onlara dair dinlediğim hikâyelerden aklımda bazı şeyler kalmıştır. Meselâ başımın kocamanlığın-dan dolayı kendime en yakın saydığım Kocabaş Kazasker, gerçekten Sultan Mahmut'un gözbebeği hükmün-deymiş. Konağında belki yirmi otuz halayık, köle, aşçı,
    10

    ayvaz vesaire bannırmış. Böyle olduğu halde bu mübarek adam Padişahın sofrasında kaymak gördükçe ellerini açarak dua edermiş: «Allah ömr-i şahanelerini müz-dad eylesin. Abd-i fakir ancak say-i devletinde kaymak tadıyor. Yoksa kaymağa el sürmek biz gibilerin haddine mi düşmüş?»
    Gene o büyük adam, Sultan Mahmut'un önünde kalan ekmek kırıntılarını yüzüne, gözüne sürerek toplar, sırf bu iş için yaptırılmış bir sedef kutuya koyarak dualar, senalarla el üstünde konağa getirirmiş. Ben, bu mesut devreye yetişemedim. Fakat yıllarca ailenin yeni doğan çocuklarına teberrüken tattırılan ilk dünya nimeti (Sakal-ı Şerif gibi kat kat işlemeli bohçalar içinde saklanan) bu padişah artıkları olmuştur. Yavrunun bütün ömrünce yiyeceği ekmek zahmetsiz ve sıkıntısız bir el ekmeği olsun diye.
    Benim yetiştiğim îkinci Abdülhamit zamanlarında bile arasıra saraydan (adına resmen Sadaka-i Şahane denen) elli altınlık, yüz altınlık ihsanlardan gelir ve Ka-racaahmet'in meşhur Miskinler Tekkesi'nde olduğu gibi bütün aile, büyük sofada toplanarak «âmin, âmin» çağırırdı.
    Demek ki sadaka benim mayamdadır; Kocabaşlar ailesinin hamuru onunla yoğurulmuştur ve şanlı dedele-rimdeki Tanrı vergisinin ilerleye ilerleye bende tam kemal mertebesini bulmuş olmasına şaşmamak lâzımdır.
    Sekiz, on sene evvel şair dedem Osman Melâlî Efen-di'nin Divanını ele geçirmiştim. Arasıra ibretle okurum. Bu divan, baştanbaşa bir yalvarıp yakarma kitabıdır... Dedem; başta Allaha, peygambere ve teşrifat sırasiyle ashaba yalvarır... Arkasından padişahlar, vezirler gelir. Nihayet kasideler bitip âşıkane gazeller başlayınca bu sefer de canana bitip tükenmez yalvarışlar: Bir nigâh için, bir hande için, zülf-i semenbûdan bir tel için... \)

    III
    «însan, yedisinde neyse yetmişinde de odur!» derler. Âmenna! Fakat yedisinde neyse on yedisinde, hattâ yirmi yedisinde, pek o kadar «o» değildir de ancak kırka doğru tekrar yedisindekne benzemeye başlar. Meselâ, yedisinde korkak olan çocuğa on yediye doğru bir cesaret gelir; kanı kaynar; ötede, beride bazı tehlikeli atılganlıklar yaptığını görürsünüz. Fakat kırktan sonra damarlar katılaşmağa başlayınca eski korkaklık gene deliğinden burnunu gösterir. Yedide cadıdan, elli yedide hırsız veya polisten korkan insanla yirmi yedide karanlık sokaklarda ıslık çalarak dolaşan genç adam arasında — ıslığın sesi biraz titirek de çıksa - her halde bir fark tanımak lâzımdır.
    Yedisinde babasının eteği dibinde namaz kılan çocuk, yirmi yedisinde felsefe okurken dinsiz olur, cennet ve cehennemden gülerek bahseder. Fakat elliye doğru hava tekrar dönmeğe başlar. Kitap rafında beliren damar ilâcı, kuvvet ilâcı vesaire şişeleriyle beraber zihninde de birtakım tereddütler, «acaba» lar uyanır. Arasıra yapılışındaki ustalığı seyre gittiği Süleymaniye camiine, birkaç yıl önce Amerikalı seyyah gibi ayağında terliklerle grdiği halde, şimdi kunduralannı eline alarak, çorapla girer ve Allaha, Peygambere karşı tereddütle ve mahcup bir mülâzemet-i âşıkaneye başlar.
    Evet, insamn hamur veya çamuru yedide neyse yetmişinde de muhakkak odur. Fakat gençlik dediğimiz o mukaddes kavak yelleri çağında, bu mayanın az çok kabardığını ve yirmi yaşındaki delikanlıya çocuk ve ihtiyar insandan çok farklı bir çeşni verdiğini kabul etmek lâzımdır.
    Anlatmak istediğim şu ki sekiz, on yaşındaki «ben» ile bugünkü «ben» arasında pek ayn gayn yok gibidir.
    12
    MÎSKÎNLER TEKKESİ
    Fakat birbirini gayet iyi anlıyan bu iki «ben» arasında, delikanlılık çağımda, bir yabancı «ben», bir nevi teklifli misafir girmiştir.
    Şimdi onu kendimle aynı kandan, fakat bazı fikirlerinden, huysuzluklarından dolayı bir türlü kaynaşmamıza imkân olmayan bir akraba gibi hatırlarım. Evet, erkek olma yaşıma doğru bende bir başkalaşma oldu. Baharda soğanlar gibi birtakım yeşerme alâmetleri belirmeğe başladı. Yüzüm uzuyor, derimdeki kırışıklıklar kayboluyor, yanaklarımda pembe bir renk dalgalanıyordu. Bakışlarımda bir derinlik, sesime tatlı bir ıslaklık gelmişti. Âdeta kıvırcıklaşarak uzayan saçlarım altında başım bile daha küçülmüş, daha insana benzemiş görünüyordu. Kılık kıyafetimde de epeyce değişiklikler vardı. Çocukken son derece çapaçul olduğum halde gitgide âdeta şıklaşıyordum. îkide bir dadımı sıkıştırarak pantalonumu ütületiyor, sokağa çıkarken boynuma kolalı yaka, kelebek boyunbağı takıyordum. Hâsılı, kısa bir zaman için zerzevatı çiçeğe benzeten bahar beni de insana benzetmişti. Açılır -kapanır iskemleden ayaklandım, kozasından çıkan kelebek gibi orada, burada kanat çırpmağa başladım. Akşamlan pencereden yıldızlara bakarken kâh göğe uçmak arzusiyle yüreğimde çarpıntılar uyanıyor, kâh acayip düşüncelerle gözlerim ya-şanyor ve dalıyordu.
    Artık hareketleri eski vurdum duymazlıkla karşılı-yamaz olmuştum. Cesur ve cömerttim. Yalnız, bu duygular hareket halinde dışarı çıkacak derecede kuvvetli olmadığı için şimdilik nazarî ve hayalî kalıyordu. Meselâ bir gece eve hırsız geldiğini tasavvur ederek üzerine saldırıyor, her biri korkudan bir köşeye kaçan konak halkının gözleri önünde kollarını bağlıyarak polise teslim ediyordum. (Benimle korkak diye alay edenlere karşı ne intikam!) Bir başka gün kendimi piyangoda zengin
    MÎSKÎNLER TEKKESİ 43
    olmuş görerek büyük annemin aylık kâğıtlarım sarraftan kurtarıyor, konağın yıllanmış borçlarını bir çırpıda temizliyordum.
    Şimdi, böyle bir delikanlıya bir de sevgili lâzım değil miydi? Ben yaştaki çocuklar için mesele yoktu. Bir kısmı mart kedileri gibi tavan aralarında ahretlik kovalıyorlar, bir kısmı akşam üstleri kız rüştiyesinin kapısında nöbet tutarak kendilerine sevgili tedarikine uğraşıyorlardı. Ben, daha ziyade bu ikinci nevi âşıklardandım. Göz pekliği istiyen kapı arası âşıkları benim yaradılışıma uymuyordu. Sonra, ihtiyar kadınlar arasında büyüyen birçok çocuklar gibi çapkınlığı büyük bir ayıp ve günah sayıyordum. Benim istediğim, ilerde Allahın emriyle karım olacak eli, yüzü düzgün bir hanım kız bularak uzaktan uzağa işaretler, gülümsemeler ve mektuplarla sevişmekten ibaretti. Ne tehlike, ne yorgunluk! Sonunda kucağıma düşeceğine emin olduğum bir şeftalinin, dalında ağır ağır irileşip kızarmasını beklemeye benzer zahmetsiz ve sakin bir aşk!
    Yalnız eski şairin de dediği gibi:
    «Âdeme kendi ayağı ile devlet gelmez!»
    Küçükken yalvarma ve izzet-i nefislerini okşama yoliyle başka çocukları ağaca çıkararak kendime kiraz toplatabiliyordum. Fakat şimdi rüştiye kızlarını aynı kolaylıkla ayağıma getirmeme imkân var mıydı? Mutlaka ben de bir parça onlara doğru birkaç adım atmalıydım. Çaresiz, ben de akranlarıma katılarak köşe başlarında sevgili avına çıkmayı ciddî bir surette düşünmeğe başladığım bir zamanda talih, imdadıma yetişti.
    devamı için tıklayın