şafak vakti çığlıkları

Konusu 'Kişisel Gelişim' forumundadır ve talin tarafından 30 Ağustos 2008 başlatılmıştır.

    30 Ağustos 2008
    Konu Sahibi : talin
  1. talin

    talin Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    20 Haziran 2007
    Mesajlar:
    4.253
    Beğenildi:
    19
    Ödül Puanları:
    148
    Önce doğum gerçekleşmişti. Zorlu bir doğum. Ona bir hayat armağan edilmişti. Sonra ona imkanlar sunuldu. Etrafındakiler onu büyütmek için çaba sarfettiler, emek verdiler.

    Hep verdiler, hep verdiler.

    Yıllar yılları kovaladı. Zaman artık alma vaktiydi. Kıyasıya bir pazarlık başladı daha sonra.

    Önce çocukluğunu aldılar elinden. Artık bisiklete binemezdi. Genç kızlar bisiklete binmezmiş. Neden? Genç kızların pedalları çevirecek gücü yok muydu? Hayır, vardı ama elalem ne derdi sonra. Ayıplarlardı. Bisikleti ile çocukluğunu da tavanarasına kaldırdılar.

    Sonra sıra sevinçlerindeydi. Olur olmaz yerde gülünmezdi. Kızlar ağırbaşlı olmalıydı. Kahkahaların ses düzeyi sinek vızıltısını geçmemeliydi.

    Daha sonra sıra kelimelerdeydi. Büyükler konuşurken küçüklere laf düşmezdi. Hem zaten konuşulan konu her ne olursa olsun, çocukların aklı böyle şeylere ermezdi.

    Vee sırada hobiler vardı. Olur olmaz şeylere vakit ayrılmazdı. Dersler vardı, derslerden geri kalınmamalıydı.

    Özgürlük herkesin hakkıydı, ama genç kızların gidebileceği yerler belliydi. Hem artık devir, kötülüklerin devriydi. Etrafta kötü emelli insanlar kol geziyordu. Kimseye güvenilmezdi. Çocukluğundan beri tanıdığı -ama insana hiçbirşey katmayan- insanlar neyine yetmezdi. Çok insan tanıyıp da ne kazanacaktı ki? Başına bela mı arıyordu?
    Tüm bunlar ‘Organize işler’ yumağıydı.

    Planlar, aşama aşama, büyük bir sessizlikle yürürlüğe konmuştu. Tek bir kelime! Tek bir darbe! Kimseye hissettirilmeden, ruh bile hissedemeden.

    Derken zaman ilerledi ve o kız çocuğu büyüdü. O büyüdü büyümesine de, o büyüdükçe umutları küçüldü. Buna rağmen herkes tarafından takdir edilen biri oldu. Kendine yüklenen tüm sorumlulukları yerine getirdi. O denli başarılıydı ki, artık kimse onun hata yapabileceğine, başarısız olabileceğine inanmıyordu; ama oldu. O, tüm bu ıvır zıvırları başarı ile halletse de, hayat yolunda tökezledi.

    Bu tökezleme ile sarsıldı ve yıllar sonra, toplum tarafından yapılan altın bir kafesin içinde olduğunun farkına vardı. İşte o an, kimliğini ve ona yapılanları sorgulamaya başladı.

    Aradı, taradı fakat uzunca bir süre problemin ne olduğunu kavrayamadı, çünkü herşeyin üzerine zaman kalın bir örtü çekmişti. Yapılanlar o kadar nazaketle, o kadar sessizce yapılmıştı ki, bunların ona ne zaman, nasıl ve kimler tarafından yapıldığının o bile farkında değildi.

    O, kendi karanlığı içerisinde boğuşurken, onun için altın kafesi inşa edenler de huzursuzdular. ’Ne oldu bu kıza?’ ‘Neden bu kız bu kadar huzursuz ve mutsuz?’ diye sorular sormaya başladılar. Sonra herzamanki gibi, kendilerince yanıtlar buldular bu sorulara, yorumlar yaptılar.

    Onlar, senaryolar yazmakla meşgulken, kızın kapkaranlık dünyasına bir ışık sızdı . Kız, karanlığa o kadar alışmış, karanlığı öylesine benimsemişti ki, güneşi unutmuştu resmen. O içeri sızan kocaman ışık demeti, sarmaladı onu ve ‘Küçük Yüreğim’ diye fısıldadı kıza.
    ‘Küçük yürek’ mi? Nasıl olabilirdi ki bu? Böylesine güçlü, başarılı, herkesin takdir ettiği birine, nasıl bu şekilde hitap edilebilirdi?

    Tüm bunlar, içindeki sesleri iyice artırdı. Artık iyice huzursuzdu ruhu.

    Bazen bize dar gelen bir kıyafeti denediğimizde çok huzursuz oluruz. Boğulacakmış gibi hissederiz. Ruhumuz daralır. İşte bu noktada, küçük kıza giydirdikleri kişilik kılıfı da ona dar gelmeye başladı. Onu çıkarması gerekiyordu, bunun farkındaydı ama o kılıf o kadar sertleşmişti ki, tıpkı bir böceğin kabuğunu andırıyordu.

    Onu kırmak kolay olmayacakt,ı ama yakında, bir enerji patlaması olacaktı, bunu hissedebiliyordu, çünkü içinde kocaman bir enerji birikiyordu. Evet, evet ! Güneşten gelen enerji, onun yüreğinde birikiyordu.

    En sonunda o enerji birikti, birikti ve beklenen patlama gerçekleşti.
    Geçmişin yumağından geçiyordu. Çok canı acıyordu, duyguları karmakarışık oluyordu ama her ne olursa olsun devam etmek zorundaydı.

    Yorgun olduğu için bir araca binmek en iyisiydi. Araca bindi ve ilerledi. İleride birçok durağın onu beklediğinden habersizdi.

    Bu yolculuğun ilk durağında’yargılama’ çıktı karşısına. Yargılamak ona göre çok yanlış bir davranış şekliydi. O asla etrafındakilere böyle bir davranışta bulunmadı diye düşünüken, aslında içten içe onları yargıladığını farketti. Bu şekilde, yapmak istediklerini engelledikleri için etrafındaki insanlara ceza veriyordu. Bu bir çeşit isyandı.

    İkinci durakta ’Mükemmelliyetçilik’ bekliyordu. Mükemmelliyetçilik kavramına bu kadar karşıyken, ya da öyle olduğunu düşünürken, mükemmel olmak uğruna verdiği savaş ne kadar da anlamsızdı. Bu nasıl bir çelişkiydi? O da insandı .Onun da hatalar yapma özgürlüğü vardı. Evet, neden olmasın? O da hata yapmalıydı.

    Hata yapabilirdi! Yani, insanlara istediği gibi yaklaşabilirdi.Yakınlık kurduğu insanlar yanlış insanlar olabilirdi. Yaşanılanların tümü de yanlış olabilirdi. Yanlış da olsa tecrübeler defterine eklenebilirdi. Nasıl olsa o defterin bomboş olması ona birşey kazandırmıyordu.

    Üstelik, hataları unutmak, acılarının üstünü örtmek, öfkesini gizlemek, utandığı şeyleri gömmek zorunda da değildi. Acıyı da, korkuyu da, utancı da benliğinin bir parçası olarak kabullenebilirdi. Canı çektiği zaman ağlayıp, istediği zaman da gönlünce gülebilirdi. Ona kim karışabilirdi ki? Karışmaya kimin hakkı vardı?

    Üçüncü durakta ise onu ‘Vicdan’ bekliyordu. Herkese acımak zorunda değildi. Vicdanı, ruhunun hapishanesi olmamalıydı. Herkesin yolu, hayatı kendi seçimlerinden ibaretti. Kimsenin hatası onun suçu değildi! Kimsenin güçsüzlüğü, sorumsuzluğu, tembelliği onun suçu değildi. Kimsenin ikiyüzlülüğü, kararsızlığı onun suçu değildi.

    Değildi!

    Son durakta ise ’Kabullenmek’ vardı. Duygularını inkar etmek yerine kabullenmeliydi. Etrafındaki insanları değiştiremeyeceği de belliydi, o zaman onları da oldukları gibi kabul edecekti. Onlara bağımlı bir hayat yaşamak zorunda değildi.

    Her ne kadar kızgın, kırgın olsa da, bu ‘organize işler’de onun da parmağı vardı. Bunu da kabullenmeliydi. Ona sunulan şartlar bunlar olabilirdi, ama bunları yaşamayı seçen de oydu.Cesaret sergileyip savaşmayı değil, sessizlikle boyun eğmeyi seçmişti. Kaçmayı seçmişti.

    Son durakta diğer yolcular gibi ‘Küçük yürek’ de indi ve ışığa doğru tek başına ilerlemeyi seçti.

    Güneşi, aydınlığı seçti. Saklanmayı, duygularını bastırmayı, kaçmayı reddetti. Hayatı ıskalama lüksünün olmadığını farketti...


    alıntıdıra.s.