Şeriatın başkenti... Bugün İstanbul yok.

Konusu 'Alıntı Yazılar' forumundadır ve Exorcist tarafından 29 Ağustos 2006 başlatılmıştır.

    29 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Exorcist
  1. Exorcist

    Exorcist Pantolonlu Bulut Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    805
    Beğenildi:
    7
    Ödül Puanları:
    286
    Ahmet ALTAN

    Şeriatın başkenti... Bugün İstanbul yok.


    Müziği de yok, mutfağı da yok, kendine has tasavvuf imbiğinden geçmiş Müslümanlığı da yok, mimarisi de yok, adabı da yok.

    Ölçüsüz ve örneksiz bir toplumun hoyratlığı var sadece.

    Bir halife tarafından yönetilen bir şeriat ülkesi olan Osmanlı’nın başkentindeki o hoşgörülü Müslümanlığı bugün görebiliyor musunuz?

    Bir şehri zaptetmek zor iştir. Hele yüzlerce yılda defalarca kuşatılmış, saldırıya uğramış, kendini savunmayı öğrenmiş, geniş surlarla ve denizlerle çevrili bir şehri zaptetmek daha da zordur.

    Fatih Sultan Mehmed akıllı ve ihtiraslı bir adamdı.

    Peygamberin rüyalarına girmiş bir şehri almak onun için yeterli değildi.

    O İstanbul’u almak değil, İstanbul’un ruhunu ele geçirmek, yeniden şekillendirmek ve ona sahip olmak istiyordu.

    Büyük İskender’in Yunan kültürüyle diğer kültürleri karıştırarak kurduğu Hellen Uygarlığı gibi bir yeni uygarlık kurmak istiyordu sanırım.

    İstanbul’u aldığında, kendisiyle çarpışmış olan Bizanslı komutanları ve Bizanslı saray erkanını yanına alarak onları Osmanlı’ya kattı.

    Anadolu’nun her yanından kendi işlerinde başarılı olmuş zanaatkarları İstanbul’a topladı.

    Yeni bir uygarlık için İstanbul’da yeni bir harç kardı.

    Osmanlı, Bizans, Ceneviz, Türk, Ermeni, Yahudi, Rum, Kürt, Arap, levanten bu yeni başkentte yeni bir kültür oluşturdu.

    İmparatorluğun diğer bölgeleri, özellikle Anadolu İstanbul’a ayak uydurmakta zorlansa da, bu kentin kültürü herkesin örnek aldığı, benzemeye çalıştığı, imrendiği bir insan türü ve kozmopolit bir hayat tarzı yarattı.

    "İstanbul beyefendisi" de, "İstanbul kabadayısı" da, "İstanbul kadını" da bütün Osmanlı için bir efsane haline geldi.

    Fatih Sultan Mehmed, bir toplum ve bir kültür için en önemli şeyi, "benzenilmek istenen örneği" yaratmıştı.

    Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkentinden sonra Batı Roma İmparatorluğu’nun başkentini de ele geçirerek bütün dünyayı saracak büyük bir imparatorluk ve içinde hem doğunun hem batının değerlerinin bulunduğu evrensel bir kültür yaratma hayali, gizemli ölümüyle yarıda kaldı ama İstanbul şehri macerasına tek başına devam etti.

    Müslüman bir kimlik şehrin dokusuna hakim renk olarak sinerken diğer dinlerin ve dillerin varlığı da hep beslendi.

    Yavuz Sultan Selim’in hilafeti alıp getirerek İstanbul’u "şeriatın başkenti" yapması da önemli bir değişiklik yaratmadı.

    Müslümanlığın "eğlenceli bir özeleştirisi" gibi olan Bektaşilik hoşgörülü bir mizahı hep hayatın içinde tuttu.

    Tekkeler, zaviyeler, tarikatlar dinin değişik yorumlarıyla hayatı bir tür kaneviçe gibi oyarak dinin üstüne ağırbaşlı bir dantel gibi serildi.

    Ermeniler, Rumlar, Yahudiler kuyumcu, mimar, terzi, tavernacı, tüccar, sarraf olarak şehir hayatını hareketlendiriyorlar, Osmanlının mutfağına, giyimine, modasına, eğlencesine, mimarisine, ziynetine değişik tatlar katarak bu "emperyal" yapıyı gerektiği gibi zenginleştiriyorlardı.

    Pera ise meyhaneleri, kerhaneleri, kumarhaneleri, balozları ile bu "şeriat başkentinin" eğlence merkeziydi.

    Osmanlı oraya hiç dokunmadı.

    Bütün büyük dinler gibi ağır kuralları olan Müslümanlığın demir bir kapak gibi toplumun üstüne kapanmasına izin vermedi, bir kaçamak noktasını hep açık tuttu.

    Müslüman mahallelerin "namusu" biraz da Pera sayesinde korunuyor, kabadayılar, fahişeler, kumarbazlar, ayyaşlar Pera’da "kurtlarını döküp" evlerine biraz utangaç, biraz mahcup ve epeyce günahkar olarak dönüyorlar, kendi mahallelerini tedirgin etmemek için azami itina gösteriyorlardı.

    Dar bir kalıba sığmakta zorlanıp kabaran insani zaaflar mahallelerin uzağında arıyordu tatminlerini.

    Pera’nın en keskin bitirimleri, en ünlü aşüfteleri mahalle imamının elini öpüyor, ihtiyarlara hürmette kusur etmiyordu, muhtaçlara yardımdan kaçınmıyordu.

    İstanbul, üstüne kurulduğu yedi tepe gibi çok değişik dinlerin, kültürlerin, dillerin üstünde dengesini bulmuştu.

    Bu dengeye de kimse dokunmadı.

    Ta ki tarihin Osmanlı’yı batırmakla görevlendirdiği İttihatçılar sahneye çıkana kadar.

    Cumhuriyeti de zehirleyecek olan büyük kırılma onların döneminde başladı.

    Şeyhülisamının meyhaneye övgü şiirleri yazdığı, Ermeni diplomatının dışişleri bakanı olduğu, Yahudi subayının bölük komutanlığı yaptığı Osmanlı’daki "büyük kültür hazinesi" ittihatçılar tarafından yağmalandı.

    Onlar Müslüman Türklüğe ağırlık verdiler.

    "Ekalliyetin" zenginliğine, parasına puluna, evine, ticaretine "kötü gözle" baktılar.

    Ticareti "Türkleştirmeyi" bir politika olarak benimsediler.

    Kültürel zenginlikten de rahatsızdılar, kendi "harsımıza" dönecektik.

    O "emperyal" yapının dengesi böylece bozulmaya başladı.

    Önce Ermenileri kaybettik İttihatçılar döneminde.

    Sonra "laik" cumhuriyet geldi.

    Aslında "İttihatçı zihniyetin ve kadroların" devamı olan Cumhuriyet, "varlık vergisi" faciasıyla "gayrimüslimleri" perişan etti.

    Çoğu kaçtı gitti.

    Çok partili dönem ise "6-7 Eylül"le kalanları da püskürttü.

    Tek dinli, tek kimlikli "insan fakiri" çıplak bir ülke olduk.

    Üç kıtaya yayılmış bir imparatorluğun değişik akıntılarından, kültürlerinden, dinlerinden kendine bir şeyler alıp, aldıklarından herkes tarafından özenilecek "bir örnek" yaratmayı başaran ve hiçbir kültür karşısında ezilmeden asırlarca mutfağıyla, müziğiyle, mimarisiyle, eğlencesiyle, terbiyesiyle, nezaketiyle, adabıyla, edebiyle, beyefendisi, kabadayısı, kadınıyla herkese ölçü olan İstanbul yüzlerce yıllık varlığını kısa sürede kaybetti.

    Fatih Sultan Mehmed’den bu yana oluşturulan İstanbul uygarlığı hoyratça savruldu gitti.

    Toplum "örneksiz" kaldı.

    Ne Müslümanlara edep erkan öğreten o süzülmüş şeyhler, ne "adam gibi içmeyi" öğreten Pera terbiyesi, ne kabadayılığın raconunu öğreten delikanlılar...

    Bugün toplumun "ölçüsüzlüğünden" yakınanlar o ölçüyü kendi elleriyle parçaladıklarını düşünmezler bile, bütün büyük imparatorlukların o "emperyal" kültürü "örnekleriyle" yarattıklarını, Paris’siz bir Fransa’nın sadece bir köylü topluluğu, Londra’sız bir İngiltere’nin kaba ve soğuk denizciler, Berlin’siz bir Almanya’nın gürültücü işçiler, Petersburg’suz bir Rusya’nın içkici mujikler kalabalığı olarak kalacağını akıllarına getirmezler.

    Bu büyük "emperyal kültürler" örnek bir kentin çevresinde şekillenmiş, kalabalıklar o şehrin hayatından kendilerine özenilecek dersler çıkarmışlardır.

    Bugün İstanbul yok.

    Müziği de yok, mutfağı da yok, kendine has tasavvuf imbiğinden geçmiş Müslümanlığı da yok, mimarisi de yok, adabı da yok.

    Ölçüsüz ve örneksiz bir toplumun hoyratlığı var sadece.

    Bir halife tarafından yönetilen bir şeriat ülkesi olan Osmanlı’nın başkentindeki o hoşgörülü Müslümanlığı bugün görebiliyor musunuz?

    Yeni Bektaşi şakaları çıkıyor mu toplumdan?

    Dinden de dinsizlikten de korkan ürkek bir kalabalık olduk.

    Birbirine benzemeyenler birbirlerine gittikçe daha çok düşman kesiliyor, herkes hayat tarzını diğerine zorbalıkla kabul ettirmeye çalışıyor.

    Çok dinli, çok kültürlü toplumlar varlıklarını sürdürebilmek için hoşgörüye muhtaçtır, siz her şeyi teke indirirseniz hoşgörü kaynaklarını kurutursunuz.

    Gerçek bir örnek olmadığında herkes "örneğin" kendisi olduğunu iddia eder.

    Haşemalı adam için örnek kendisidir herkes kendisi gibi olmalıdır, başı açık kadın için örnek kendisidir herkes kendisine benzemelidir, ırkçı milliyetçiliği savunan kendisine benzemeyeni öldürmeyi bile önerir.

    Sonunda öyle bir hale gelirsiniz ki başbakan karısını cumhurbaşkanının evine götüremez, bikinili kadın plajda rahat yüzemez, türbanlı kız üniversiteye gidemez.

    Herkes "örnek benim" diye tutturur.

    Çünkü ortak kabul gören bir "örnek" kalmamıştır.

    Fatih’in kurmaya çalıştığı büyük bir uygarlığın örneğini İttihatçılarla Cumhuriyet elbirliğiyle yıkıp yok etti.

    Şimdi adapsız ve edepsiz bir kaos yaşıyoruz.

    Üstelik yaşadığımızdan da memnun değiliz.

    Kendimizle, müziğimizle, mimarimizle, mutfağımızla övünemiyoruz, aksine yediğimiz yemekten, dinlediğimiz müzikten utanır olduk.

    Ne kebaptan ne arabeskten utanmak gerekirdi eğer kaymaklı pilavla nihavent de hálá yaşıyor olsaydı.

    Birbirlerini tamamlar, birbirlerine tat katarlardı.

    İttihatçılar da Cumhuriyetçiler de İstanbul’suz bir Türkiye istediler.

    "Dinciler" de doğrusu bu isteği iştiyakla paylaştılar.

    Hep birlikte onun çok kültürlülüğünden nefret ettiler.

    Şimdi İstanbul’suz bir Türkiye var.

    Kendine imrenecek bir "örnek" bulamayan bir Türkiye.

    Herkesin kendini fütursuzca "örnek" diye gösterdiği bir ülke.

    Her yerden yakınmalar, ağlamalar duyuyoruz.

    Daha çok duyacağız.

    İstanbul’u öldüren bir toplum o "cesed-i muazzama"nın altında daha epey ezilir.

    Tarih böyle bir cinayeti cezasız bırakmaz...

    Bırakmıyor da zaten....