Sevres'de İdam Hükmümüz Verilmişti

Konusu 'Türk ve Türkiye Tarihi' forumundadır ve Mune tarafından 30 Aralık 2006 başlatılmıştır.

    30 Aralık 2006
    Konu Sahibi : Mune
  1. Mune

    Mune Administrator Yönetici

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    27.543
    Beğenildi:
    58.467
    Ödül Puanları:
    663
    Yağma değil, adeta linç ediliyorduk. Ortadoğu ve Arabistan elimizden alınmış, Anadolu'nun paylaşılmasıyla yetinilmeyerek Ermenistan, Kürdistan ve Rum Pontus devletlerine kuruluş vizesi çıkarılmuştı. Ama, Muhammed Ali Cinnah'ın ifadesiyle, bize hazırlanan bu tabutu, müstemlekecilerin başına geçirecektik.
    Günlerden bir salıdır. 1920 yılının 10 Ağustos Salı günü.

    Fransa'nın başkenti Paris'in Sevres sarayında bir sehpa hazırlanmıştır; Türkiye ve Türkleri ipe çekmek üzere... 19. yüzyılın acımasız sömürgecilik kafası, can çekiştiği 20. yüzyılın bu ilk senelerinde, bir kere daha hortlamaya namzettir.

    Öğleden sonra, konferans binasının kapısında, itina gösterilmemiş bir araba durur. Bir yüzbaşı, kaba bir eda ile, arabadan çıkan üç kişiyi neredeyse iteklercesine içeri alır.

    Hâdi Paşa ile Filozof Rıza Tevfik ve Reşad Hâlis beyler, müzakere salonuna girerler. Hayret.. Kimse ayağa kalkmaz. Tabiî, neden zahmet oluna?.. Avrupalılar, yüzyıldan beri bekledikleri sonucu elde etmişlerdir. Yani, o aziz ve çınar Osmanlı Devleti yıkılmış ve paylaşılacak miras haline gelmiştir. Üstelik, Anadolumuzun bereketli toprakları altında ve üstündeki nimetler de onların olacaktır. Ve Anadolu üzerinde bin yıldır varolan, üç kıtaya yayılan cihan imparatorluğunu, önce başka bayraklı ülkelere ayıracak, sonra Haçlı Seferlerinden bu tarafa hayallendikleri akıbete doğru iteleyeceklerdir. Bize Anadolumuzu haram edecekler ve ardından Asya içlerine göndereceklerdir.

    "Sadece imza atacaksınız"
    İngiliz delegesi, ülkesinin sisli havasını hatırlatan puslu ve abus bir çehre ile ilk ve son sözünü söyler: "Anlaşma metni burada, hazır. Sadece imza atacaksınız. Gündem bu kadar..."

    Ve üç delegemiz, Sévres Antlaşması'nı imzalarlar.

    Ama, bizi idam edemezler.

    Padişah Vahideddin, imzalamaz bu rezil andlaşmayı. Sevres'deki küstahlar da öyle...

    Sadece Yunanistan imzalar. O da, aradan iki sene geçince, bu imzayı attığına atacağına bin pişman olur. Anadolu'yu zaptedememişlerdir ve döküldükleri İzmir rıhtım sularında kulaç atmayı öğrenmişlerdir.

    Allah'ın vediası bir vatanı, elimizden almak kimin haddine!..

    Ama, bugün dillerinden Sévres kelimesini düşürmeyenlere bakıyorum da,"Hafıza-i beşerin neden bu derece nisyan ile malûl olduğuna" hayret ediyorum. Sévres'in mânasını unutmuş olmalıyız ki, bugün milletçe o sancılı ve azaplı günlerin gafleti içinde yaşamaktayız.

    Mondros'un son durağı
    Tarihimiz boyunca en akılsızca katıldığımız Birinci Dünya Savaşı'nın sonu belli olmuştur.

    Almanya'nın yanında yer almışızdır. Oysa Türk Genelkurmayı, Enver Paşa'ya ikazda bulunmuştur: Etrafı denizler ve bu denizlere hâkim devletlerle çevrili olan Almanya'nın savaşı kazanması mümkün değildir. Daha önce, "Türkler yük olurlar" diye bize sırtını çeviren Alman İmparatoru Wilhelm, bu gerçeği Fransa cephesindeki Marne savaşını kaybettiği zaman anlamıştır da, İstanbul'daki büyükelçisi Vangenheim'a Türkleri ne bahasına olursa olsun kendi yanında görmek istediği" talimatını vermiştir. İmparatorun anladığı gerçeği, biz anlamamışızdır ve yenik düşeceği belli olan Almanya'nın yanında savaşa balıklama dalmışızdır.

    Ve tam dört yıl sonra, cephelerimiz birbiri ardına çökmeye başlar. Artık direnecek gücümüz kalmamıştır.

    30 Ekim 1918 günü, Mondros limanında ateşkesi imzalamışızdır. Vatanımız işgal edilmiştir. Bize, Osmanlı Beyliği'nin adeta Söğüt'teki kuruluş devri sınırları yeterli görülmüştür. Sévres, Mondros'un son durağıdır. O gün, delegelerimiz bu durakta bekletilen cenaze arabasına bindirileceklerdir. Bindirilmişlerdir de...

    Artık eski vatanlarımız
    Sévres'in ne olduğunu anlamak ve bugün aynı çorabı başımıza geçirmek isteyenlerin niyetlerini kavrayabilmek için, savaş öncesindeki Türk vatanını, hüzünlerle bile olsa, kısa bir bakışla incelemek gerektir.

    1914'te, yani savaşa katıldığımız 1914 yılı 11 Kasım Çarşamba günü, Osmanlı, daha halâ 3 milyon 250 bin kilometre karelik bir coğrafyada hükümrandır.

    Irak bizimdir; Bağdat, Basra ve Kerkük'te valilerimiz vardır. Halep, Hama, Humus, Lazkiye ve Şam ile Suriye, vilayetlerimizdir. Bugünkü İsrail Kudüs'ü, Lübnan Beyrut'u ile Filistin sancaklarımızdır. Suudî Arabistan, Hicaz vilayetimiz adını taşır. Mekke ve Medine, dört yıl boyunca, halâ ve halâ erişilemeyen saygımızın muhatabıdır. Körfez Emirlikleri, Yemen, Kıbrıs, Mısır ve Adalar fiilen olmasa bile bizim topraklarımızdır.

    Bu saydıklarım, artık eski vatanlarımızdır. Lâkin kin ve intikam bu kadarla bitmez. Anavatanımızı da canlarının çektiğine hediye etmekten kaçınmazlar. Bu azametli coğrafya üzerinde, bugün bazı alçakların yerlere attıkları ve "başka ülkelerin sancakları" diye niteledikleri aziz bayrağımızın gölgesinde soluklanırlar daha o zamanlar...

    Bu noktadan kalkmış ve Sevres'daki rezil kapının önünde azarlanmaya müstehak olmuşuzdur. Devlet-i Âliye, onlar için sadece bir Devlet-i Âdiye'den ibarettir.

    Ya, Sevres nedir? Yukarıdaki satırları bir kenara not ediniz ve yağma değil, lâkin, nasıl linç edildiğimizi hafızalarınıza iyice burgulayınız. Ve millî birliğini ve tarihini unutanların nelere lâyık görüldüklerini tespit ediniz.

    Bugün bu ibret dolu kıyaslamayı hakiki çehresi ile öğrenmeye muhtacızdır.

    "Tabutu, başlarına geçirdiler"
    Suriye, Lübnan dahil olmak üzere Fransa'ya kalır. İngiltere; Irak ve Filistin'i ve Hicaz'ı yani Suudî Arabistan'ı kendisine ayırmıştır. Yemen ve Körfez Emirliklerine de bağdaş kurmuştur.

    Trablusgarp Savaşı'ndan sonra sözde geçici olarak İtalya'ya verilen ve bazılarını Balkan Savaşı'ndan sonra Yunanistan'a kaptırdığımız o Bizim Adalar elimizden alınır. İzmir'i de çevre illeri ile Atina'ya verirler.

    Ama, Sevres cellatları, bu kadarla yetinmezler.

    Türkiye'nin parçalanmasında maşa olarak kullandıkları Ermeniler'e, Rumlar'a ve hattâ Kürdistan hayalcilerine, vatanımızdan pay çıkarırlar.

    Ve boğazlar?.. Milletlerarası bir komisyonun kontrolüne bırakılacaktır. Başka bir deyimle, İstanbul bir yol geçen hanı olacak ve orada Frenk şemsiyeleri açılacaktır.

    Ordumuz terhis edilecektir. Sadece en fazla yirmi bin kişilik bir jandarma kuvveti görev yapabilecektir. Bize bırakmayı kabul lütfunu gösterdikleri bölgelerde ise, demiryolu, kara ve deniz seferleri, onların önce iznine, sonra kontrolüne teslim edilecektir.

    Topların kamaları sökülecektir. Ordumuz olmayacağına göre, silaha da ihtiyacımız olmadığını hesaplamışlardır.

    Yani, öz vatanımızda kiracılığımızı bile bize çok görmüşlerdir.

    Tek hataları vardır. Bizi tanımazlar. Bir yanlışlarının daha farkına varmazlar: 20. yüzyılda halâ 19. asrın sömürgecilik kafasını hâkim kılacaklarını sanmak...

    O kafayı biz koparmışızdır...

    Ve sonuç: Pakistan'ın millî lideri ve kahramanı Muhammed Ali Cinnah, 10 Eylül 1922 tarihinde, yani millî zaferin hemen ertesi günü, Londra'da açıklayacaktır:

    "Türkler, kendileri için yaptırılan tabutu, müstemlekecilerin başına geçirdiler."

    Doğruydu bu teşhis. Ancak az evvel dediğim gibi, Batılı kafası o yağma ile yetinmemiş ve bir linç hareketine girişmişti. Bugünün Sevres unutkanlarına, onu da hatırlatayım.

    Üç yeni devlet kuracaklardı
    Türk vatanı üzerinde bir Ermenistan kurulacaktı. Başkentini bile seçmişlerdi: Van... Batı'nın, kendisini kandırmış olan mazlum rolündeki Ermeniler'e sekiz ilden ibaret olan Doğu'yu hediye ettiği anlaşılıyordu.

    Ama, Yunanlılar da bu el kesesinden bahşiş dağıtımında unutulmamıştı. Başkenti Trabzon olarak belirlenen Karadeniz kıyılarımızda, Rum Pontus Devleti de kuruluyordu. Böylece Fatih'in ortadan kaldırdığı Pontuslular da, artık, dünya devletleri arasında yer alacaklardı.

    Güneyimizde ise, Amerikalılar'ın İngilizlerin teşebbüsleriyle, kâğıt üzerinde bir Kürdistan devleti kurulmuştu bile. O zamanki İngiliz başbakanı Lloyd George, Kürdistan Devletinin Irak'ta, yani petrol havuzu halindeki bölgede, kendileri için bir tampon güvenlik maşası olarak kullanılacağını sayıklıyordu.

    İzmir ve Ege, Yunanistan'a verilirken, İtalya'nın payı ne olacaktı? İtalya, son elli yıldan beri Antalya ve Mersin civarını istiyordu. Konya üzerinde de emelleri vardı ve hattâ mütareke sırasında, işgalci olarak, Selçuklu'nun bu mübarek başkentine temsilcilerini göndermekle birlikte, bize karşı âlicenap idiler. Antalya ve Mersin'le yetineceklerdi.

    Ama, ne olur ne olmazdı ve belki Türkler, kendilerine gelebilirlerdi. O halde asırlardır süren misyonerlik, daha yerinde bir deyimle, casusluk ve Anadolu'yu Hıristiyanlaştırma gayretlerini ihmal etmemeliydiler.

    Sevres patronları, bu hususu unutmamışlardı ve Anadolu'nun her yerinde sadece ve sadece Müslüman Türk olan hakiki ev sahibinin hoşgörüsü ile her imkândan yararlanan kiliseler de faaliyetlerini sürdürecekler, hattâ hattâ Osmanlı Devleti'nin maddî yardımından yararlanacaklardı. Sadece kiliseler değil; başta İstanbul olmak üzere bütün Anadolu'daki yabancı okullar ve Amerikan misyoner kolejleri de, Müslüman Türklerin parası ile desteklenecekler ve bizi "çağdaş uygarlık" seviyesine çıkarabilmek için fedakârlıklarda bulunacaklardı.

    Aynı millet, aynı kan...
    Sevres bu idi. Yağma değil, Türk insanının, tarihinin ve vatanının linç edilmesi idi Sevres.

    Bugünün nesilleri, tarihimizin bu en karanlık safhasını ibretlerle seyretmeli ve zaafa, bölünüşe, bayrak inkârcılıklarına düşen milletlerin, içeriden ve dışarıdan nasıl acımasız alçaklıklara müstehak olacaklarını öğrenmelidirler.

    Ve son söz: Tarih ki, bir milletin hafızasıdır; kendisini unutanları sayfalarından da, millet vasfından da kaldırıp atar.

    Biz ki, kendi tarihimizi yazarken dünya tarihinin yelkenlerine rüzgâr olmuşuzdur. O halde lâkaydîden silkinmek zorundayızdır.

    Siz bakmayın, "globalci"lere, batı hayranı entellerimize ve Batılı'ya yaranmak için kendimizi inkâr eden aydınlarımıza.

    76 sene evvel Sevres'de kurulan o idam sehpasını, kuranların başına nasıl geçirmiş isek...

    Bugün, o millet aynı millet, o şuur aynı şuur, o kan aynı kandır.

    http://www.dallog.com/buyutec/sevr.htm sitesinden alıntı...
    İlhan Bardakçı/Tarih ve Medeniyet, Sayı 30
     
  2. 25 Ocak 2007
    Konu Sahibi : Mune
  3. canan

    canan Aktif Üye Üye

    Katılım:
    3 Kasım 2006
    Mesajlar:
    93
    Beğenildi:
    2
    Ödül Puanları:
    76
    tarih; kendini unutanları sayfalarından ve millet vasfından atar.

    üzerimizdeki ölü toprağından kurtulup derhal uyanmamız lazım, ne yazık ki başka konulara yazılan mesajlarla kıyaslandığında uyuduğumuzu düşünüyor çok üzülüyorum

    UYAN TÜRKİYE'M TOPRAKLARINA SAHİP ÇIK!