Sinop Örf ve Adetleri

Konusu 'Örf ve Adetlerimiz' forumundadır ve EU2 tarafından 4 Haziran 2007 başlatılmıştır.

    4 Haziran 2007
    Konu Sahibi : EU2
  1. EU2

    EU2 Guest

    Sinop’a özgü önemli bir gelenek Ramazan ayında “sellime çıkma” ya da diğer adıyla “helesa”dır.

    Helesa geleneğinin ortaya çıkışıyla ilgili söylence ise şöyledir:
    “Çok eski devirlerde, gemiler yelken ile çalıştığı zamanlarda Karadeniz’de sığınacak üç liman varmış. Bunlar Temmuz, Ağustos ve Sinop’muş. Yani Karadeniz sadece Temmuz ve Ağustos aylarında fırtınasız olur, diğer zamanlarda da gemiler ancak Sinop limanında barınabilirmiş.

    Yine böyle bir kış mevsiminde, bir yelkenli gemi Sinop limanına sığınmış. Haftalarca burada mahsur kalındığından kumanyaları tükenmiş. Açlık baş göstermiş. Dilenmek istemediklerinden kimseden bir şey isteyememişler.

    Bir gün kaptanın aklına feneri alıp ev ev dolaşarak mani söyleyip yardım istemek gelmiş. Filikayla şehre çıkıp gece feneri de yakarak ev ev dolaşıp, mani söyleyerek yiyecek toplamışlar.

    Bundan sonra Sinop’ta bu olay gelenek haline gelmiş ve her Ramazan ayının 15’inden itibaren helesaya çıkılır, bahşiş toplanır olmuş.”

    Ramazanın 15’inden itibaren gençler akşamdan hazırladıkları süslü kayıklarla sellime çıkarlar. Kayıklar birkaç kişinin taşıyacağı büyüklüktedir. Son derece güzel süslenirler, fenerlerle, mumlarla ışıklandırılırlar.

    Akşamları iftardan sonra gençler bu süsledikleri kayığı omuzlarında taşıyarak bir mahalleye gelirler. Kayığı her ev tarafından görülecek bir yere koyarlar ve evlerin kapılarına gidip helesanın bir bölümünü söyleyerek bahşiş isterler. Bahşişler bir mendile sarılarak ve düştüğü yer görülsün diye mendilin ucu yakılarak helesacılara atılır.

    Sellime çıkanlar içinde sesi güzel olanlardan biri aşağıda sözleri yazılı olan helesadan bölümler okur, diğerleri de nakarat kısmını söyleyerek kapı kapı dolaşır ve bahşiş toplarlar.

    Helesa

    Bismillahla başlayalım Aşağı hamamın yokuşu

    Ayva dalı taşlayalım Söküldü mestin dikişi

    Bu yıl burda kışlayalım İlle de kocakarıların cümbüşü

    Helesa yelesa Nakarat

    Heyemola yusa hop

    Dal budarım dal budarım

    Altımızda çürük minder Bahçede bülbül güderim

    Altını üstüne dönder Sizleri her yerde methederim

    Aman beyim bahşiş gönder Nakarat

    Nakarat



    Ahçımızın adı Tayyar Bahşişi almamış olmaz

    Bir kepçe koyar iki sayar Gemi düzenini bulmaz

    Bununla gemici doyar Tayfalar buna razı olmaz

    Nakarat Nakarat



    Gemi geldi duydunuz mu Sıçan gelir takur tukur

    Selam verip aldınız mı Ben sanırım düze dokur

    Bu gemiyi tanıdınız mı Komşu bizden fakir

    Nakarat Nakarat



    Kaptanımız fener taşır Büyük cami direk ister

    Uyuz olmaz durmaz kaşır Söylemeye yürek ister

    Tayfalarım hamsi taşır Arkadaşlar bahşiş ister

    Nakarat Nakarat



    İnce burundan geçerken Aşağları geze geldim

    Sırmalı sancak açarken İnci mercan dize geldim

    Biz doldurup biz içerken Bakın beyim size geldim

    Nakarat Nakarat
     
  2. 6 Haziran 2007
    Konu Sahibi : EU2
  3. pelinnn

    pelinnn Aktif Üye Üye

    Katılım:
    2 Şubat 2007
    Mesajlar:
    31
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    Doğum geçiş dönemlerinin birincisidir. Sinop’ta doğum âdetleri genel hatlarıyla şöyledir:

    Yörede bebek bekleyen kadına “yüklü”, “gebe” veya “hamile” denir. Çocuğu olmayan kadın ve erkeğe ise “kodaksız” ya da “kısır” denilmektedir.

    Her yörede olduğu gibi Sinop’ta da ailelerin çocuğunun olması önemli bir olaydır ve evliliğin ilk gününden itibaren çiftlerin bir an evvel çocuğu olması için geleneksel bazı yöntemler uygulanır. Örneğin ilk çocuğun erkek olması için yeni gelinin kucağına erkek çocuk verilir, yatağında erkek çocuk yuvarlanır.

    Çiftlerin uzun süre çocuğu olmadığında çocuk olması için uygulan pratikler de şunlardır:

    - Yatıra, türbeye gidilir, adak adanır. Türbe etrafında namaz kılınır.

    - Doğuma engel olduğu düşünülen rahim eğriliğini gidermek için kadın baş aşağı tutulur.

    - Gebe kalınması için rahime kirli koyun yapağından yapılan ilaç, çıra ya da menekşe kökü konur. Çıranın meziri burnundan çıkarsa bir kusur olmadığı anlaşılır.

    - Tavuk gübresi kaynatılıp kadın onun buğusuna oturtulur.

    - Kadının uşaklığına (rahime) ebegümeci konur.

    - Kadının üç kere beli çekilir, kasıkları bağlanır.

    - Rahim kapalıysa şiş salınır.

    - Çocuğu olmayan kadına hacdan getirilen deve eti yedirilir.

    - Hacda tavaf yapılırken okuya okuya bir ipe düğüm atılır. O ip de çocuğu olmayan kadının beline bağlanırsa kadının çocuğu olacağına inanılır.

    - Kadın yıkadığı giysinin buğusuna oturur.

    - İncir yaprağının buğusuna oturur.

    Bunun dışında kadın sık sık ölü doğum yapıyorsa doğacak çocuğun yaşaması için hamileyken çocuk türbeye satılır. Çocuk doğduğunda erkek olursa “Satılmış”, kız olursa “Satı” ismi verilir.

    Düşük olmasının nedeni ise kadının sütünde “südümiyen” olmasına bağlanır ve buna inanılır. Böyle durumlarda ise çocuk için boy hamaylisi yapılır. Bu yapıldığında “ümmü sübyan”ın çocuğu boğmayacağına inanılır. Çocuk doğana kadar boy hamaylısı kadının üzerinde durur. Doğduktan sonra çocuğun yastığının altına konur.

    Kadın gebeliğini yaşıtları arkadaşlarına söyler. Ailedekiler ise gebeliği ancak kadının karnı büyümeye başladığında anlarlar.


    Yörede aşerme “aşyerme” olarak adlandırılıyor ve gebelik sırasında kadının canının bir şeyler istemesi olarak tanımlanıyor. Bu dönemde gebe kadının canının istediği şeyi mutlaka yemesi gerekir. Yemediği ya da yedirilmediği takdirde doğacak çocuğun bir yerinin eksik olacağına inanılır.

    Ayrıca gebe kadın aşerme sırasında gizli olarak kiren (kızılcık) ve elma yerse veya onları saklarsa, bunlarla vücudunun neresine dokunursa doğacak çocuğun vücudunun o kısmında bunların izi olacağına inanılır.

    Gebelik sırasında doğacak çocuğun dış görünüşünün oluşturulması anlamında da bazı pratikler uygulanır. Örneğin, gebe kadın çocuğunun kime benzemesini istiyorsa ona bakar. Gökyüzüne bakan kadının çocuğunun gözünün mavi, gök üzüm ya da gök bir şey yenirse gözlerinin yeşil olacağına inanılır. Gebe kadın kocasını çok severse çocuk kocasına, annesini çok severse annesine benzeyeceği inancı vardır.

    Anadolu’nun genelinde olduğu gibi Sinop’ta da erkek çocuk aileler için önemlidir. Bu nedenle doğumdan önce çocuğun cinsiyeti merak edilir. Gebe kadının dış görünüşünden ve yapılan bir takım pratiklerle çocuğun cinsiyeti öğrenilmeye çalışılır. Bunlardan bazıları şunlardır :

    - Gebe kadına elini uzat dendiğinde elinin içi yere bakarsa çocuk oğlan, yukarı bakarsa kız olur.

    - Kadının karnı sivri olursa çocuk oğlan, yayvan olursa kız olur.

    - Bebek sağ tarafta olursa oğlan, sol tarafta olursa kızdır.

    - Doğacak çocuk kızsa kadın zayıflamaz, oğlan taşıması zor olduğu için zayıflar.

    - Doğacak çocuğun erkek olması için kocasının uçkuru kadının beline bağlanır.

    - Gebe kadının haberi olmadan odadaki minderlerin birinin altına makas, diğerinin altına bıçak konur. Makas olana oturursa çocuk kız, bıçak olana oturursa oğlan olur.

    - Doğacak çocuğun erkek olması için horoz kesilip sıcakken ödü yutulur.

    Doğum eskiden ve kısmen günümüzde de köy ebeleri tarafından yaptırılır. Evin bir odasında doğuma yardım edecek birkaç kişiyle birlikte köy ebesi doğumu yaptırır. Ancak zaman zaman doğum zorlaşır. Gebelik sırasında yatakta kocanın kadının üzerinden geçmesinin ya da kadının gebelik sırasında kapı eşiğine oturmasının doğumu zorlaştıran nedenler olduğuna inanılır.

    Bu durumlarda doğumu kolaylaştırmak için şu pratikler uygulanır :

    - Kadın odada gezdirilir.

    - Çarşaf, yorgan, battaniye gibi şeyler içinde sallanır.

    - Su üzerinden, küfe üzerinden, eşikten atlatılır.

    - Makas ağzı açılır. Ebe kadın saç bağını, saç örgüsünü açar, düğmeler çözülür.

    - Kocasının avucundan ya da ayakkabısının içinden Fatma ana denilen otun bekletildiği su içirilir.

    - Doğum odasına giren kadınlar gebe kadının sırtını sıvazlar, “köy göçtü sen de göç” diyerek doğumun kolay olmasını dilerler.

    - Odaya giren kişi bir şeyin dikişini söker ve “ben geldim sen de gel” der.

    - Gebe kadın gebeliği sırasında dikiş dikmişse doğum yaparken eteği sökülür.

    - Kadının kocası çağırılır ve kadının üzerinden üç kere geçirilir.

    - Kadının saçında iğne, toka varsa açılır, yakasındaki ip çözülür.

    - Sandıkların kilitleri açılır.


    Bebek doğduktan sonra yıkanır ve tuzlanır. Doğumdan sonraki en önemli işlem bebeğin göbeğinin kesilmesidir. Göbek pamuk ipliğiyle bağlanır. Bir ayakkabı ya da lastiğin (ayağa giyilen) üzerinde jiletle kesilir. Göbeğin üzerine kurumaması için anne sütü damlatılır ve “goğorsu” denilen yakılmış beyaz bezin külü konur. İki günde bir ya da her gün göbek düşene kadar bu işlem tekrarlanır.

    Göbeğin kesildiği makas çocuk erkekse, kalbi askılı olsun, çalışkan olsun diyerek duvara asılır. Çocuk kızsa makas, gezgin olmaması, eve bağlı olması için minder altına konur.

    Doğumu yaptıran ebeye doğumdan sonra kibrit ve sabun verilir. Çocuğun kırkı çıktıktan
    sonra da para verilir.

    Doğum sonrası loğusayı ziyarete gelenlere ikram etmek için bebek kız olmuşsa katlama yapılır, erkek olmuşsa çörek gömülür. Küle gömülen çörek “oğlan çöreği” diye dağıtılır.

    Uzun yıllar çocuğu olmayan ya da ilk erkek çocukları dünyaya gelen aileler, çocukları olduğunda yaşlı kadınları toplayarak “beşik düğünü” yaparlar. Kadınlar beşiği düzerler. Bebek uykulu olsun, uyusun diyerek kadınlardan çok uykulu olan birisi bebeği beşiğe yatırır.

    Loğusa kadın ve bebek kırkları çıkana kadar yalnız bırakılmazlar. Bunun nedeni bu dönemde anne ve bebeğe şeytanın çok ilişeceği ve doğum yapan kadının mezarının kırk gün açık olduğu inancıdır.

    Loğusa kadın ve bebek yalnız bırakılmaları gerektiğinde yanlarına su ve süpürge konur. Bebek yalnız bırakılacaksa beşiğine süpürge dayanır, başının altına süpürge teli konur, beşiğin altına ekmek konur. Çocuk mama, yemek yiyene kadar da o ekmek oradan alınmaz.

    Kırk içinde çocuğun üzerine âdetli kadın gelirse “ürfiye”, “urufe” olur. Buna “kabar” da denilir. Çocuğun vücudunda kızarıklıklar olur, darı gibi lekeler çıkar. Bu durumda çocuğun yıkanacağı suya darı atılır ve çocuk bu suyla yıkanır. Bunun dışında çocuğun vücuduna katran sürülür ya da buğday anızının külü vücuda serpilir.

    Çocuk doğduktan kırk gün sonra loğusa da bebek de kırklanır. Ancak kırklama yapılana kadar bebek ve kadın sık sık yıkanır.

    Kadın bu kırk gün boyunca âdet görür. Buna “çocuk âdeti” denir. Kırk gün dolunca “kırk kazanı” konur. Kazanın içine kırk taş atılır. Buna “kırk taşı” denir. Aynı zamanda kırklama suyuna gümüş yüzük, para, iğne atılır. Bunu yaşlı bir kadın yapar, para ve iğne kırklamadan sonra bu kadına verilir. Bu su elekten geçirilir ve kırk kaşık su konur. Artan su loğusanın ve bebeğin gittiği her yere serpilir.

    İki kırklı kadın bir araya geldiğinde “kırk baskını” olacağı inancı vardır. Bu durumda çocuk ilerlemez. Kırk baskını olmaması için bebeklerin iç göynekleri değiştirilir, iki kadın birbiriyle öpüşür ve iğne değiştirirler. Baskın durumunda ise kadınlar birbirlerinin çocuklarını emzirirler.
     
  4. 31 Ocak 2008
    Konu Sahibi : EU2
  5. EU1

    EU1 Guest

    bilgi haricinde paylasimlarinizi sohbet alanlarimizdan yapiniz begendikleriniz icin rep ve tesekkur butonunu kullaniniz aksi takdirde mesajlariniz silinecektir