TavUk SuYuNa çOrBa...^^İçinizi Isıtacak Hikayeler 3

Konusu 'Kişisel Gelişim' forumundadır ve kraker kız tarafından 18 Temmuz 2008 başlatılmıştır.

    18 Temmuz 2008
    Konu Sahibi : kraker kız
  1. kraker kız

    kraker kız Guest

    "UĞRADIM BULAMADIM"

    Erkek Kardeşim Dave, anneanneme bizden daha yakındı. Birlikte doğa sevgisini paylaştılar ve kendi yetiştirdikleri sebzelerin tadına var*dılar. Zaman bulur bulmaz anneannemi ziyarete gider, birlikte kahve içerlerdi. Dave, bir gün, anneannemi evde bulamayınca, verandasına bir parça toprak bırakmış. Bu daha sonra "uğradım, bulamadım" işareti haline dönüşmüştü. Büyükannem eve geldiğinde, verandadaki topraktan Dave'in ona uğradığı çıkarımında bulunuyordu.

    Büyükannem İtalya'da doğup büyümüş olmasına karşın Amerika'yla iyi başa çıkabilen insanlardan biriydi. Hep sağlıklıydı, bağımsız bir ruhu vardı, dolu dolu yaşamıştı. Bir gün felç geçirdi ve hayata gözlerim yumdu. Ölümü herkesi üzmüştü. Dave'i teselli etmek zor olmuştu. En iyi arkadaşım kaybetmişti.

    Cenaze merasiminde diğer torunlarının yanı sıra Dave'e ve bana ta*butun yanında yürüme görevi verilmişti. Mezarlıkta törenin idarecisi tarafından beyaz eldivenlerimizi ve çiçek buketim büyükannemin tabutunun üzerine koymamız istendi. Her bir torun tek tek isteneni yerine getirdik. Dave benim önümdeydi. Tabuta doğru yürürken hızla yere eğilip bir şey*ler aldığını gördüm. Ama ne aldığım anlayamamıştım, bu yüzden de pek ilgilenmemiştim. Eldivenlerimi ve buketimi Dave'inkinin yanma koyarken büyükannemin tabutunun başında bir avuç toprak görünce gözlerim yaşla doldu. Dave "uğradım bulamadım" işaretini son kez bırakmıştı.

    SteveKendall

    Ölüm gibi ayrılıklar sevdiğimiz insanların imajına mühür vurur.

    Goldsmith
     
  2. 18 Temmuz 2008
    Konu Sahibi : kraker kız
  3. kraker kız

    kraker kız Guest

    BABAM

    Babam bana çeşitli şekillerde çeşitli şeyler verdi. Ben de şimdi ona birşeyler vermek istiyorum. 1984 yılında 100 metrede aldığım altın madalyaya ne demeli? Bunu birlikte yaptığımız bütün iyi şeylerin ve onun sayesinde başıma gelen pozitif olayların simgesi olarak ona ve*rebilirim.

    Kazandığım bütün madalyaları bankadaki kasada saklıyorum. O gün havaalanına giderken madalyayı almak için bankanın önünde durdum. Madalyayı takım elbisemin cebine koydum. Onu babam için New Jersey'e kadar orada taşıyabilirdim.

    Cenaze merasiminin yapıldığı gün ailece babamı görmeye gittiğimizde madalyayı babamın eline tutuşturmak için çıkardım. Annem madalyanın gömülmesini istediğimden emin olup olmadığımı sordu. Emindim. O sonsuza dek babamın olacaktı. Anneme "Ben nasılsa başka madalya kazanacağım." dedim. Babama döndüm ve "Kay gılanma. Ben başka madalya kazanacağım." dedim. Bu, hem babama hem de kendime verdiğim bir sözdü. Babam orada elleri göğsünde barış içinde yatıyordu. Eline tutuşturduğum madalya ortama kusursuzca uyum sağlamışı.

    Carl Lewis

    Ne kadar çok verirsek O kadar çok alırız.

    Grace Speare



    ZAMANLI AYRILIŞ

    Görünüşe baksanız onu yoksul biri zannederdiniz. Oysa tanıdıkça bir prens gibi görmeye başlardınız. Her gün yatırımlarım kontrol etmek ve arkadaşlarım ziyaret etmek amacıyla yürüyerek borsa simsarının ofisine gelirdi. Her öğleden sonra yaklaşık saat ikide Billy kapıdan girer ve yüzlerimiz gülerdi. Şapkasının ucu hep kıvrıktı. Hava nasıl olursa olsun yıp*ranmış, yırtık pırtık trençkotunu giyerdi. Kışın üstüne bir atkı atar, yazın içine düğmeli tişörtünü giyerdi. Yüzünde hep o gülücük vardı (çarpık dişlerinin yanı sıra).

    O bizim resmi olmayan liderimiz ve sözcümüzdü. Billy öyle derse, öyle olurdu. Hepimiz her gün bir araya gelir Billy'nin ağzından çıkacak kelimeleri beklerdik. Londra aksanıyla ve garanti veren göz kırpmalarıyla borsada ne oluyorsa olsun, gerçek dünya ne kadar puslu olursa olsun insanda her şeyin yolunda olduğu hissini uyandırırdı. Bir gün olaylar ters gitmeye başladı. Seksen yaşındaki Billy'miz, liderimiz kansere yakalanmıştı.

    Artık yatırımlarının gözlenmesinin bir anlamı yoktu. Önemli olan bizim onu gözlememizdi. Hastalığı hızla ilerliyordu. Hayattaki tek akrabası İngiltere'deki ablasıydı. O yüzden de biz ailesi oluvermiştik. Has*tanede refakatçi olarak sırayla yanında bekledik. Billy'nin en yakın ar*kadaşı ve mali danışmanı Garry, Billy'nin yanından hiç ayrılmadı. Hemen her gün onunlaydı. Billy'nin yalnız kalmasını istemiyorduk.

    Bir akşamüstü sona yaklaştığımızı hissediyorduk. Geceyi Garry ve Billy'yle geçirmeyi önerdi. Garry eve gitmemi, onu sabah rahatlatabileceğimi söyledi.

    Sabah 5'te karımla birlikte ön kapımızın şiddetle çalınmasıyla uyan*dık. Kim olduğunu öğrenmek için kalktım, ama kimse yoktu. Sabah 9 gibi Garry arayıp Billy'nin gece vefat ettiğini söyledi. "Saat kaçta öldü?" diye sordum.

    "5'te"cevabı beni şok etti. Kapımızın çalınmasının tek açıklaması Billy'nin sabah 5'te bize son defa elveda demek üzere göz kırpmak istemesi olmalıydı.

    Barry Spilchuk


    MİRAS

    Kocam Bob 1994 yılında aniden ölünce yıllardan beri hiç haber ala*madığım insanlardan başsağlığı mesajları aldım. Mektuplar, kartlar, çi*çekler gönderdiler, telefonlar açtılar ve ziyarete geldiler. Keder içindeydim, ama aile dostlarımızdan, akrabalarımdan ve hatta tanıdıklarımızdan gördüğüm bu sevgi seli üzüntümü bir derece hafifletmişti.

    Özellikle aldığım bir mesaj beni çok duygulandırmıştı. Lisedeki en iyi arkadaşımdan bir mektup almıştım. 1949 yılında mezun olduğumuzdan bu yana hiç görüşmemiştik. O memleketimizde yaşamına devam etmiş, bense oradan ayrılmıştım. Bu arkadaşlık araya beş ya da on yıllık ayrılık bile girse kopmayacak türden bir arkadaşlıktı.

    Kocası Pete, belki de 20 yıl kadar önce, oldukça genç bir yaşta, onu derin üzüntüler içinde ve ağır sorumluluklar altında bırakarak hayata

    gözlerini yummuştu. Bir iş bulmak ve üç çocuk yetiştirmek zorundaydı. O ve Pete, aynen ben ve Bob gibi oldukça nadir rastlanan, asla unutulamayacak aşklardan birini yaşamışlardı.

    Mektubunda annemle paylaştığı bir anekdottan söz ediyordu. "Pete öldüğünde, sevgili annen bana sarıldı ve "Trudy, ne söyleyebileceğimi bilmiyorum... o yüzden de sadece seni seviyorum diyeceğim' dedi" diye yazmış.

    O da mektubunu annemin yıllarca önce ona söylediği cümleyle bi*tirmiş; "Bonnie, Ne söyleyebileceğimi bilmiyorum... o yüzden sadece seni seviyorum diyeceğim."

    Adeta annem benimle konuşuyormuş gibi hissetmiştim. Ne kadar güçlü bir mesajdı. Arkadaşınım bunu yıllarca unutmaması ve bana aktarması ne kadar mükemmeldi. Seni seviyorum. Kusursuz kelimeler. Özel bir hediye. Bir miras.

    Bonnie J. Thomas
     
  4. 18 Temmuz 2008
    Konu Sahibi : kraker kız
  5. kraker kız

    kraker kız Guest

    DAVRANIŞLAR VE TUTUMLAR ÜZERİNE

    SONUNA KADAR DESTEK


    Arkadaşımız H. Stephen Glenn tanıdığımız en cesaret verici ve des*tekleyici insanlardan biridir. Hepimizi sürekli daha olumluya ulaşma yo*lunda yüreklendirir.

    Stephen bir müddet önce torununun beyzbol maçına gitmiş. Küçük bir erkek çocuğu sopayla vurmak üzere hazırlanır. Topa olanca hızıyla vurur ve üçüncü departa doğru koşabileceği kadar hızlı koşmaya başlar. Antrenör küçük çocuğa yaklaşır ve "Topu uzağa attığına emin misin?" diye sorar.

    Küçük çocuk, "Evet, vurdum" der.

    "Sonra da hızla üçüncü departa koştun ve herkesi şaşkına çevirdin!" der.

    "Öyle mi yaptım?" diye sorar çocuk.

    "Evet, yaptın. Oyunun geri kalanım dinlenme kabininde seyretmeye başlamadan önce sana bir soru daha soracağım." der antrenör. "Bi*rinci depart yerine üçüncüye koşma kararı verdiğinde ne düşündün?"

    Çocuk, "Çünkü birinciye koşanlar hep yanıyorlardı." diye yanıtlar.

    Antrenör çocuğu dinlenme kabinine çeker ve "Son sefer birinci ye*rine üçüncü departa koşmayı tercih ettin. Herkesi şaşırttın ve başardın, ama skora gidemedin. Şimdi aynı şansa yine sahipsin. Üçüncüye koşup başarabilirsin, ama yine skora gidemeyebilirsin ya da birinciye koşma riskini alırsın. Yanabilirsin, ama başarırsan skora da ula*şabilirsin. Ama neye karar verirsen ver, senin arkanda olduğumuzu bilmeni istiyoruz."

    Jack Canfield ve Mark Victor Hansen


    BÜYÜK BEKLENTİLER

    Ünlü beyzbol oyuncusu, Pete Rose, hiç tanışmamama rağmen bana hayatımı değiştirecek kadar değerli bir şey öğretti.

    Ty Cobb'un rekorunu kırmak üzere olduğu yıl Pete'le bir röportaj yapılmıştı. Gazeteci, "Pete, rekora ulaşmak için sadece 78 vuruşun var." gibi bir cümleyle sorularına başladı. "Sence 78 vuruş yapabilmek için kaç vuruş yapman gerekecek?"

    Pete gazetecinin yüzüne baktı ve hiç tereddüt bile etmeden, "78"diye yanıtladı. Gazeteci hayretler içinde, "Hadi, Pete. 78 atışta 78 vuruş kaydedeceğini bekliyor olamazsın." diye çığlık attı.

    Pete Rose ortaya attığı iddiaya yanıt vermesi gerektiğini düşünen ga*zeteciyle sakin sakin felsefesini paylaştı. "Her atışta vurmayı umarım ve hedeflerim. Eğer vurmayı ummuyorsam, yani hedeflemiyorsam, o zaman burayı boşu boşuna işgal etmemem gerekir!"

    "Eğer sadece vuracağımı umut ederek yükselirsem," diye devam etti, "o zaman belki de vurmak için duaya ihtiyacım olmayacak. Olumlu beklentim sayesinde bütün atışlarımı vurabileceğim."

    Pete Rose'un felsefesini ve bu felsefenin günlük yaşama nasıl uy*gulanabileceğim düşündüğümde biraz utanmıştım. Bir işadamı olarak, satışlarımın kontenjanların üstüne çıkmasını umut ediyordum. Bir baba olarak iyi bir baba olmayı umut ediyordum. Evli bir erkek olarak da iyi bir koca olmayı umut ediyordum.

    Uygun bir pazarlamacı, fena sayılmayan bir baba ve iyicebirkoca olduğum gerçeğinden hareket edebiliriz. Aniden iyi olmanın yeterli olmadığına karar verdim. Mükemmel bir pazarlamacı, mü*kemmel bir baba ve mükemmel bir koca olmayı istedim. Olumlu beklentilerden birine yaklaşımımı değiştirdim ve mükemmel sonuçlara ulaştım. Birkaç iş seyahati kazanacak kadar şansım arttı. Oğlumun beyzbol liginde yılın antrenörü seçildim ve ömrümün bundan sonrasını da evli kalmayı hedeflediğim karım Helen'la sevgi dolu bir ilişki yürütüyorum. Teşekkürler, Bay Rose!

    Barry Spifchuk


    BİR RESİM NELERE DEĞER

    Elinde genç bir çiftin resminin bulunduğu yırtılmış ikili resim çer*çevesiyle kısa boylu, yaşlı bir adam mağazaya girdi. Çerçeve hasar görmüş ve tam ortadan yırtılmıştı. Sanki biri yapıştırarak onarmaya çalışmış ama başarılı olamamıştı. Yaşlı adam daha fazla zarar gö*rebilir korkusuyla çerçeveyi onarılmak üzere mağazasına getirmişti. Bu konuda uzman çerçeve ustası başarılı olamadı. Ben yardımcı olamazdım, ama adamın ricasına kulak kabarttığımdan çerçeveye bir göz atıp atamayacağımı sordum. Ne yapmam gerektiğinden emin de*ğildim, ama adama çerçevenin o gece bizde kalmasının mümkün olup olmadığını sordum. Adam başını evet dercesine salladı. Başını eğip kapıdan çıkıp gitti.

    Üzerine yapıştırılan bandı dikkatlice kaldırdım ve parçaları tekrar bir*leştirip yapıştırdım. Sonra da suni cilt uyguladım ve dış yüzeyi kozmetikle temizledim. Küçük bantlarla yapıştınp üzerine floş DMC geç*tim.

    Bir sonraki gün yaşlı adam geldiğinde çerçeveyi eline tutuşturdum. Ayrıca, "ücretsiz" olduğunu söyledim. Aldığım malzemelerin parasını kendi cebimden ödemiştim. Ortaya çıkan ustalık onu büyülemişti, ağlamaya başladı. Çerçevenin içindeki resim ona ve eşine aitti. Resme işaret etti ve "Bu benim karım. Geçenlerde öldü. O bu çerçeveyi 1920'li yıllarda yapmıştı. Ben hasar gördü diye çok kaygılanmıştım." dedi. Benim de gözlerim dolmuştu. "istediğiniz zaman bizi görmeye ge*lebilirsiniz." dedim. Kapıdan çıkmak üzereyken "Seni hiç unutmayacağım, Christine." dedi.

    Yaşlı adam, işimden pek emin olmadığım ve tam bırakmak is*tediğim anda hayatıma girmişti. Nerede olmak istediğimi ve hayatımın amacının ne olduğunu anlamama yardımcı olmuştu. Bu kalpten his*settiğiniz duygularla ilgili bir şey. O yaşlı adamın bana yaptıklarım ne

    kadar istesem de ifade edemem. Aynı yıl daha sonra yüksek ücretli bir maaşla "El-İşçiliği Koordinatörü" olarak hemen terfi ettim. Bazen Tanrı bazı insanları belirli bir amaçla hayatımıza sokuyor. Onun adım bile bil*miyorum, ama o kısa boylu resim çerçevesi tamir ettiren adamı asla unutmayacağım.

    ChristineJames


    GÜLER YÜZLE HİZMET

    Satışla ilgili ne öğrendiysem, Michigan New Era'da mobilya mağazası olan babam Walt'dan sadece bir haftada öğrendim.

    O gün yaşlı bir bayan mağazaya girdiğinde ben yerleri süpürüyordum. Bayanla ilgilenmek için babamdan izin aldım. "Şüphesiz" diye yanıtladı.

    "Size nasıl yardımcı olabilirim?"

    "Genç adam, sizden bir kanepe almıştım, ama ayağı çıktı. Onu bana ne zaman tamir edebileceğinizi öğrenmek istiyorum."

    "Kanepeyi ne zaman satın almıştınız efendim?" "Yaklaşık on sene önce."

    Babama yaşlı bayanın kanepesini bedavaya tamir etmemizin müm*kün olmadığım zannettiğimi söyledim. Babam öğleden sonra bayanın evine gidebileceğimizi söylememi istedi.

    Yeni bacağı taktıktan sonra oradan ayrıldık. Yolda babam "Seni ra*hatsız eden ne oğlum?" diye sordu. "Biliyorsun, ben üniversiteye git*mek istiyorum. Eğer eski kanepeleri bedava tamir etmeye devam edersek aç kalacağız!" dedim.

    "Her şeyden önce sen bir şekilde tamir etmeyi öğrenmelisin. Bunun yanı sıra en önemli noktayı gözünden kaçırdın. Kanepenin altındaki etikete dikkat etmedin. Sears'tan alınmış bir kanepeydi" dedi.

    "Sen bu işi bir hiç uğruna yaptığımızı, bayanın bizim müşterimiz bile olmadığım mı söylemek istiyorsun?"

    Babam gözlerimin içine baktı ve "Artık müşterimiz oldu" dedi.

    İki gün sonra aynı bayan mağazaya geldi ve benden birkaç bin do*larlık yeni mobilya satın aldı. Mobilyaları eve götürdüğümüzde, bozuk para dolu bir kavanozu (beşlikler, onluklar, yirmi beşlikler ve ellikler dolu) mutfak masasının üzerine koydu. "İstediğinizi alabilirsiniz" dedi ve odadan çıktı.

    O günden bu yana tam otuz yıldır satış yapıyorum. Her müşteriye saygıyla yaklaştığımdan temsil ettiğim her işletmede en yüksek satış ortalamasına sahip oldum.

    Michael T. Burton