Teknolojinin Evrimi -

Konusu 'Dünya Tarihi' forumundadır ve kxixsmetsiz kedi tarafından 18 Ocak 2009 başlatılmıştır.

    18 Ocak 2009
    Konu Sahibi : kxixsmetsiz kedi
  1. kxixsmetsiz kedi

    kxixsmetsiz kedi 15senedirseviyorum seniii Üye

    Katılım:
    25 Aralık 2006
    Mesajlar:
    3.872
    Beğenildi:
    1
    Ödül Puanları:
    106
    Teknoloji, insanlık tarihi kadar eskidir. Bilim adamlarının doğayı
    şekillendirmede ve kontrol etmede kullanılan bilgiyi toplamaya
    başlamalarından uzun zaman önce de teknoloji mevcuttu. Bilinen en eski
    teknolojilerden biri olan taş alet imalatı, mineraloji ve jeolojinin ortaya
    çıkışından önce iki milyon yıl boyunca gelişimini sürdürmüştü. Taş bıçak ve
    baltaların imalatçıları başarılı kişilerdi; çünkü belirli malzeme ve
    tekniklerin iyi sonuç vereceğini deneyim yoluyla öğrenmişlerdi.

    Teknoloji, bilimden daha eski olmanın yanı sıra, bilimin yardımı olmaksızın
    gelişkin yapılar ve aletler yaratabilme kapasitesine de sahiptir. İlk
    denizciler, içi oyulmuş kütükten icat ettikleri kanolarında ayağa
    kalktıklarında giysilerine zıt yönlü esen rüzgarın teknelerinin hızını
    artırdığını fark ettiler. İşte yelkenli gemi böyle icat edildi.

    Bâzı durumlarda bir yeniliğin ortaya çıkarılmasından sorumlu olan kişilerin
    tarihlerle birlikte kesin olarak belirlenmesi mümkündür. Sözgelimi, 25
    Ağustos 1543'te Portekizli üç maceraperest, Japonya'ya ayak basan ilk
    Avrupalılar olmuşlardı. Yolculuğa çıkarken yanlarına, ilk kez on altıncı
    yüzyıl başlarında Avrupa'da üretilmiş olan iki âdet ağızdan dolmalı fitilli
    tüfek almışlardı. Japonlar bu silahları tanımıyorlardı ve bu ilkel ateşli
    silahlardan öylesine çok etkilenmişlerdi ki onları hemen satın aldılar;
    sonra da, bu ateşli silahları taklit etmeleri için ülkedeki kılıç
    yapımcılarını görevlendirdiler. On, on beş yıl kadar kısa bir süre içinde de
    bütün Japonya, ateşli silahların niteliğini tamamen değiştirecek olan
    tüfekçi ustalarıyla doldu. 1560 yılıyla birlikte Japon fitilli tüfekleri,
    savaş alanında düzenli olarak kullanılmaya başlandı ve 1575 yılında bu
    tüfekler, Japon tarihinin en büyük askeri çatışmalarından biri olan
    Nagashino savaşında belirleyici rol oynadılar. Japonlar, ateşli silahların
    kullanımı açısından geç kalmış olabilirler; ama büyük çaplı silâh üretimini
    başlatan ve silahların hızla askeri stratejilerle bütünleştirilmesini
    sağlayanlar da yine Japonlar olmuştur.

    Amerikalı ve Avrupalı bilim adamlarının ve teknoloji uzmanlarının 1947
    yılında icat ettiği bir buluş olan transistor, Japonlar tarafından şaşırtıcı
    ve olağanüstü bir biçimde ticari amaçlarla kullanılmıştır. Tokyo
    Telekomünikasyon 1954 yılında transistorun lisansını satın aldığında daha
    eski ve daha büyük Japon elektronik firmalarının hiçbiri, transistore fazla
    ilgi göstermedi. Japon teknisyenler, transistorlerin yapılışını incelemek
    için laboratuarlara gittiler ve transistor üretiminin bütün aşamalarında
    çalışan bilim adamlarıyla, mühendislerle ve teknisyenlerle görüştüler. Japon
    ekibi, yarı iletken teknolojisine ilişkin edindikleri bütün yazılı ve sözlü
    bilgileri tek tek ayrıntısıyla özümsedikten sonra kendi transistorlerini
    üretmeye ve bu transistorleri cep büyüklüğünde bir radyo alıcısı yapmak için
    kullanmaya karar verdiler.
    1955 yılında minyatür radyoları pazara sunulmaya hazır bir hale geldiği
    sıralarda şirketlerinin adını değiştirdiler. Şirketleri için buldukları isim
    Tokyo Telekomünikasyondan daha kısa ve daha akılda kalıcıydı: Sony.
    Sony radyosu, dünyadaki ilk transistorlu küçük radyo değildi. Amerikan
    yapımı Regency, ilk olma onuru elinde tutuyordu; ama Sony, bütün ülkelerdeki
    elektrik devlerine transistorle neler yapılabileceğini göstermişti.
    Japon bilim adamları, transistorun temellerini atan katı hal fiziğine hem
    coğrafi hem de düşünsel açıdan uzaklardı. Kısacası eğer Japon mühendisler,
    vatanlarında kalıp transistor teknolojisine ilişkin bilgileri sâdece
    kitaplardan öğrenmeye kalkışsalardı Japonya'da transistor endüstrisini
    başlatamayacaklardı.

    Popüler açıklamalar bize, genç James Watt'ın bir çaydanlığın ağzından
    yükselen buhardan esinlenerek buhar makinesini icat ettiğini söyler. Bu
    hayal ürünü öykü, Watt'ın kaynayan sudan çıkan buhar üzerine düşündüğü
    sıralarda İngiltere'de Newcomen'ın geliştirdiği işleyen buhar makinelerinin
    mevcut olduğu gerçeğiyle çürütülmüştür. Thomas Newcomen'ın işler haldeki
    atmosferik buhar makinesinin 1712 yılında ortaya çıkmasından James Watt'ın
    1775 yılında başarılı bir buhar makinesini tamamlamasına kadar atmış yıldan
    fazla süre geçmiştir.Şimdi sorulması gereken soru ise şu: Newcomen'ın
    makinesi hiçbir benzeri olmaksızın mı sahnede boy göstermişti? Yanıt, bir
    kez daha böyle olmadığı yönündedir. Newcomen'ın makinesini oluşturan mekanik
    öğelerden bazılarının köklerini on yedinci yüzyıl Avrupasında bulabiliriz.
    Makinenin içerdiği bâzı mekanik özelliklerin kökenlerini ise on üçüncü
    yüzyıl Çin uygarlığında bulmak mümkündür. Hâttâ bu özelliklerden bazıları,
    İsa'nın doğumundan bir veya iki yüzyıl öncesine aittir.
    Edison, 1878 yılında elektrikli bir aydınlatma sistemi geliştirmek için bir
    proje üzerinde çalışmaya başladığında Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri
    şehirlerinde kullanımda olan iki aydınlatma sistemi bulunuyordu. Ama bu iki
    sistem birbirinden tümüyle farklıydı. Bu sistemlerden biri, aydınlatma
    işlevini yerine getirmek için merkezi bir gaz fabrikasında üretilen gazı
    kullanıyordu. Bu sistemde gaz, şehrin sokakları altına döşenmiş bir boru
    hattı aracılığıyla evlere, dükkanlara ve otellere iletiliyordu ve binalara
    yerleştirilmiş olan borular, gazı odalarda, koridorlarda, salonlarda ve
    benzeri yerlerde bulunan ve birbirlerinden bağımsız olarak kontrol edilen
    aydınlatma teçhizatlarına taşıyorlardı. Diğer sistem ise aydınlatma işlevini
    elektrikli bir ark lambası kullanarak yerine getiriyordu. Bu sistemde bir
    elektrik devresine bağlanmış iki karbon çubuk iletken olarak kullanılıyordu.
    Çubuklar birbirine yaklaştırıldığında uçları ısınıyordu ve böylece
    aydınlanma sağlanıyordu. Elde edilen bin mumluk güçlü beyaz ışık, sokaklar,
    fabrikalar, tiyatrolar, konser ve dans salonları gibi büyük mekanları
    aydınlatmaya yetiyordu.
    Teknolojinin Evrimi (The Evolution of Technology)-George Basalla