Trafikte Neysek Anne - Babayken de Öyleyiz...

Konusu 'Nasıl Anne Babalarız ?' forumundadır ve aylacım tarafından 3 Mart 2007 başlatılmıştır.

    3 Mart 2007
    Konu Sahibi : aylacım
  1. aylacım

    aylacım Guest

    Türk anne-babaların olumlu ya da olumsuz ortak özellikleri var mı?

    Türk anne-baba diye bir prototip var mı? Bir parça... Sevecen, yufka yürekli, yedirmeyi seven, kendisi kural sevmeyen desek mi?

    Genelleme yapmam hatalı olacaktır; ama bazı özelliklerimiz var ki, trafikte neysek anne-babayken de öyleyiz dedirtir. Sabırsızlık, acelecilik, mükemmeliyetçilik, başkalarının hatasına tahammülsüzlük, kendi adına hata kabullenmeyen... Daha başka bir şey söylemeyeyim, kısacası, çocuklarımıza karşı istikrarlı olmakta zorlanıyoruz.

    Çocuklarımızı bazen gevşek, kendi haline bırakıp, bazen de, tam tersine, ensesinden ayrılmıyoruz. Elbette, iki tutum da uygun ya da gerekli koşullarda kendine doğru bir yer bulabilir. Ama, galiba tutumumuz çocuğun ihtiyaçlarından ziyade kendi ruh halimize göre değiştiği için çocuğumuz açısından pek olumlu sonuçlar doğurmuyor. Çocuk bizim ruh halimizi nasıl takip etsin? Bugün ak dediğimize yarın kara diyorsak, çocuklarımızın kafalarını vakitsizce karıştırmış oluyoruz.

    Ulusal özelliklere deneysel yöntemle bakmak istersek, tatil yörelerinde kendimizle diğer ülkelerden aileleri karşılaştırabiliriz. Gürültü-patırtı bir ölçek olabilir. Gürültü-patırtıdan kastım, başkalarını rahatsız edecek ses ve hareketler. Başkasının nasıl etkileneceğini hesap etmek konusunda biraz farklı düşünüyor ve hareket ediyoruz.

    Burada konuştuğumuz aile ortalama bir büyük kentli aile... Taşrayı ya da büyük kent varoşlarını yeterince tanıyor muyuz? Bilimsel yöntemlerle derinlemesine tanımakta henüz yeterli değiliz. Kişisel deneyimim büyük kent ile taşranın-varoşun anne-baba tutumlarının özünde benzeştiği... Yoksulluk, kültürel sebepler gibi etkenler meselelerin şiddetini etkileyebilir, ama ana çizgileri pek değiştirmiyor.

    Sizce kişilik gelişiminde genler mi daha etkili eğitim mi? Örneğin öfkeli, olumsuz bir çocuk için ne yapsak bos mu?

    Genlerin rolünü doğru koymamız gerekir. Genler kişilik gelişimimizde kullanacağımız malzemeyi temin ediyorlar; beynimizin yapısal özelliklerini, çalışma süratini ve biçimini, bir cihazın fabrika ayarlarına benzer biçimde etkiliyorlar. Ama cihazı nasıl ve ne amaçla kullanacağımızı belirleyen öğeler genetik dışı... Sadece eğitim demeyelim, belki daha önemlisi anne-baba ile çocuk arasındaki ilişkinin “besleyiciliği”. Karşılıklı alışveriş, beraber yaşananlar, anne-babanın ılımlı ve olumlu “havası”... Bunlar başlı başına genetik etkilerin nasıl ortaya çıkacağı üzerinde belirleyici. Düşe Kalka Büyümek’de, çocuğun yaşadıklarının, genetik özellikleri kuvvetlendirici ve zayıflatıcı etkileri üzerine epeyce yazdım. Genetik özellikleri, doğuştan ana çizgileri belirlenen beyin yapımız ve işlevlerini bir yazgı gibi görüp, teslim olmak düşünülemez bile... Ama, kendimizin ya da çocuğumuzun özelliklerimizi bildiğimiz takdirde, beynimizi, genetik yapımızı nasıl kullanacağımızı daha iyi görebiliriz. Öfkeli bir çocuk dediniz. Genetik olan öfkelilik değil. Zira öfke, diğer temel duygular (sevinç, tiksinme ve üzüntü) gibi herkeste genetik olarak var. Ancak, öfkeyi kontrolde kullandığımız beyin mekanizmalarının etkinliği kişiden kişiye değişebilir. Öfkeyi kontrol için kullandığımız beyin sistemlerinin bu farklılıkları, hem genetik etkenlere, hem de doğumdan itibaren yaşananların o sistemleri güçlendirici veya zayıflatıcı etkilerine göre şekillenir. Beyin yapınızın nasıl geliştiği, hem genetik etkilere, hem de hayat içinde karşılaşılan olaylara bağlıdır. Öfkeli çocuk veya kişi olmak bununla da bitmiyor. Öfke kontrol edici sistemleriniz mükemmel olsa bile onu da zorlayacak olaylarla karşılaşacak kadar talihsiz iseniz, dışarıdan “öfkeli” olarak gözükebilirsiniz. Bardağınızın taşması o kadar çok etkene bağlı ki...

    Anne-babalarımız, büyükannelerimiz 'bizim zamanımızda çocuklar böyle değildi” derler. Çocuklar giderek daha mı sorunlu oluyor?

    Çocuklar böyle değil miydi? Bu biraz “bizim zamanımızda...” ya da “hey gidi günler hey” diye tabir edilen geçmişe özlem ile de karışan bir ifade. Geçmiş genel olarak pek de doğru hatırlanmıyor. Büyüklerimizin zamanında yazılmış romanlara, çekilmiş filmlere bakalım; biz ne yaşıyorsak, aynısı mevcut. Dekor ve sahne farklı olmakla birlikte duygular, düşünceler hep aynı. Mitolojiden atasözlerine bin yılların içinden bugüne kalan her şey günümüzdeki çocukların durumu ile ilişkili.

    Hiç mi fark yok? Çok fark var, özellikle sorunlar ile başa çıkma açısından geçmişe göre daha sıkışık durumdayız; bir çok aile kendi kendine, yabancısı olduğu şehirlerde, kendini yeterince emniyette hissetmediği ortamlarda yaşıyor. Zaman çok hızlı, beklentiler çok, akılda tutulması gereken bilgi miktarında patlama var. Telaşlanmayın, beynimiz iyi yönetildiğinde bunlarla başa çıkabilir.

    Olan biteni bugün geçmişten daha iyi kavrıyoruz, problem olarak tanımlanan durumlarda bir artış var; ama bu sadece problemler mutlak sayı olarak çoğaldığından ötürü değil.Eskiden de problem yaratan durumlar vardı; ama bir çözüm olasılığı olmadığı için kimse uğraşmıyordu bile. Oysa bugün çocukları yaşadığı olumsuz duyguların, hayattaki zorlanmalarının azaltılması mümkün gözüktüğü için aileler çocuk psikiyatrlarına, psikologlara ve eğitimcilere yardım arayışı ile başvuruyorlar. Geçmiş zaman biraz daha yavaştı, şimdiki zamanın sürati gündelik sorunlar çıkmasını kolaylaştırıyor; hayatı zorlaştırıyor.

    Çocuk psikiyatrisine, pedagog ve psikologlara en çok hangi sorunlarla başvuruluyor? Terapi ne kadar ise yarıyor?

    En sık görülen başvuru şikâyetleri başarısızlık, topluma uymakta zorluk, kendinden memnuniyetsizlik ve kaygı. Bu şikayetlerin o çocukta ve o ailede ne gibi sebeplere bağlı olarak, hangi mekanizmalarla oluştuğunu anlamak tanı koyma aşaması oluyor. O bildiğiniz her türlü ruhsal problem adı (dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, depresyon, anksiyete vs.) nasıl bir çözüm yolu üreteceğimizi belirlemekte işimize yarıyor. Terapi deyince, psikoterapiler, eğitim yöntemleri, anne-babaya yol gösterici danışmanlık gibi bir küme yaklaşımı anlıyorum. Hepsi uygun kullanıldığında hayatı kolaylaştırıcı, dilenen yöndeki değişimi hızlandırıcı etkiler gösterebilirler.

    Televizyonun çocuğun yaşamında olumlu ve olumsuz etkileri neler?

    Son kitabımda (Düşe Kalka Büyümek) bu konuda birkaç bölüm var. Kitap yayımlandıktan sonra, bu Nisan ayında yayınlanan çok önemli bir çalışmanın sonuçları üç yaşının altındaki çocuklarda TV seyretmenin dikkat eksikliği-aşırı hareketlilik riskini arttırdığını kesin biçimde gösteriyor. Çocukların gerçek ilişkilere ihtiyaç duyduğu bir dönemde, alışverişe girilemeyen bir aygıt, çocuğun etkileşim ve dikkat mekanizmalarını bozuyor.

    Şöyle diyelim, 3 yaşının altında bir çocuğun televizyona ihtiyacı yok. Sonrasında var mı? Nasıl bir TV olduğuna göre cevap değişir.

    Prof.Dr.Yankı Yazgan