Türk Subayı ve İstiklal Marşı

Konusu 'Türk ve Türkiye Tarihi' forumundadır ve duselal tarafından 13 Mayıs 2008 başlatılmıştır.

    13 Mayıs 2008
    Konu Sahibi : duselal
  1. duselal

    duselal Aktif Üye Üye

    Katılım:
    26 Ocak 2008
    Mesajlar:
    204
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    86
    Türk Subayı ve İstiklal Marşı

    [​IMG]


    Türk Subayı Kimdir

    Güneydoğu"nun küçük bir ilçesinde görev yapan hakim, ilçe dışındaki lojmanına yakın bir karakolda yaşanan bir geceyi şöyle anlatır:

    “Karakol, kaldığımız lojmanın balkonunun görüş alanındaydı. Yaklaşık bir aydır, hemen her istihbarat kaynağından, karakolun basılacağı doğrultusunda haberler geliyordu. Üstelik yapılması planlanan baskının, şimdiye kadar yapılanlardan çok daha büyük olacağı söyleniyordu. Alınan duyumlar üzerine, yakın birliklerden timler getirildi, karakolun etrafına mayınlar döşendi, ağır silahlarla takviyeler yapıldı ve baskın beklenmeye başlandı.

    En son gelen istihbaratta ise, baskının saati ve baskına katılacak terörist sayısı bile veriliyordu. 22:10, beş yüz terörist.

    Karakol o gün basılmadı. Beklenenden bir gün sonra, bildirilen saatte cehennem başladı. Dehşet anını balkonumuzdan izlerken, çaresizliğin yakıcı acısını kemiklerimde duyumsadım. balkonumuzdan izlediğim dehşet dolu manzarada, daire haline gelmiş teröristlerin, dairenin ortasına, gecenin karanlığında ateşleri parıldayan silahları ateşlediklerini görüyordum.
    Karakolun, havan ve roket mermilerinin patladığı yerde olduğunu biliyorduk. Tam anlamıyla çember içine almışlardı. Lojmandan ayrılıp doğruca jandarmanın binasına gittik. Karakolun merkezi, telsizle, sürekli timlerden durumlarını bildirmelerini istiyor; dış emniyette bulunan timler de bu çağrılara cevap veriyor, havan ve uçaksavar ateşi istedikleri yerleri de tarif ediyorlardı..

    Karakolun etrafını çepeçevre sarmış teröristlerin karakolu amansızca kurşun yağmuruna tutan silahları, gecenin karanlığını yarıp geçiyordu. Karakolun, havan ve roket mermilerinin patladığı yerde olduğunu biliyorduk. Karakol, tam anlamıyla çember içine alınmıştı.

    Lojmandan ayrılıp, doğruca jandarma binasına gittik. Karakolun merkezi, timlerden sürekli olarak telsizle durumlarını bildirmelerini istiyor; dış emniyette bulunan timler bu çağrılara yanıt veriyor, havan ve uçaksavar ateşi istedikleri yerleri de tanımlıyorlardı.

    Bir süre sonra telsiz konuşmaları, timlerden birinin üzerine yoğunlaştı. Bu timden bir türlü yanıt alınamıyordu. Defalarca çağrı yapılmış, ancak tim ile bir türlü bağlantıya geçilememişti. Konuşmaları izleyen askerlerin umutları azalmış ancak çağrılara devam etmekten vazgeçmemişlerdi.

    Bir saat kadar sonra, telsizden bitkin bir ses duyuldu:

    "Yaralılarım var, yaralıları- mı alın!"

    Hepimiz şaşkınlık ve acı içinde irkildik. Hemen yanıt verildi.
    "Tamam Suat 3, sakin olun, az sonra birlik yola çıkıyor!"

    İlk yaralı haberi, saatlerdir aranmakta olan, bu timden gelmişti. Tim komutanı konuşurken, arkadan silah sesleri duyuluyordu. Herkes kendince yorumlar yapıyordu. Telsizin başındaki tim komutanlarından biri ise, bu timden çatışma esnasında şehit verildiğinden neredeyse emindi.

    Merkezden yapılan çağrı yinelendi:
    "Suat 3, bağlantıyı kesme. Sakin olun!"

    Yanıtta bir değişiklik olmadı:
    "Yaralılarım var. Kan kaybediyorlar. Yaralılarımı alın!"

    Ve tam bir buçuk saat boyunca, beşer dakika arayla, "Suat 3" kodlu tim ile haberleşme aynen bu sözlerle sürdü:
    "Yaralılarımı alın!"

    Yanıt, hiç değişmiyordu.
    "Sakin olun, geliyoruz!"

    Hepimiz, oraya yardım için gidilemeyeceğini çok iyi biliyorduk. Karakola düşen mermi sayısında azalma olmuyor; aksine, destek alan teröristler, baskının şiddetini git gide artırıyorlardı. Hiç kimsenin, değil karakolun dışına çıkmak, mevzi değiştirebilecek fırsatı bile olmadığı apaçıktı.

    Bir süre sonra, Suat 3"ün telsizinden sert ve tok bir ses, hışımla şu sözcükleri söylüyordu:
    "Hemen gelip yaralılarımı almazsanız, karakola dönüp bölüğü tarayacağım!"

    Hepimiz şok olmuştuk. Tabur komutanı hızla devreye girdi. Hemen hemen aynı sözcüklerle tim komutanına sakin olma çağrısı yaptı ama işe yaramadı. Tim komutanı, "Yaralılarımı alın!" dışında başka bir şey söylemiyordu.
    Tabur komutanı çaresizlik içinde telsizi elinden bıraktıktan sonra geçen bir saat içerisinde tim komutanından ses çıkmadı. Birer dakika arayla yapılan yoğun çağrılara ise cevap vermedi. Hepimiz tim komutanının da şehit düştüğünü düşünmeye başlamıştık. İçim burkuluyor, başım dönüyor, tanık olduğum bu dehşet anlarından nefret ediyordum.

    Telsizin başına son bir ümit, tim komutanının okulundan devre arkadaşı geçti, eline mikrofonu alıp, yanıt beklemeden, telsizin kodlarını da kullanmadan, konuşmaya başladı:
    "Devrem, ben Hüseyin... Geçmiş olsun devrem... Biraz daha dayan olur mu? Bak destek timleri yola çıktı. Sana doğru geliyorlar. Devrem, aman pes etme, olur mu?"

    Telsizin mandalını bırakıp beklemeye başladı. Hepimiz, duvara asılı telsiz cihazının hoparlörüne gözlerimizi dikmiş bekliyorduk. Ve beklenen ses duyuldu:
    "Devrem, bölük komutanı nerede?"

    Hepimiz, derin bir "Oh!" çektik.

    Telsizden, "İzinde devrem" yanıtı verildi.

    "Suat 3", artık tükendiğini belli eden bir sesle konuşmayı sürdürdü:
    "Ne olur yaralılarımı alın. Ben de yaralıyım."

    O ana kadar, kendisinin de yaralı olduğunu söylememişti. Hepimiz donup kalmıştık. Telsizin başındaki devre arkadaşı, onun bu sözü üzerine mikrofonu fırlattı ve odadan çıktı.

    Ben kapının hemen eşiğinde ayakta duruyor, duyduklarım ve gördüklerimle tarihin kara bir sayfasına tanıklık ettiğimi düşünüyordum. Ses tekrar kesildi ve sabah oluncaya dek bir daha hiç gelmedi. Yüzlerce kez yapılan çağrılara yanıt vermedi. Artık, onun şehit olduğuna ben de inanmıştım.

    Gün ağarırken hepimiz yorgun düşmüş, telsizden yapılan "Suat 3, konuşan Suat, yanıt ver!" çağrısı kulaklarımızda, bitkin bir halde bir köşede yığılmışken, birden telsizin mandalına basıldığını fark ettik. Telsizden hala silah sesleri geliyordu.

    Yaklaşık on, onbeş saniye sonra hayatım boyunca unutamayacağım birşey oldu. Telsizden gelen ses, İstiklal Marşı"mızı söylüyordu, üstelik hatasız melodisi ile birlikte söylüyordu.
    Mandala sürekli basıldığı için bütün telsizlerin konuşma olanağı kalmamıştı.

    Çatışma altında, yaralı bir tim komutanının söylediği kutsal marşımızı dinlerken, gözlerim dolmuştu. O ana kadar duyduğum en güzel, en anlamlı İstiklal Marşı"ydı.
    Birinci dörtlüğü bitirdi. İkinci dörtlükte; sesi çatallaştı, sözcükler uzamaya başladı ama marşı söylemekten vazgeçmedi. Bozuk bir ses tonuyla, kendini zorlayarak söylemeye devam etti.

    Marşı bitirdiğinde, ben de bitmiştim. Hemen orayı terk ettim. Onun sesini bir daha hiç duymadım. Toplam yirmiiki şehidin verildiği o baskın gecesinde, vücuduna saplanmış yedi merminin acısıyla söylediği İstiklal Marşı"nı ruhuma işleten tim komutanının ölmediğine ise hâlâ inanamıyorum.”•senağlama:çok üzgünüm:

    (GÜNEY DOGU ANILARI Kitabından alıntıdır)
    __________________

    [​IMG]
     
    Son düzenleme: 13 Mayıs 2008