Türkan Saylan

Konusu 'Yazarlar' forumundadır ve Madamiks tarafından 8 Ekim 2010 başlatılmıştır.

    8 Ekim 2010
    Konu Sahibi : Madamiks
  1. Madamiks

    Madamiks Popüler Üye Üye

    Katılım:
    25 Ağustos 2009
    Mesajlar:
    7.397
    Beğenildi:
    48
    Ödül Puanları:
    153
    13 Aralık 1935'te İstanbul'da doğdu. 1944–1946 yıllarında Kandilli İlkokulu ve 1946–1953 yıllarında Kandilli Kız Lisesi'nde okudu. 1963'te İstanbul Tıp Fakültesini bitirdi. 1964-1968 yılları arasında Sosyal Sigortalar Nişantaşı Hastanesi'nden Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanlığını aldı.

    1968 yılında İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı'nda Başasistanlığa başladı. 1971'de İngiliz Kültür Heyeti'nin bursuyla İngiltere'de ileri eğitim gördü. 1974'te Fransa, 1976'da yine İngiltere'de kısa süreli çalışmalar yaptı. 1972'de doçent, 1977'de profesör unvanını aldı.

    HAYATINI CÜZZAMLA SAVAŞA ADADI

    1976 yılında Lepra (Cüzzam) çalışmalarına başlayarak Cüzzamla Savaş Derneğini kurdu. 1986'da kendisine Hindistan'da ''Uluslararası Gandhi Ödülü'' verilen Saylan, 2006 yılına kadar Dünya Sağlık Örgütü'nün Lepra konusunda danışmanlığını da üstlenen Saylan, Uluslararası Lepra Birliği'nin (ILU) kurucu üye, ayrıca Avrupa Dermato Veneroloji Akademisi'nin ve Uluslararası Lepra Derneği'nin de üyeliğini yaptı.

    1981-2002 yılları arasında 21 yıl, üniversitedeki görevinin yanında gönüllü olarak Sağlık Bakanlığı İstanbul Lepra Hastanesi Başhekimliği'ni yapan Prof. Dr. Saylan, 1982–1987 yılları arasında, İstanbul Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanlığı'nı, 1981–2001 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü'nü yürüttü.

    Saylan, Dermatopatoloji Laboratuvarının, Behçet Hastalığı ve Cinsel İlişkiyle Bulaşan Hastalıklar Polikliniklerinin kurulmasına öncülük etti, Saylan ayrıca Ulusal Lepra Kontrol Programını koordinatörü olarak proje, planlama ve uygulamalarını gerçekleştirdi.

    ÇYDD'NİN KURUCULARI ARASINDA YER ALDI

    1989'da, bir grup Atatürkçü aydın tarafından devrim yasalarını ve laik düzeni koruyup geliştirmek amacıyla oluşturulan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin (ÇYDD) kurucularından ve genel başkanlığını yürüten Saylan, 1990'da oluşturulan ''Öğretim Üyeleri Derneği''nin kurucusu ve II. Başkanlığını yaptı.

    Prof. Dr. Saylan, 1990'da oluşturulan ''İÜ Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi''nin kuruluşunda görev aldı ve 1996'ya kadar Müdür Yardımcılığı ile Kadın Sağlığı derslerinin koordinatörlüğünü yaptı. 1995'de mezun olduğu lise için oluşturulan Kandilli Kız Lisesi Kültür ve Eğitim Vakfı'nın (KANKEV) kurucusu ve başkanlığını yapan Saylan, İstanbul Tabip Odası ve Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfının da üyeliğini yaptı.

    13 Aralık 2002'de emekli olarak resmi görevlerini devreden Saylan, gönüllü kuruluş olarak, ÇYDD'nin Genel Başkanlığını, KANKEV Vakfı ile Cüzzamla Savaş Derneği Başkanlığını, sürdürüyordu.

    YÖK ÜYESİ OLMUŞTU

    Saylan, 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından 31 Mart 2000 tarihinde Sosyal Hizmetler Danışma Kurulu üyeliğine seçildi ve halen bu görevi sürdürüyordu. 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından 2 Şubat 2001'de YÖK üyeliğiyle görevlendirilen Saylan'ın bu görevi Şubat 2007'de son erdi. Saylan, 2003–2004 arasında Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu üyeliği ve İstanbul İl İnsan Hakları Kurulu üyeliklerinde bulundu.

    440 YAYINI BULUNUYOR

    2005 yılı başı olarak, toplam 440 yayını bulunan Prof. Dr. Saylan'ın bu yayınlarından 50'si yabancı dergilerde yayımlanmış tıbbi çalışmaları, 204'ü tıbbi, sosyal ve siyasal içerikli gazete makaleleri, 186'sı ise Türkçe tıbbi dergilerde ve kongre kitaplarında yayımlanmış araştırma, derleme ve olgu bildirimlerinden oluşuyor.

    Saylan'ın, 5 kez baskı yapan ''1. Basamak Sağlık Hizmetlerinde Deri ve Zührevi Hastalıklar El Kitabı'' adlı ders kitabı, çocukluk yaşamını anlatan ''At Kız'', makalelerini içeren ''Cumhuriyetin Bireyi Olmak'' eserleri ile Radyo Cumhuriyet'teki programlarının dökümü olan ''Radyo Cumhuriyet'te Çağdaş İnsan Söyleşileri'', Mehmet Zaman Saçlıoğlu'yla söyleşilerini içeren ve 7 baskı yapan ''Güneş Umuttan Şimdi Doğar'' ile Zehra İpşiroğlu'nun sorguladığı Yapıcılığın Gücü ve son olarak da Şefik Görkeyle yapılmış ''Hekim Olmak'' adlı eserleri bulunmaktadır. Saylan'ın biri grafiker, diğeri hekim iki oğlu ve iki torunu bulunuyor.

    ALDIĞI ÖDÜLLER

    Prof. Dr. Türkan Saylan'ın çeşitli kuruluşlar tarafından aldığı ödülleri ise şunlar: ''Uluslararası Gandi Ödülü'' Hindistan Hükümeti'nce, 1986 'Atatürk İlke ve Devrimleri Ödülü' İstanbul Üniversitesi, 1960 'Dowling Kulübü Onur Üyesi' İngiltere Dermatologları Derneği, 1978 Kuzey Amerika Klinik Dermatoloji Derneği tarafından Onur Üyesi seçildi, 1996 'Atatürk İlke ve Devrimleri Ödülü' İstanbul Üniversitesi (İkinci kez), 1996 'Ülkemizde Yılın Kadını Ödülü' 1990, 'Melvin Jones Ödülü' Rotary Kulüpleri, 1991 'Atatürkçü Düşünceye Hizmet Ödülü' İncirli Lions Kulübü, 1996 'Kuvayi Milliye Ödülü' Haliç Rotary Kulübü, 1997 'Atatürk Ödülü' Tuzla Rotary, 1997 'Fahrettin Kerim Gökay Ödülü' Türk Lions Vakfı, 1997 'Türkiye Ziraatçiler Birliği Dayanışma Ödülü' 1998 '75. Yıl Ödülü' Türk Kadınlar Birliği Şişli Şubesi, 1998 'Uğur Mumcu – Muammer Aksoy Ödülü' ADD İstanbul Şubesi, 1999 'Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi Onur Ödülü' Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi, 2000 İtalya 'Foyer des Artistes Kurumu Ödülü', 2001 'Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği Ödülü' Cüzzamlı Hastalara verdiği uzun süreli hizmet ve getirdiği bakış açısı nedeniyle, 2001 'Education and Modernization Award' Atatürk Society of Amerika Amerika / Atatürk Topluluğu, 2001 'Sanat Kurumu Onur Ödülü', 2002 'Atatürk / Çağdaşlık Ödülü' Dünya Atatürkçü Kuruluşları, 10 Kasım 2003 'Üstün Hizmet Ödülü' Yıldız Teknik Üniversitesi, 2004 'Eğitim Ödülü' TED Koleji, 2004 '100. Yıl Mesleki Başarı Ödülü' Rotary Kulübü, 2004 'İnsan Hakları Ödülü' Izmir Karşıyaka Belediyesi, 2004 'Türkiye'nin En İyi Eğitimcisi' Ödülü Tempo Dergisi, 2004 'Yılın En Yürekli Kadını Ödülü' Kültür Üniversitesi öğretim üyeleri ve öğrencileri, 2004 'Puduhepa Ödülü' Adana Kütür Sanat Derneği, 2005 'Meslek Hizmetleri Ödülü' Ankara Emek Rotary Kulübü, Ekim 2005 'Toplumsal Barış Ödülü' Barış Radyo, 2005 'İnsan Hakları Demokrasi Barış ve Dayanışma Ödülü' SODEV Sosyal Demokrasi Vakfı, 2005 'İyi Kalpli Ol Ödülü' Türk Kalp Vakfı, 2006 'Yılın Başarılı İş Kadınları Ödülü' Dünya Gazetesi, 2006 'ÇEK Eğitim Ödülü' Çağdaş Eğitim Kooperatifi, 2007 'Onur Ödülü', Maltepe Üniversitesi Zirvedekiler İletişim Ödülleri kapsamında Maltepe Üniversitesi, 2007 'Yılın Keçisi Ödülü' Gururlu duruşu ve çağdaşlaşma yolundaki inadı nedeniyle Fethiye/Ölü Denizli Belediye Başkanlığı, 2007 'Cumhuriyetimizin Yılmaz Savaşçıları Onur Ödülü' Mersin/Yenice halkının oylarıyla Yenice Belediyesi'nce, 2007 'Örnek Kıdemli Vatandaş Ödülü' TÜRYAK ve Hacettepe Üniversitesi'nce, 2007 'Melvin Jones Ödülü' 118. Lion Kulübünce 2. kez, 2007 'Hizmet Ödülü' Tıp ödülleri kapsamında Bayındır Hastanesi'nce, 2007 'Hizmet Ödülü' Eminönü Rotary, 2007 'Hizmet Ödülü' Metropolitan Rotary, 2007 'Yılın En Başarılı Kadını Ödülü' Böbrek Vakfı, Mart 2008 'Aydınlanma Onur Ödülü' Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği, 2008 'Margarette Golding Ödülü', 2008 'Yılın Sivil Toplum Önderi', Ekonomist Dergisi.''

    Eğitim alanındaki hizmet ve başarıları dolayısıyla Prof. Dr. Türkan Saylan'a ''Vehbi Koç Ödülü'' de verildi. Saylan'a ödülü 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Mustafa Koç ve Vehbi Koç Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Semahat Arsel tarafından sunuldu. ÇYDD Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) tarafından, cüzzam ve eğitim alanındaki çalışmaları nedeniyle ''Fahri Doktora'' unvanına da layık görülmüştü. (AA)

    Saylan 18 Mayıs 2009 tarihinde İstanbul'da vefat etti.

    alıntıdır
     
  2. 8 Ekim 2010
    Konu Sahibi : Madamiks
  3. Madamiks

    Madamiks Popüler Üye Üye

    Katılım:
    25 Ağustos 2009
    Mesajlar:
    7.397
    Beğenildi:
    48
    Ödül Puanları:
    153
    Türkan Saylan'ı birde kendi ağzından dinleyelim.Bir yerde Ayşe Arman'la röportajını gördüm.
    Fakat ben bazı bölümlerini kestim,içerik bakımından.



    Kelimenin hakkını veren bir müthiş kadın. Toplum dışına itilen, damgalanan, hor görülen kim varsa, yanında. Cüzamlılara hizmet götüren o, sokak çocuklarına sahip çıkan o, genelev kadınlarının sağlığını düşünen o, depremzedelere yardım eden o, Cumhuriyet kızlarının iyi eğitim almasını sağlamaya çalışan o, şiddete maruz kalan kadınların elinden tutan o... Süpermen gibi bir kadın! Nerede bir olumsuzluk varsa, Türkan Saylan orada. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin başkanı. Lepra Hastanesi'nin kurucusu. Kemalist, feminist, hümanist. Sıfatları ve özellikleri saymakla tükenecek gibi değil. Ve sayfalara sığmayacak kadar renkli bir hayat. Çağlayan mitingiyle yeniden gündeme oturdu. Attığı slogan, "Ne şeriat ne darbe, demokratik Türkiye" sloganı, bir anda, bütün Türkiye'nin diline yerleşti. Bel kemiği tüberkülozuyla savaştı, 13 ay kıpırdamadan yüzüstü yattı, son 4 senedir de kanserle boğuşuyor, metastaz yapmış durumda. Yine de, bana mısın demiyor, kemoterapi seansından çıkıp üç toplantıya katılıyor, iki röportaj veriyor. Türkan Saylan, öyle bir kadın. Bugün ailesini ve son politik gelişmeler hakkındaki fikirlerini, yarın da mücadeleci kişiliğini okuyacaksınız...

    Bugün Türkiye'de birçok kadının kendine örnek aldığı Türkan Saylan, nasıl bir ortamda yetişiyor?


    - Ben savaş çocuğuyum. Bizimki yokluklar içinde var olmaya çalışan orta halli bir aile. Baba, bütün servetini savaş sırasında kaybediyor, 5 kardeşiz, ekmeği karneyle alıyoruz, şeker olmadığı için üzüm yiyoruz, sıkıntılı zamanlar ama asla dışarıya bir şey belli etmiyoruz.

    Baba ne iş yapıyor?


    - Anadolu'da köprüler yapan bir müteahhit. Hikayesi enteresan.

    Anlatın lütfen...


    - Önce babaanne. Balkan Savaşı'nda annesi- babası ve üç kardeşiyle İşkodra'dan Türkiye'ye göç ediyor. Anne-baba yolda ölüyor. Üç kardeş, Saray'ın yetimhanesinde büyüyor. Babaannem, Sultanahmet'te 9 odalı bir eve gelin gidiyor ve iki erkek çocuk dünyaya getiriyor. Biri babam oluyor, diğeri amcam. Okuldan dönerken köprü'nün üzerinde, yaşları 16, 18'ken askere alınıyorlar. Birini Galiçya cephesine, diğerini İşkodra'ya. Amcam, saralı dönüyor ve ölüyor. Babam ise ensesinde 5 şarapnelle, 5 gün ölü arkadaşıyla siperde kalıyor. O yüzden ete bakamazdı, kırmızı et gördüğü zaman çıldıracak gibi olurdu. Almanlar onu o siperde bulup, Almanya'ya götürüyorlar, tedavi ediyorlar. Orada Almanca öğreniyor, felsefe okuyor, şan dersleri alıyor, Türkiye'ye dönünce bir Alman firmasında köprü müteahhidi olarak çalışıyor. Geçmişinden söz etmekten nefret ediyor.

    Anneniz peki?


    - O bambaşka bir hikaye. Dünya güzeli İsviçreli bir kadın. 20'li yaşlarının başında İstanbul Belediye Başkanı Cemil Topuzlu'nun oğluyla evleniyor. İngilizce, Almanca, Fransızca biliyor, eğitimli, aşırı disiplinli, hatta faşist. İşgüzardı, herkese mektuplar yazardı, "Böyle yapmayın, şöyle yapın", Prens Charles'a, "Neden ava gidiyorsunuz? Avlanmak öldürmektir" derdi, Makaryos'a "Türkleri tanımıyorsunuz, önyargılısınız." İnanmayacaksınız ama onlar da cevap verirdi....

    BABAM ANNEMİ BOŞATIP EVLENİYOR


    Anneniz bir başka adamla evliydi... Babanızla nasıl tanışıyorlar?

    - Annem o ilk eşiyle 8 sene birlikte yaşıyor. Sonra babam, anneme aşık oluyor. Annem hálá evli. Fakat mutlu değil. Babam da annemin annesini ve babasını Avrupa'dan getirtip boşanmasını sağlıyor ve kendi evleniyor.

    Bakar mısınız, 1930'ların İstanbul'unda neler oluyor?


    - Tabii, tabii. Yıl 1934. İstanbul'da balolar yapılıyor. Annem, belediye başkanının güzel gelini. O sayede Atatürk'le bile tanışıyor. Atatürk, anneme ne diyor biliyor musunuz? "Siz bir Limoges vazosu kadar güzelsiniz!" Bakar mısınız? Annem babamla evlenince, ardı ardına beş çocuk doğuruyor.

    Peki belediye başkanının geliniyken babanızla aşk yaşaması hadise olmuyor mu?


    - Topuzlu ailesi annemi çok seviyor ve mutlu olmadığını biliyor. Annemin ayrıldığı eşi daha sonra bir İngiliz'le evleniyor, bir oğulları oluyor: Cema lettin Topuzlu. Şimdi meslektaşım.

    Gelelim Lili'ye. Nasıl bir kadın?


    - Annem, hep çok bakımlı. Biz onu hiçbir zaman gecelikle filan görmedik. Biz evlenip evden ayrıldıktan sonra randevu almadan görüşemezdik. Habersiz ziyarete gidersek çok kızardı, çünkü saçları taranmamış olurdu. Bizi kapıda bekletir, gider içeride saçını yapar, makyajını tazeler, öyle gelirdi. O ruj, mutlaka sürülecek. O kadar disiplinliydi. Bir de çok mesafeliydi. Ben tam onun tersi oldum. Tepki herhalde. Süsten püsten hoşlanmam. Bakımlı değilim. Sonra ben herkesle sarmaş dolaş olayım isterim, "Enişte, abla!" diyeyim. Annem çok kızardı, "Akraban olmayan insanlara niye böyle hitap ediyorsun?" derdi. Ben paylaşayım, ağlayayım insanlarla... Annemse, "İnsan gözyaşlarını göstermemeli" diye düşünenlerdendi. O öyle yetişmiş, İsviçre terbiyesi. Hiçbir şeyini kimseye belli etmeyeceksin. Acıları katiyen.

    Lili, ne zaman Leyla oldu?

    - Bana hamile kalınca. Üstelik Tophane Camii'nde Müslüman olmuş. Bize geçerken hep gösterirdi, "İşte burada" diye. Sonra Kuran'ı okumuş İngilizce'sinden. Sanki bir Müslüman alimi gibi "Bunu yapmayın bu günahtır" gibi şeyler söylerdi. Oruç tutardı bir Müslüman gibi. Ama namaz kılmazdı, tabii örtünmezdi de.

    Nasıl bir anneydi?

    - Kendisinin her şeyi çok iyi bildiğini düşünürdü. Bizim hiçbir şey bilmediğimizi ve her zaman korunmaya muhtaç olduğumuzu söylerdi. Hayatını çocuklarına adamıştı. Kartal gibiydi, herkesin çocuklarına zarar vermesinden korkardı. Bir arkadaşımı getirdiğim zaman sorguya çekilirdim. "Annesi kim? Babası kim? Ne iş yapıyor? Dürüst bir insan mı, temizler mi?" derdi. Hepimizi deliler gibi kontrol ederdi. Gizli baskınlar düzenlerdi.

    BEN BUKLELİ SAÇLARDAN HEP NEFRET ETTİM

    Bu anlattıklarınız iyi anne tanımınıza uyan şeyler mi?


    - Ben anneme şöyle dediğimi hatırlarım: "Keşke cahil olsaydın da, ben senin omzunda ağlayabilseydim, sen de saçımı okşasaydın..." Halbuki annem hep şöyle derdi: "Ben sana demedim mi? Bunu böyle yapma demedim mi? Gördün mü bak, benim dediğim çıktı..." Ya da bir şey giyerim. "Sana yakışmadı git çıkar, şunu giy" derdi. Bir gün hiç unutmuyorum, elbise yapmak için kendime tafta kumaş almıştım, akşam eve geldim, bir de ne göreyim, yorgan yüzü yapmış. "Bu renk sana yakışmazdı o yüzden!" dedi. Ben dişi görünmekten, bukleli saçlardan hep nefret ettim. Göğüslerim büyürken, kambur kalacaktım neredeyse..

    Neden?

    - Kimse beni kadın gibi görmesin diye. İnsan gibi görsün diye. Anneme tepki olarak.

    En büyük çocuk olmanın avantaj ve dezavantajları?


    - Sorumluluk. Kardeşlerime masallar anlatırım, uyuturum, gezdiririm. Ben doğurmuşum gibi bir sorumluluk almıştım. Sanki annemle rakiptim.

    Sizce bu rekabet nereden çıkıyor?

    - Bilmiyorum. Evin içinde birbirinin zıddı iki kadındık. Babam beni çok severdi. Anneme kızdığı zaman benimle dertleşirdi. Belki annem bunlara da içerlerdi. Akşam geç geldiği zaman babamın tepsisini hazırlardı. Ama babam "Türkan getirsin" derdi. Babam bir şeyler anlatırdı, ben dinlerdim. Neden? Çünkü anneme anlatsa, o hemen kendi fikirlerini söyleyecek, susmayacak, konuşacak da konuşacak...

    Anne galiba biraz da fazla dominant...


    - Evet. Ve sürekli kendini ispat etmeye uğraşıyor. Ve herkes ona akıl danışıyor. Eve gelen yardımcılar falan...

    Siz de herkesin akıl danıştığı biri değil misiniz?

    - Tabii tabii. Ben de öyleyim. Ama benim farkım şu, ben akıl verirken, "Hayır bu böyle olmaz, böyle yapacaksın" demem. "Gel tartışalım" derim. Karşımdakinin fikrine değer veririm, kimseyi ezmem. Ondan benim de öğrenebileceğim bir şeyler vardır.

    Anneniz sizden daha mı güzeldi?


    - Evet annem çok güzeldi. Annemin şu tarafı da vardı: Bütün çocuklarını dünyanın en güzel çocuğu olarak görürdü. Doğuran o ya, şahane doğurmuştur. Aksi mümkün değil, kendini öyle inandırmıştı. Bakın, ben bunu kabul etmezdim. Hayır, ben herkes gibiyim derdim. Ben hiçbir zaman kendimi beğenmedim. Normal gördüm hep. Hakikaten hálá aynaya bakmam. Bazen unutuyorum bile kendi yüzümü. Ben annemden farklı olarak kendimi daha natürel seviyorum.

    Bazı kadınlar vardır çok dişidir, çok güzeldir ama...

    - Yok yok, öyle değil. Kafa da çalışıyor. Bayağı entelektüel biriydi. Ama benim yaşam biçimimi hiç onaylamadı...

    Neden?

    - Bilmiyorum, öyleydi. İlk sevgilime mektup yazdı, "Sen benim kızımla uyuşamazsın, evlenmeyi aklından bile geçirme" diye. 50 sene sonra o mektup geçti elime, üzüldüm okurken. Annem için üzüldüm. Kız kardeşimin hayatına da karıştı. Ben hadi neyse koptum gittim ama o kopamadı ve hiç evlenemedi. Annem hiçbir damat adayını beğenmedi. Kardeşim benden çok daha güzel, müthiş feminen bir kızdı, uzun güzel saçları vardı, Ingrid Bergman'a benzerdi. Doğuştan bir bıngıldak açıklığı sorunu vardı, o yüzden "Kimse benim gibi ona bakamaz" dedi, evlenmesini engelledi ve kız kardeşim bekar öldü. Oysa ona aşık bir genç vardı. Annem yine araya girdi. "Sen onunla yapamazsın" dedi, ayırdı. Kız kardeşim depresif bir tip oldu, eline erkek eli değmeden kanserden öldü, gitti.

    NE DÜĞÜN NE BİR ŞEY ZATEN GELİNLİK SEVMEM

    ÊAnne şahane ama hayatınızı da mahvetmiş!

    - Ben evlenirken annemle babam nüfus cüzdanımı vermediler. Ben babama mektup yazdım "Mevcut ve muhtemel tehlikeleri düşünerek lütfen benim nüfus cüzdanımı verin babacığım" dedim, yanlış anlamış, babamın ödü patlamış, verdiler. Ne düğün ne bir şey. Zaten sevmem. Gelinlik sevmem. Evlendim. Baş asistandı. Çok yakışıklıydı. Kağıthane'ye gelin gittim.

    Anneniz size karıştı tamam, oğullarına nasıl davrandı peki?


    - Onlar da annemin uygun gördüğü kadınlarla evlendiler tabii.

    Anneniz kaç yaşına kadar yaşadı?

    - 70 yaşına kadar yaşadı. Ve bir gün aynanın karşısında saçlarını tararken, öldü. Alışverişe çıkacakmış, evdeki yardımcı kadına, "Şurayı toparla, ben de saçımı tarayayım çıkalım" demiş ve aynanın karşısında güzelim bukleleriyle yere düşüvermiş. Kalpten gitti. Bütün o güzelliğiyle, bakımlılığıyla uçtu gitti.

    Siz hep babanızı daha çok sevdiniz galiba?


    - Hayır. Babam da mesafeliydi bizle. Ben acırdım onlara. Hálá çok acırım. Biri bir yerden kopmuş, öteki binbir sıkıntıyla yaşamış. Beş tane çocuk yapmışlar, oldukça bir zenginlikle başlayan hayatları, ütücüler, aşçılar, hizmetçiler, vesaireler, hayli sıkıntılı bir yaşantıya dönüşmüş. Pardon, babaanneyi anlatmayı unuttum!

    O evde bir de babaanne mi var?


    - Tabii, tabii. Babaannem anneme "Hanımefendi" diyor, annem de babaanneme öyle diyor. Düşünebiliyor musunuz? Acayip mesafeliler çünkü aynı erkeği paylaşıyorlar, babamı. İkisi de o eve gelene kadar bekliyorlar. Babam, annesine "tilki kardeş" derdi. Babaanem, gelini her an şikayet etmek ister, tetikte bekler. Ama tuhaftır son ana kadar, babam öldükten sonra bile bunayan babanneme annem baktı.

    Peki siz nasıl oldu da, ailenizin istediği türden bir evlilik yapmadınız?

    - Direndim. Kendim olmak istedim. Özgürlüğüme düşkündüm. Kimse bana karışmasın istedim. Destek falan da olmasınlar. Düşe kalka kendi yolumu kendim bulayım. Babam mesela İngiliz filolojisinde okumamı tavsiye ederdi, annem de süslenip püslenmemi... Ancak öyle zengin ve rahat edeceğim bir koca bulabileceğime inanırlardı. Ben de isyan ederdim, satılık mal mıyım diye? Benim kitabımda iyi koca bulmak için eğitimli olmak yazmaz. Ben kendim için, ülkem için, etrafımdaki insanlara faydalı olmak için iyi eğitim görmem gerektiğine karar verdiğimde, henüz 12 yaşındayım. O yüzden doktor oldum...
     
  4. 8 Ekim 2010
    Konu Sahibi : Madamiks
  5. Madamiks

    Madamiks Popüler Üye Üye

    Katılım:
    25 Ağustos 2009
    Mesajlar:
    7.397
    Beğenildi:
    48
    Ödül Puanları:
    153
    devam...


    Bizim bildiğimiz Türkan Saylan olmanız, evliliklerden sonra mı başlıyor? Erkekler, hayatınızdan çıktıktan sonra...

    - Biraz öyle. Boşandığımda 29 yaşındaydım. Eşim benden 8 yaş büyüktü. Boylu boslu ve çok yakışıklıydı. Ben öğrenciydim, o da üniversitede başasistan. Aşık ettim onu kendime. 8 ay flörtten sonra Kağıthane'ye gelin gittim. Annemle, babamla ilişkim de o zaman koptu. Art arda hamile kaldım. Her şeye, eşime, eşimin ailesine, okula, çocuklarıma, her şeye yetişmeye çalıştım. Sonunda da hasta oldum. Bel kemiği tüberkülozu. 13 ay yüz üstü yattım. Yüz üstü de yatsam, benim işe yaramam lazımdı, elimde değil, dikiş nakış yapıyordum, oğullarımı karşıma oturtup masallar anlatıyordum, komşunun çocuğuna göz kulak oluyordum. İyileşince de, eşimden boşandım...

    Bir sakıncası yoksa, boşanmanızın gerekçesini öğrenebilir miyim?


    - Çok iyi bir insandı fakat çok asabiydi. Her şeye bağırırdı, "Bu niye böyle? Yoksa, unuttun mu? Bu çocuk niye öksürüyor?.." Ben de hiç tahammül edemem kavgaya gürültüye. Ne zaman küçük oğlum da, babası gibi bana bağırmaya başladı, "Bu iş buraya kadar" dedim. "Neden bağırıyorsun evladım, ben senin annenim" deyince, verdiği cevabı hiç unutmuyorum: "E babam da sana bağırıyor!" O zaman anladım ki, pılımı pırtımı toplayıp ayrılmam lazım. Öyle de yaptım.

    İkinci evlilik peki?


    - 41 yaşındaydım, bir heykeltıraştı. Bir buçuk yıl sürdü. Bir de kendimi sakınmam, maceraysa macera. Ama kolay değil erkeklerin benimle olması, bağımlı olamıyorum...

    Siz mi beceremiyorsunuz bu işleri, erkekler mi sizinle baş edemiyor?


    - Ben beceremiyorum. Ama erkekler de şöyle şeyler bekliyorlar: "Benim olacaksın!" Bazı kadınların hoşuna gidebilir ama birine ait olma fikri beni çıldırtıyor

    Birine ait olmayı isteyecek kadar aşık olmadınız belki de...


    - Olabilir. Ben hep özgürlüğümü tercih ettim.

    "Özel hayatımda başarısız oldum" diye bir kompleksiniz var mı?


    - Hayır tam tersine, pek az kadının benimki kadar güzel bir özel hayatı olmuştur diye düşünüyorum. Rahibe hayatı yaşamadım. Hayatımda erkekler vardı. Ama her zaman değil. Bazıları "Kocam da kocam" der, yanında bir erkek ister, ben hiçbir zaman öyle bir kadın olmadım.

    Toplumun alt katmanında ezilen, toplum dışına itilen, eğitimsiz bırakılan, tinerci, sokak çocuğu, genelev kadını, özürlüler, cüzamlılar, zührevi hastalıkları olanlar, daha bir sürü, bir sürü insan... Türkan Saylan olduğunuz için mi bu insanlar için mücadele ediyorsunuz? Yoksa, onlar için mücadele ettiğiniz için mi Türkan Saylan oldunuz?


    - B şıkkı. Başkaları için mücadele ede ede böyle oldum...

    CÜZAMLA MÜCADELEM


    Cüzam ile mücadeleniz, bizim gözümüzde sizi "kahraman" yaptı. Kahramanlık sizi ilgilendiriyor mu?


    - Cüzamlıları ilk kez gördüğümde hamileydim. "Bunlar çok tehlikeli" diye gösterdiler, iğrenerek. Yemek veren bakıcı bile suratlarına bakmıyordu, parmaklıklar arasına tıkılmış bir sürü cüzamlı. O kadar üzüldüm ki anlatamam. Cüzamı araştırmaya başladım. Ve bize anlatılan şey olmadığını anladım. Sonra da bu konuda ilerlerdim. Anadolu'da köy köy dolaştım, ekipler kurdum, neredeyse bütün cüzamlıların evine kadar ulaştım. Köylüyü tanıdım, sefaleti tanıdım, insanı tanıdım. Derken, hastaneyi kurduk. Ama bütün bunların kahramanlıkla alakası yok. Sorunu, kucağımda buldum. Allah'tan çözüm üretebilen biriyim.

    Müthiş bir enerjiniz var. Nasıl oluyor bu?


    - Bazen ben de şaşırıyorum. Kemoterapi oldum dün. Eve geldim 1 saat dinledim, arka arkaya toplantılara koşturdum.

    Kanseriniz ne durumda şu anda?

    - Metastazlarım var karaciğerimde. Ama iyiyim.



    Dünyaya çok faydalı olduğunuz muhakkak. Peki kendi çocuklarınızı ya da sevdiklerinizi ihmal etmiş olabilir misiniz?

    - Muhakkak. Çocuklarıma çok acı çektirdim. "Eleştirsenize beni" derim, gülümserler. Babaları vermeyince, çektim gittim. "Nasıl olsa babaanne bakıyor onlara" dedim. Eski eşimin tehditlerine hiç aldırmadım, iki yıla yakın çocuklarımdan ayrı kaldım. Gerçi sonra her şey düzeldi. Oğullarım üniversitedeyken evimiz çok şenlikliydi. Sürekli arkadaşları gelirdi, birinin üç, birinin dört arkadaşı. 12 Eylül zamanı, çocukların kalacak yerleri yok, aylarca 9 üniversite öğrencisiyle birlikte yaşadım. Öyleydi bizim ev, kapımız herkese açıktı, buzdolabımız da...

    Bir evsizi de evinize almışsınız! Böyle bir hikayeden söz ettiler...


    - Evet, evet. Geldi yaşadı bizimle. İyi çocuktu. Çocuklarım onu çok benimsediler, ama sonra şizofren olduğu ortaya çıktı. Tedavi olması için hastaneye yatırdık, klostrofobisi vardı, kapalı yerde kalamıyor, her şeye bir çözüm bulunur, hastanenin bahçesinde bir kulübede yaşadı. Sonra iyileşti. İş de bulduk ona. Şimdi bir veterinerin yanında asistanlık yapıyor...