Üç Nesil Bir Arada

Konusu 'Türk ve Türkiye Tarihi' forumundadır ve 1BukeT tarafından 13 Nisan 2007 başlatılmıştır.

    13 Nisan 2007
    Konu Sahibi : 1BukeT
  1. 1BukeT

    1BukeT Popüler Üye Üye

    Katılım:
    21 Eylül 2006
    Mesajlar:
    1.454
    Beğenildi:
    15
    Ödül Puanları:
    106
    Dede, oğul ve torun… Üç nesil bir aradaydı; Mütekaid (Emekli) Mirliva Mehmed Paşa, Mehmed Paşanın oğlu Miralay Ahmed Alâaddin ve Mehmet Paşanın torunu…

    Vatanın bir köşesi, Trablusgarb ve Bingazi işgal edilmişti. "Vatan sizden himmet bekler, vatan imdadına!" denmişti. Vatanın bekası için ter dökmeye, kan dökmeye, belki de can vermeye davet ediliyor ve davete icabet ediyorlardı. Gideceklerdi… Mısır veya Tunus'tan fark edilmeksizin Trablusgarb'a geçebileceklerini düşünüyorlardı. Gideceklerdi; çünkü bir vücudun âzâları olduklarına inanıyorlardı. Hakkın çiğnenmesine razı olamazlardı. Hakkı tutup kaldırmaktı gâyeleri.

    Devletin durumu da pek parlak değildi. Kaç cephede birden mücadele veriliyordu. Fakat gitme zamanıydı ve Ulu’l-Emr: "Gidin!" demişti.

    Gittiler, her türlü fakr u zarurete rağmen gittiler. Ancak, yanlarında fazla maddî destek götürememişlerdi. Onlara Fedayi-i Zâbitan (Fedaî Subaylar) grubu deniyordu. Yörenin aşiret reisleriyle, eşrafıyla, âyânıyla, avamıyla temasa geçtiler, omuz omuza verdiler. Bedevî gönüllüleri toplayıp eğitmeye, teçhiz etmeye başladılar.

    Ağır silâhları yoktu, sadece baskınlarla düşmandan elde ettikleri az sayıda tüfekleri vardı. Düşmanın uçaklarına, ağır silâhlarına, gözlem balonlarına ve gelişmiş haberleşme sistemine karşı bunlarla mücadele ediyorlardı. Hem Osmanlı subaylarının, hem de yerli gönüllü savaşçıların sayısı çok azdı. Tarih, sayısı az, teçhizatı yetersiz kuvvetlerin kendilerinden kat be kat fazla kuvvetlerle mücadelesine bir kere daha şâhit olacaktı.

    Çölün ortasında düşmanla karşılaştılar. Canla başla mücadele ettiler; ama yakalandılar. Mahkeme edilmeyi bekliyorlardı. Osmanlı'yı cephelerde kahramanca temsil ettikleri gibi, vakur duruşlarıyla mahkeme salonunda da temsil edeceklerdi. Zâten Tarık bin Ziyad gibi gemileri yakıp da gelmişlerdi. Onları düşündüren, mahkemenin neticesi değil, Hakk'ın yüceltilmesi uğrunda verilen hizmetten uzak kalmalarıydı.

    Hâkim karşısına çıkma günü gelmişti. Çabucak karar veren mahkeme heyetinin işi bu defa o kadar kısa sürmeyecek, süremeyecekti. Çünkü bu dâvâda mahkeme salonunda Batılı iki gazeteci vardı. Zevâhiri kurtarmak isteyen Mahkeme Başkanı Carlo Torelli, kendisini birkaç soru sormaya mecbur hissetmişti.

    Bir ihtiyar, bir genç adam ve bir çocuk… Elleri öylesine sıkı sıkıya bağlıydı ki, parmaklarının ucu morarmıştı. Üçünün de sırtında bornuz (mahalli kıyafet), başlarında fes vardı. Bu kisve itham edilmeleri için kâfiydi. Üstelik ellerinde barut izleri vardı. Barut kokuyordu üçü de… O halde ortada tereddüt edecek bir şey yoktu. Mahkeme heyeti bir defa daha kahraman askerlerine saldıran haydutlardan(!) bir kısmıyla karşı karşıyaydı. Suç aşikârdı, kurşuna dizilme kaçınılmaz bir neticeydi. Hemen tercüman vasıtasıyla sordu:
    — Siz üçünüz, kimsiniz?

    Tercümanın soruyu tercüme etmesine fırsat vermeden orta yaşlı fakat genç gibi duran öne çıktı. Bağlı ellerini yukarı kaldırdı, çok fasih bir İtalyanca ve berrak bir sesle cevap verdi:
    - Ben, Padişah efendimizin hizmetlerinde miralayım (albay). Adım, Ahmed Alâaddin. Bu, benim babam, Mehmed Paşa; mütekaid mirlivadır (tuğgeneral). Bu da oğlum, gönüllü askerdir.

    Osmanlı'nın çekildiği topraklarda, kan, gözyaşı ve tehcirlerin hâlâ sürüyor olması, Batılıların bu topraklara hiçbir zaman huzur ve güven getirmediğinin ve getir(e)meyeceğinin delili olsa gerektir. Asıl medeniyet projesi, her düşünce, renk ve ırktan insanı geniş bir hoşgörü ikliminde yaşatma gayesindeki dimağların, dünyanın en ücre köşelerine bile sevgi ve fedakârlığı götürüyor olmasıdır.


    Mahkeme âzâları hayret etti. Karşılarında Osmanlı subayları ve Osmanlı askeri duruyordu. Oysa Torelli, bir avuç eşkıya ile uğraştığını düşünüyordu. Durum biraz daha nâzikleşmişti. Çünkü bu insanlar asker olduklarını beyan ediyor ve harp esiri gibi muamele edilmek istiyorlardı. Mahkemenin de bu minval üzere cereyan etmesi iktiza etmez miydi?
    - Kâğıtlarınız var mı? Yani sözlerinizi ispat edecek resmî vesikalarınız?

    Ahmed Alâaddin Bey, bağlı elleriyle bornuzunun kıvrımlarını karıştırdı:
    - İşte tayin emrim.

    Piemont'lu mahkeme başkanı bu beklenmedik vesikayı incelerken o devam etti:
    - Tercümanınıza gösterirseniz Seraskerlik tarafından Trablus vilayetindeki İkinci Arap Gönüllüleri Alayı'na kumandan tayin edildiğimi size söyleyecektir.

    Mahkeme başkanı Carlo Torelli ile Ahmed Alâaddin Bey arasındaki bu konuşmanın, mahkemenin seyrini değiştirmesi beklenirdi. Ama öyle olmadı. Çünkü hüküm baştan verilmişti. Hem orada âdil bir şekilde muhakeme edilmek hayreti mucip olurdu. Mahkeme heyeti, üç kahramanı harp esiri kabul etmiyordu. Mazeretleri, üzerlerinde askerî üniformaların olmaması ve mahallî kıyafetler taşımalarıydı. Alâaddin Beyin: "Üniformasız askerlerin kumandanı olduğumdan, askerlerimle aynı kılıkta olmak için Osmanlı Miralayı kıyafetini taşımıyorum." sözleri de sonucu değiştireceğe benzemiyordu.

    Carlo Torelli, Alâaddin Beyi ve ekibini 26 Ekim'de askerlerini haince arkadan vurmakla itham ediyor; ancak o, bunu kabul etmiyor, arkadan vurmadığını, sadece hücum ettiğini söylüyordu.

    - Arkadan vurmadım, sadece size hücum ettim. Hepsi bu. Hem sayıca azdık.
    - Sayıca az değil, çok kişiydiniz.
    - Hayır az! Evvelki gün benim alayımdaki tüfek sayısı 400'den ibaretti.
    - Nerede bu tüfekler?
    - Tüfekler için canınızı sıkmayın. Savaşçılarımız boş yere kendilerini feda etmediler. Bu 400 tüfekten 350'sini bir dahaki çatışmada üzerinize çevrili bulacaksınız. Geriye kalır 50 tüfek. Onlardan, yani o tüfekleri taşıyan kahramanlardan 15'i vuruldu. Geriye kalan 35 savaşçımız da divan-ı harbiniz tarafından katledildi.

    Mahkeme reisi, Alâaddin Beyi önce kendilerine tâbi olup sonra silâha sarılmakla itham ediyordu. Ona göre bu bir şakilikti, isyan çıkarmaydı, cezası da belliydi. Alâaddin Bey ise, mahkemenin ne kendisinin ne de gönüllü alaylarından bir Arap'ın işgalcilere tâbi olduklarını, işgalcilerin hâkimiyetini ve bayrağını tanıdıklarını ispat edemeyeceğini söylüyordu. Tâbi olduklarını söyleyen yüz-iki yüz kişinin, aslında o bölgenin önde gelen kişileri olmadıklarını, çapulcuları olduklarını ifade ediyordu.

    Mahkemenin uzaması Carlo Torelli'yi sinirlendiriyor, bir an önce mahkemeyi bitirmek, zulmünü icra etmek istiyordu. Bunun için Alâaddin Beye kısa kısa sorular sorup aynı kısalıkta cevaplar alıyordu.

    - 26 Ekim saldırısında bulundunuz mu?
    - O hareketi ben idare ettim.
    - Yanınızdaki bu iki adam da katıldı mı?
    - Evet, oğlum askerdir. Mütekaid mirliva olan babam da benim birliğime yazılarak yeniden asker olmuştur.
    - Peki siz üçünüz de üniformasız mı dövüştünüz?
    - Evet, sebebini söyledim.
    - Pekalâ, Trablus yerlilerine kumanda ettiniz, onları silâh altına aldınız mı?
    - Bir Osmanlı vilayeti olan Trablus'taki yerli halkı, yani Osmanlı vatandaşlarını silah altına aldım, onlara kumanda ettim.
    - Peki, kâfi.

    Nihayet mahkeme bitmişti. Hüküm açıklandı: idam. Üç nesil bir arada kurşuna dizilerek idam edilecekti. Napolili Başkâtip Antonio Onaglia: "Hüküm deftere geçirilmiştir. Temyizi kabil değildir." diyerek mahkemeden önce yazılmış olan kararı okumuştu. Bundan sonrasını yine Batılı gazetecinin yazılarından aktaralım:
    "Üç mahkumdan hiçbirinin tebessümü eksilmedi. Sadece Ahmed Alâaddin Bey, kendine güvenen bir sesle:
    - Padişahım çok yaşa! dedi.
    - Mütekaid Mirliva Mehmed Paşa da sakin bir sesle:
    - Allahu Ekber! dedi.
    Çocuğa gelince, babasının ve dedesinin sözlerine hürmet göstererek sustu.
    Askerler mazlumları, mağdurları götürdü. Az sonra da bir manga askerin tüfek sesleri duyuldu. Hüküm hemen oracıkta infaz olunmuştu. Ve başkan Carlo Torelli emretti:
    - Diğer sanıkları getirin.”

    Bu sözleri söylerken yüzü kızardı, Fransız ve İngiliz gazeteciyi görmemek için başını çevirdi. Çünkü iki gazeteci, beş on saniye önce ayağa kalkmış, şehit edilmeye götürülen üç masumu, şapkalarını ellerine alarak selâmlamıştı. Şimdi ise şapkaları başlarında, mahkeme heyetine sırtlarını dönerek kapıdan çıkıyor ve çıkarken eşiğe tükürüyorlardı.

    Batılı gazetecilerden biri, yaşadıklarını daha sonra "Üç Türk Şehidi" başlıklı bir yazıyla dünya kamuoyuna sunmuştu. Claude Ferrare bu Batılı gazeteciyi tanıtırken "O, Batı medeniyetinin İslâm topraklarına götürülmesinde kurşuna dizmekten başka yollar olduğuna da inanıyordu." der. Batılıların İslâm coğrafyasına başka yollarla gelmeyi denediği doğrudur. Geldiler de. Ancak bir medeniyet getirdikleri oldukça şüphelidir. Osmanlı'nın çekildiği topraklarda kan, gözyaşı ve tehcirlerin hâlâ sürüyor olması, Batılıların bu topraklara hiçbir zaman huzur ve güven getirmediğinin ve getir(e)meyeceğinin delili olsa gerektir. Asıl medeniyet projesi, her düşünce, renk ve ırktan insanı geniş bir hoşgörü ikliminde yaşatma gâyesindeki dimağların, dünyanın en ücra köşelerine bile sevgi ve fedakârlığı götürüyor olmasıdır. Elverir ki, insanlığın önüne böyle bir medeniyet projesi konulurken "kurşuna dizmekten başka metodu" olmayanlar bu projeyi engellemesin… Mehmet SUCU