Ülkemizde Doğum Gelenekleri

Konusu 'Örf ve Adetlerimiz' forumundadır ve yaren_76 tarafından 19 Mayıs 2007 başlatılmıştır.

    19 Mayıs 2007
    Konu Sahibi : yaren_76
  1. yaren_76

    yaren_76 mareşal Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.069
    Beğenildi:
    22
    Ödül Puanları:
    148
    Doğum Geleneklerimiz

    Gebelik:
    Kadın, gebeliği ilk önce uygun bir dille duyurulur. Eşler birlikte kızın
    evine giderler. Anne adayı, mutlu haberi kendi annesine iletir. Anne de
    eşine söyler, tüm aile bu mutlu olayı kutlar. Bazı yörelerde horoz kurban
    edildiği bile olur. Mutluluk haberini duyan aile, kızları ve damatlarına
    hediyeler verir. Bebek için giysiler, yatak malzemesi gibi hazırlıklar
    yapılır. Eltiler, görümceler, oğlan ve kız annesi, gelinin arkadaşları, gebe
    kadının doğum hazırlıklarına yardımcı olurlar.
    Gebe gelinin baş bağlaması:
    Gebe kaldığını anlayan gelin, durumu kaynanasına bildirir. Durumu öğrenen
    kaynana, sevinçle bir kasaba gider ve 7 adet koyun kellesi alır. Bunları
    yıkar, temizler, bir kazanda kaynatır. Kelle yemeği olarak hazırlar. Yanına
    pilav, komposto, tatlı vb. de yapar. Mevsim meyvelerini de katarak sofraya
    getirir. Gelinin akranı, yeni evli gelinleri bu sofraya davet eder. Gelin ve
    arkadaşları yemeklerini yer, türküler söyler, oyunlar oynar.
    Geline yakasız köyneğini, üç eteklerini, kısa enli cepkenini giydirirler.
    Giysileri giydirilirken selavat getirirler. Gelinin başı, renkli poşularla
    bağlanır; poşunun üzerine altından veya gümüşten takılar takılır. Bu poşular
    7 renktir. Her rengin ucu birer metre kadar uzunlukta sırttan aşağı
    sarkıtılır. Ayrıca bir kırmızı poşu ile de gelinin ağzı örtülür.
    Gelin, bu sırada konuşmaz. Eşi, kaynata ve kaynanası, yakınları, arkadaşları
    baş bağlanmasının arkasından hediyeler (anmalık) verirler. Konuşmasını
    isterler. Gebe kalan, başı bağlanan gelin, artık aile içinde statü
    kazanmıştır. Gelinin eteğine, çocuk şapkası ve başörtüsü koyarlar. Gelin,
    eteğiyle bunları 3 kez havalandırır. Etekteki şapkayı kapan konuk
    gelinlerden birinin oğlu olacağı, başörtüsünü kapanın ise, kızı olacağına
    inanılır. Bu atış üç kez tekrarlanır. Son atışta şapkayı ve başörtülerini
    kapan gelinler, bunlara sahip olur. Başı bağlanmış olan gelin artık
    konuşmaya başlar.
    Gebelikle ilgili ve gebelik süresince uygulamalar:
    · Kadın, gebeliği süresince, al basmasın diye başına al örtü bağlar.
    · Gelinin ağırlığı düşmesin diye boynuna altın takılır.
    · Nazarı önlemek için ise, göz boncuğu ve maşallah gibi takılar
    takılır.
    · Kadın gebeliği sırasında al yanaklı, güzel yüzlü ise, oğlan
    doğuracak demektir.
    · Kadının karnı büyükçe ve yukarıda ise kız doğuracak şeklinde
    yorumlanır.
    · Aşeren kadın, çirkin bulduğu şeylere bakmaz, kelle yemez.
    Gebe kadın için “kız kasıkta, oğlan karında durur” derler. Kız çocuğunun
    doğumu sırasında kasık, oğlan çocuğunun doğumunda annenin sırtı ağrır.
    Aşerme sırasında kadına, özlemini duyduğu herşey yedirilir.
    · Aşeren kadına sakız çiğnetilmez, sevmediği yiyecekler yedirilmez.
    · Çirkin bulduğu korktuğu, çekindiği şeylere baktırılmaz.
    · Tilkiye bakarsa çocuğunun sinsi, tavşana bakarsa yarık dudaklı,
    mandaya bakarsa hantal olacağına inanılır.
    · Çirkin bulduğu kadına da erkeğe de bakmaz.
    · Gebe kadına çevresindekilerce sürekli iyimser ve neşeli olması
    öğütlenir.
    Doğum:
    Yaşamın başlangıcı olan doğum, her toplum gibi Tahtacılarda da çok çok
    önemsenir. Duygular yoğunlaşır. Çünkü, doğum olağanüstü bir olaydır. Soyun
    sürmesi demek olan doğumdan önce; doğum kolay olsun diye:
    · Çeşmenin musluğu açılır.
    · Oklavalar kırılır.
    Her obanın doğuma yardımcı bir ebesi vardır o çağırılır. Komşu-akraba olan
    becerikli kadınlar da doğum için çağırılır. Çocuğun giysileri hazırlanır,
    bir kazan su kaynatılır. Bu su ile doğuma yardımcı tüm kadınlar, ellerini
    yıkarlar. Gebe kadını, sancısı gelsin diye iki kadın kollarından tutar
    yürütür. Sonra bir battaniye içine kadını yatırır sallarlar. Bundan amaç,
    çocuğun karında doğuma hazır duruma gelmesidir. Bu arada kadınlar, gebe
    kadının kasığını çekerler. Doğum zor oluyorsa, tavana bir ip bağlanır, kadın
    ipten tutunup güç alarak ıkınır, rahim avuç içi kadar açılırsa çocuk doğuma
    hazır demektir. Ebe, kasığa basar, yardımcı kadınlar sürekli gebe kadına
    moral vererek cesaretlendirir. Doğan erkek çocuk ise, sevinç daha fazla olur
    Ailenin başka oğulları olsa bile bu sevinç değişmez. Doğumdan sonra çocuğun
    eşi düşer, düşmezse ebe elini yıkar, zeytinyağı ile yağlar, göbek bağından
    tutarak eşi çıkarır. Çıkarılan eş, evin uzağında ayak basmayacak bir yere
    gömülür.
    Göbek kesme:
    Ebe eliyle çocuğun göbeğiyle eşi arasında bir karışlık boşluk bırakır. Elini
    çıkıntılı göbeğin üzerine koyduktan sonra keser. Göbek bağı ikiye katlanır,
    çok sıkı olarak bağlanır. Sıkı bağlanmazsa, bebek ölür. Bir hafta içinde
    göbek bağı kuruyarak kendiliğinden düşer.
    Çocuk kız ise, bir çeyiz sandığına veya dikiş makinesinin çekmecesinde göbek
    bağı saklanır. Doğan çocuk erkek ise, göbek bağı okulun bahçesine “okusun,
    adam olsun” dileğiyle gömülür. Kız için, ayağı evde olsun, evcil olsun
    dileğiyle göbek bağı mutlaka evin içinde saklanır.
    Doğumdan sonra kadına soğuk su verilmez, üşütmesin diye kekik kaynatılır.
    Bir gün boyunca çocuğa ılık şekerli su verilir. Bu arada karın bölgesindeki
    kan aksın ve kadın göbekli olmasın diye, karnı bir çarşafla sıkılır ve
    bağlanır. Gebe kadın bu bağ ile birkaç gün kalır. Ağrı olursa arpa unu,
    soğan, kekik, un yoğrularak yakı edilir ve karına bağlanır.
    İlk anne sütü, ayak deyip çiğnenmeyecek bir yere sağılır, çocuğa verilmez.
    İkinci süt, ilk birkaç damlasından sonra çocuğa içirtilir. İlk süt
    verilirken memede çatlama olmasın diye soğan kesilir, yara üzerine sürülür.
    Kadın yatağına çocuğuyla birlikte yatırılır, konu-komşu çorba ve pelte
    pişirerek kutlamaya gelirler. “Analı-babalı büyüsün”, “yaşı uzun olsun”
    genellikle ana dilekleridir.
    Bebek görümü:
    Soyu sürdürmenin belgesi olan bebek doğunca oba, köy büyük sevince boğulur.
    Hemen bir kişi baba adayına müjdeci gönderilir. Baba müjdeciyi ödüllendirir.
    Gücüne göre armağanlar verir.
    · Bebeğin yüzü sürekli sarı bir örtü ile “sarılık olmasın” diye
    örtülüdür.
    · Anne ise albasmasın diye al örtülür.
    · Yastığın altında ise, bir bıçak ve ekmek bulunur.
    Bu albasmaması için bir önlemdir. Baba, çocuğu görmeye geldiğinde elinde
    eşine görümlük adlı hediyeyi getirir. Çocuğa “maşallah” der öyle bakar, aile
    büyükleri ve yakınları anneye ve çocuğa görümlükle gelirler. 40’ı çıkmayan
    çocuk dışarı çıkarılmaz. Bazen zorda kalınırsa 20’sinde dışarı çıkarılır.
    Anne de zorunlu kalmazsa, dışarı çıkmaz, uzaklara gitmez, ağır iş yapmaz,
    yük kaldırmaz, ayrıca 40 günlük süre içerisinde eşiyle yatmaz. Evde anne
    yalnız bırakılmaz. Deneyimli bir kadın “görümce, kaynana, anne” gibi bulunur
    Çocuğun beslenmesi, temizliği, sağlığı ve annenin sağlığıyla bunlar
    ilgilenir. Eğer anne bilmiyorsa, çocuğu deneyimli kadınlar beler. Kimi yerde
    çocuk beşiğe alınır. Beşiğe yatırılan çocuğa kundak yapılmaz, bez bağlanmaz.
    Beşiğin altında lazımlık bulunur. Buna Isparta ve Antalya yöresinde “sülbüş”
    denir.
    Kadın çocuğu emzirirken, beşikte sarılı bebeğin üzerine eğilir öyle emzirir,
    çocuk kundaktaysa annenin kucağına verilir.
    · 40’lı kadın cenazeye gitmez, gitmek zorunda kalırsa, cenaze suyunun
    üzerinden atlatılır, eli-yüzü cenaze suyuyla yıkatılır.
    · Başka bir kırklı kadınla karşılaşırsa, karşılıklı iğne değişirler.
    · 40’ıncı günü bir tasın içine 40 adet küçük taş, 40 adet gül veya
    mevsim çiçeği atılır. Kimileri 40 taş yerine 40 metal para atarlar. Bu
    tastaki suyu süzerler, bunu 39’ar kez annenin ve çocuğun üzerine dökerler,
    40’ıncı su kalan suyun tümüdür bu da dökülür, böylece kadın ve çocuk ayrı
    ayrı kırklanmış olur.
    Çocuğa giysisi giydirilir.Kimi yerleşim birimlerinde anne çocukla birlikte
    kırklanır. Şimdilerde kent ve kasabalara yerleşen Tahtacılar, kırklı kadın
    ve çocuğu hamama götürüyorlar.
    · Nazarı değen kadın varsa, çocuk ona gösterilmez.
    · Kadın görürse, bir parça giysisinden bez kesilerek alınır.
    Çocuğu olmayan kadına Antalya yöresinde “Kasnak” adı verilir. Sütü olmayan
    kadının yerine başka bir kadın çocuğa süt verir, buna süt annesi denir.
    Nazar değmesin diye nazar boncuğu, üzerlik, çöre otu, sarımsak kökü ile
    nazarlık yapılır, çocuğun kundağı veya yatağına asılır. Çocuk devamlı
    ağlarsa, kurşun dökülür. Önceki çocukları kız olanlar, oğlan olsun diye
    kızlarına Songül, Sonnur, Yeter, Döne, Döndü gibi adlar verilir. Yeniden kız
    doğarsa, Kısmet adı verilir. Çocuğu yaşamayanlar ise Dursun adını verirler.
    Ad verme:
    Anne-baba, çocuğuna adını kendileri koymaz, aile büyüklerine bırakırlar.
    Oğlan olursa şu kız olursa bu gibi değerlendirmeler yapılır. Genellikle eski
    ataların adları yaşatılır. Doğumun yedinci günü çocuk tuzlanır. Tuz yemeği
    adı altında köylüye bir yemek verilir. Bu yemeğe yalnız köyün kadınları
    çağrılır. Bir yandan çocuk tuzlanır, diğer yandan da tespit edilen ad çocuğa
    verilir.
    Daha önceleri ölmüş ataların adları verilirken şimdi Özlem, Özgür, Sevgi,
    Barış, Umut, Türkü, Pınar, Irmak, Deniz gibi adlar konmaktadır. Eski ve
    geleneksel Ali, Fatma, Veli, Gülsüm, Emine, Zeynep, Hasan, Hüseyin gibi
    isimler daha az konmaktadır.
    Köylerde aşerme, albasması, alkarası, kırklama, nazar değmesi, “gözdeğmesi”,
    40 basması gibi olgular, azalarak da olsa yaşamaktadır. Eğitim oranı
    yükseldikçe, bu tür olgular yerini yitirmektedir. Günümüzde köy ebelerinin
    yerini, diplomalı ebeler almışsa da birçok köyde ve ağaç kesimi yapılan
    obalarda köy ebesinin doğurttuğu kadın sayısı hayli fazladır.
    __________________
     
    alayli bunu beğendi.
  2. 22 Mayıs 2007
    Konu Sahibi : yaren_76
  3. sarxix papatya

    sarxix papatya Popüler Üye Üye

    Katılım:
    21 Nisan 2007
    Mesajlar:
    1.556
    Beğenildi:
    3
    Ödül Puanları:
    106
    of bu kadar yapılan seyle sıkılır ınsan.ama guzel gelenekler.ben sadece al basması ve 40 ının cıkmasını bılıyorum oburlerını duymadım.bıde bebegı besıkten alınca mutlaka besıge bısey konur.bos kalmasın dıye.bırde hamıleyken et balık cıger tutulunca eller yıkanmadan bıryerlerıne surulmez yoksa bebekte leke oluyor
     
  4. 22 Mayıs 2007
    Konu Sahibi : yaren_76
  5. yaren_76

    yaren_76 mareşal Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.069
    Beğenildi:
    22
    Ödül Puanları:
    148
    bizdede bebek 40 gün boyunca öğlene kadar yıkanır,annenin ve bebeğin çamaşırı akşam ezanından sonra dışarı bırakılmaz,asılmaz,bebekte annede akşam dışarı çıkmaz,beşiğe küçük kuran,yastığın altına makas yada bıçak koyarlar,al basmasın diye,beşiğin üstüne sarı örtü örterler bebek sarılık olmasın,
    losa şerbeti verirler gelene çukulata ikram ederler,iki 40 lı yan yana gelmezler,eyer mahallede cenaze falan olursa bebek uyurken yada yatıyosa ayağa kaldırırlar,ayakları basık olmasın yürüyemez diye,
    bebek kuranı okutulur,bebek görmeye gelen kadınlardan adetli olan varsa bebeğin yüzüne bakmaz,bakarsada ben senin annen gibiyim der:
    çünki bebeğin yüzünde hemen sivilcelenme ve kızarıklık olur
     
  6. 22 Mayıs 2007
    Konu Sahibi : yaren_76
  7. deniz33

    deniz33 Aktif Üye Üye

    Katılım:
    14 Nisan 2007
    Mesajlar:
    51
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    Yarencim aynı bizim adetlerimizi anlatmışsın,Bursalılar da aynıdır.Bursada 40 ın içinde bebek mevlüdü okutulur ve orda lohusa şerbeti ikram ederler.Bebegin anneannesine çok iş düşer.Kız çeyizi gibi bebek çeyizi hazırlar ve mevlütten 1 -2 gün önce getirir,yaptıkları mevlüt günü gelenlere gösterilir..BizBursalılar da adet çokturyerimseniben
     
  8. 24 Mayıs 2007
    Konu Sahibi : yaren_76
  9. yaren_76

    yaren_76 mareşal Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.069
    Beğenildi:
    22
    Ödül Puanları:
    148
    A unuttuğum bir şey daha ,yarı kırkı oluncaya kadar dışarı çıkmazdı eskiden,şimdi mecburi sebeblerden çıkıyor,

    40 günü dolunca bebeği kırklarlar ,yıkadıkları suyun kabına ya 40 tane taş toplanıp atılır,nazar boncuğu atılır,yada başına dökülen su 40 delikli süzgeçten geçirilir,sonra kırk uçurmaya bebek dışarı çıkartılır,komşuya vb yakın mesafe bir yere, gittiğin evin sahibi kırk uçurmaya gelen bebeğin başına biraz un sürer,saçı geç beyazlasın diye,bebeğin tulumunun içine koynuna yumurta koyar,bebek yumurta gibi olsun biçimi güzel olsun diye:1shok:
     
  10. 24 Mayıs 2007
    Konu Sahibi : yaren_76
  11. yaren_76

    yaren_76 mareşal Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.069
    Beğenildi:
    22
    Ödül Puanları:
    148
    birde ilk adım çöreği yapılır,bebek adımlamaya başlanınca,tepside ekmek gibi ,içine para atarlar diliminde kime çıkarsa o bebeğe hediye alır,

    ilk dişi çıktığını görende ,bebeğe hediye alır
     
  12. 29 Mayıs 2007
    Konu Sahibi : yaren_76
  13. yaren_76

    yaren_76 mareşal Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.069
    Beğenildi:
    22
    Ödül Puanları:
    148
    Anadolu’da doğumla ilgili adet, inanma ve gelenekler

    1)Doğum öncesi,

    2)Doğum sırası,

    3)Doğum sonrası olmak üzere üç ana başlık altında incelenmektedir.

    1)DOĞUM ÖNCESİ
    Doğum öncesi gelenek görenek, adet ve inanmalara yönelik uygulamalar; kısırlığı giderme, hamile kalma, aşerme, hamilelik, çocuğun cinsiyetini anlama, hamilelik esnasında hamile kadının kaçındığı davranışlar etrafından yoğunlaşmaktadır.

    Kısırlığı giderme, Gebe Kalma
    Toplumumuzda geçmişte çocuk sahibi olunamadığı durumlarda kusur çoğunlukla kadında aranmakta, uygulama ve pratiklerin büyük çoğunluğu üzerinde yoğunlaşmaktaydı.

    Bu uygulamaları geçmişte genel olarak;

    1)Dinsel büyüsel nitelikli pratikler,

    2)Halk hekimliği kapsamına giren pratikler,

    3)Tıbbı sağaltma alanına giren yöntemler oluşturmaktadır.

    Günümüzde ise çocuk sahibi olunamadığı durumlarda kadın ve erkek aynı derecede sorumlu tutulmakta ve birlikte tedavi görmektedirler. Günümüzde de zaman zaman geleneksel tedavi yöntemlerine baş vurulmasına rağmen modern tıp yöntemleri hem kırsal kesimde hem de kent ortamında daha ön plana geçmiştir.

    Aşerme
    Hamile kadın halk deyimiyle “aş erme” aşamasına gelince bazı şeyleri yapmakta,özellikle belirli nesnelere bakmaktan,yiyecekleri yemekten kaçınmakta ya da tersine bazı şeyleri yemeye özen göstermektedir.Bu türden davranışlar fizyolojik olarak kadının bünyesindeki kimi maddelerin eksikliğini gidermek amacıyla yenilmesi gerekli görülmektedir.

    Aşeren kadın genellikle acı,ekşi ve baharatlı şeyleri yemekten kaçınmaya zorlanmaktadır.Bu tutum Anadolu’da çok olan “Ye ekşiyi, doğur Ayşe’yi” tekerlemesiyle de ifade edilmektedir.Buna karşılık olarak da aşerirken tatlı yiyeceklerden yemek oğlan çocuğunun ön belirtisi olarak yorumlanmakta,bu durum da halk arasında;“Ye tatlıyı,doğur atlıyı” tekerlemesiyle anlatılmaktadır.

    Hamilelik
    Kadın gerek hamileliği gerekse lohusalığı süresince çevresince bir çeşit hasta kabul edilmekte ve buna göre işlem görmektedir. Bir başka deyişle hamile kadının bağlı bulunduğu grup ya da cemaatin kültürel değerleri kadını hasta kategorisine sokarak ona hasta gözüyle bakmakta ve kadından bu değerlere uygun beklentilere göre hareket etmesini ve rolünü üstlenmesini istemektedir.

    Anadolu’da hamile kadına; yüklü, iki canlı, gebe, ağır ayak, koynu dolu, boğru dolu, guzlacı vb. adlarla tanımlanmaktadır.

    Çocuğun Cinsiyeti
    Hamilelik döneminin en önemli konularından birisini de doğacak çocuğun cinsiyetiyle ilgili yapılan yorumlar oluşturmaktadır.

    Anadolu’da konuyla ilgili olarak;

    1)Kadının fiziksel görünümüne bakılarak,

    2)Kadının yediklerine bakılarak,

    3)Kadının davranışlarına bakılarak,

    4)Çocuğun ana karnında oynama süresine bakarak,

    5)Sancının geliş biçimi dikkate alınarak çeşitli yorumlar yapılmaktadır.

    Günümüzde ise; çocuğun cinsiyetiyle ilgili geleneksel yorumlardan daha yoğun olarak modern tıp yöntemlerine başvurulduğu gözlenmektedir.

    Hamile kadının kaçınmaları ve yapması uygun görülen bazı davranışlar;

    Kadının hamile kaldığı andan itibaren; çocuğu annenin tüm davranışlarından etkileneceği bilimsel olarak kanıtlanmış olup; bu konuyla ilgili olarak Anadolu’nun geleneksel kesiminde çok yaygın olan inanış sistemi günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

    Bu inanış sistemi; hamile kadını bir takım davranışları yapmaya ve yapmamaya zorlamaktadır.

    Yapmaması gereken davranışlara hamile kadın,hamileliği süresince;

    a)Ayıya,maymuna,deveye bakmaz

    b)Balık,tavşan,paça,kelle yemez,sakız çiğnemez

    c)Cenazeye gitmez,cesede bakmaz

    d)Gizli saklı bir şeyi alıp yemez.

    Gibi davranış biçimlerini örnek olarak verebiliriz.Yukarıdaki sayılanların dışında birtakım uygulamalar da vardır ki bunlar da aynı çıkış noktasından kaynaklanan olumlu istekle yüklü olan davranış biçimleridir.Hamile kadından yapması istenilen davranışlara ise;

    a)Aya gökyüzüne bakar

    b)Güzel kimselere bakar

    c)Gül koklar

    d)Ayva, elma, yeşil erik, üzüm yer gibi örnekler verilebilir.

    2)DOĞUM SIRASI

    Anadolu’nun kırsal kesimlerinde geçmişte doğumlar köy ebelerinin yardımlarıyla köylerde evlerde yaptırılmakta doğum esnasında yapılan uygulamaların büyük çoğunluğu doğumun kolay olmasına yönelik uygulama ve pratikler oluşturmaktaydı.

    Bu uygulamalara örnek olarak;

    1)Kadının saç bağlarının çözülmesi,

    2)Kilitli kapıların, sandıkların, pencerelerin açılması,

    3)Kuşlara yem serpilmesi,

    4)Kolay doğum yapan kadının, doğum yapacak olan kadının sırtını sıvazlaması,

    5) Silah atılması,

    6)Kadının sırta alınıp silkelenmesi,

    7)Kadının yüksek bir yerden atlatılması,

    8)Kadının bir bezin içerisine konarak sallanması verile bilinir.

    Günümüzde ise doğumlar hastanelerde yaptırılmakta,hastanelerin uzak olduğu dağ köylerinde ise diplomalı ebelerin yardımlarıyla yaptırılmaktadır.

    3)DOĞUM SONRASI
    Doğum sonrası uygulamalar;

    1)Çocuğun göbeği ve eşi,

    2)Loğusalık,

    3)Al karası inanışı,

    4)Kırk basması inanışı,

    5)Kırklama işlemi etrafında kümelenmiş durumdadır.

    Çocuğun Göbeği ve Eşi
    Hamile kadının yediği içtiği şeylerin, baktığı kişi, hayvanların ve nesnelerin çocuğu etkileyeceği tasarımı ve inancı varsa, çocukla göbeği ve eşi arasında da aynı inanç söz konusudur.Bu nedenle çocuğun geleceğini, ilerdeki işini ve geleceğini etkileyeceği inancıyla göbek gelişigüzel atılmaz.Bu uygulamaya örnek olarak göbek;

    1)Cami duvarına, cami avlusuna gömülür.(Dinci olsun diye)

    2)Okulun duvarına, bahçesine atılır.(Okusun diye)

    3)Ahıra gömülür.(Hayvan sever olsun diye)

    4)Suya atılır.(Kısmetini dışarıda arasın diye) verile bilinir.

    Çocuğun sonu,arkadaşı,eşi,yoldaşı gibi adlarla tanımlanır.Çocuğun sonuna çocuktan bir parça hatta çocuğun kendisi gözüyle bakıldığı için doğumdan sonra genellikle temiz bir beze sarılarak,temiz bir yere gömülmektedir.

    Günümüzde doğumlar hastanelerde gerçekleştiği için eşle ilgili geleneksel uygulamalar tamamen yok olmuş durumdadır. Göbekle ilgili adet ve inanmalar günümüzde de yaygınlığını sürdürmektedir.

    Loğusalık
    Anadolu’da yeni doğum yapmış ve henüz yataktan kalkmamış kadına;loğusa,lohsa,emzikli,loğsa,nevse,kırklı gibi adlar verilmektedir.Doğumdan sonra kadının yatakta kalma süresi; kadının fizyolojik durumuna, doğumun güç ya da kolay olmasına,iklime,çevre koşullarına,ailenin ekonomik durumuna ve gelinin sevilme durumuna bağlıdır.

    Loğusalık süresi içerisinde kadının çeşitli doğa üstü güçlerin etkisinde olduğu Anadolu’da yaygın bir inanıştır.Geleneksel kesimde sıkça kullanılan “kırklı kadının kırk gün mezarı açık olur söylencesi” bu inanışı desteklemektedir.

    Al Karısı İnanışı
    Loğusa ve kırklı çocuklara sataştığı ve kimi zaman da onları öldürdüğü tasarımlanan alkarısı; al, cazı, cadı, al anası, al kızı, al karası, koncoloz, goncoloz, kara koncoloz gibi adlarla tanımlanmaktadır.

    Anadolu’da ahır, samanlık, değirmen, terkedilmiş virane yerlerde, su kuyusu, su kaynakları ve loğusa kadın ve kırklı çocuğun yalnız olduğu yerlerde bulunduğuna inanılan al karısından korunmak için halk birtakım uygulamalara baş vurmaktadır.

    Bu uygulamalara örnek olarak;

    - Loğusa ve kırklı çocuğun bulunduğu yere süpürge, Kuran-ı Kerim, soğan, sarımsak, nazarlık asılması,

    - Loğusa veya kırklı çocuğun yastığının altına iğne veya çuvaldız sokulması,

    - Loğusa ve kırklı çocuğun yastığının altına kama, orak, bıçak vb. gibi kesici aletlerin konulması

    - Loğusa ve kırklı çocuğun bulunduğu yere ekmek ufağı ve su konulması verilebilir.

    Al karısına ilişkin uygulamalar geçmişteki uygulamalara göre daha az olmasına rağmen günümüzde de devam etmektedir.

    Kırk Basması İnanışı
    Anadolu halkı loğusayla kırklı çocuğun doğumdan sonraki kırk gün içerisindeki hastalıklarına ve ileriki aylardaki gelişim eksikliğine; kırk basması, kırk düşmesi, kırk karışması, loğusa basması, aydaş gibi adlar vermektedir.

    Kırk günlük dönem içerisinde loğusa ve kırklı çocuğa birtakım canlı ve nesnelerin zarar vereceği inancı yaygındır. Kırk baskınlığını önlemek için yapılan pratik ve uygulamalar oldukça yaygındır.

    Kırk baskınlığını önlemek için;
    - Anne ve çocuk kırk gün dışarı çıkarılmaz,

    - Loğusa kadın ve kırklı çocukların birbirleriyle karşılaştırılmamasına dikkat edilir,

    Anadolu’da çocuğa kırk basması çocuğun gelişmemesi ve zayıflamasıyla ilişkilendirilmekteydi.Kırk baskınlığını giderme yolunda da dinsel,büyüsel birtakım pratik ve uygulamalara baş vurulmaktaydı.Günümüzde artık bu türden uygulamalar yok denecek kadar azdır.

    Kırklama
    Loğusa ve kırklı çocuğa kırk basmaması için loğusanın ve çocuğun serbeste çıkması için; kırk gün içerisinde genellikle kadın ve çocuğun yıkanması biçiminde yapılan uygulamaya “kırklama” adı verilmektedir.Yaygın olarak kullanılan “kırklama” tanımlanmasının dışında bu olaya halk arasında; “kır dökme”, “kırk çıkarma” vb. adlar da tanımlanmaktadır.

    Anadolu’da kırklama işlemi en yaygın olarak kırkıncı gün yapılmaktadır.Bu süre yörelere göre farklılık göstermekte; 7., 20., 30., 37., 39., 41. günlerde de kırklama yapılmaktadır.Bu işlem yörelere göre şekilde bazı farklılıklar gösteriyor olmasına karşın içerikte aynı amaca yönelik bir uygulamadır.Doğumla ilgili adet ve uygulamalar içerisinde kırklama işlemini geçmişte olduğu gibi günümüzde de değişmez bir kural olarak geçerliliğini sürdürmektedir.

    t.c kültür ve turizm bakanlığı
     
  14. 29 Mayıs 2007
    Konu Sahibi : yaren_76
  15. yaren_76

    yaren_76 mareşal Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.069
    Beğenildi:
    22
    Ödül Puanları:
    148
    Ali Aksüt: Doğum Gelenekleri


    Gebelik:

    Kadın, gebeliği ilk önce uygun bir dille duyurulur. Eşler birlikte kızın evine giderler. Anne adayı, mutlu haberi kendi annesine iletir. Anne de eşine söyler, tüm aile bu mutlu olayı kutlar. Bazı yörelerde horoz kurban edildiği bile olur. Mutluluk haberini duyan aile, kızları ve damatlarına hediyeler verir. Bebek için giysiler, yatak malzemesi gibi hazırlıklar yapılır. Eltiler, görümceler, oğlan ve kız annesi, gelinin arkadaşları, gebe kadının doğum hazırlıklarına yardımcı olurlar.

    Gebe gelinin baş bağlaması:

    Gebe kaldığını anlayan gelin, durumu kaynanasına bildirir. Durumu öğrenen kaynana, sevinçle bir kasaba gider ve 7 adet koyun kellesi alır. Bunları yıkar, temizler, bir kazanda kaynatır. Kelle yemeği olarak hazırlar. Yanına pilav, komposto, tatlı vb. de yapar. Mevsim meyvelerini de katarak sofraya getirir. Gelinin akranı, yeni evli gelinleri bu sofraya davet eder. Gelin ve arkadaşları yemeklerini yer, türküler söyler, oyunlar oynar.

    Geline yakasız köyneğini, üç eteklerini, kısa enli cepkenini giydirirler. Giysileri giydirilirken selavat getirirler. Gelinin başı, renkli poşularla bağlanır; poşunun üzerine altından veya gümüşten takılar takılır. Bu poşular 7 renktir. Her rengin ucu birer metre kadar uzunlukta sırttan aşağı sarkıtılır. Ayrıca bir kırmızı poşu ile de gelinin ağzı örtülür.

    Gelin, bu sırada konuşmaz. Eşi, kaynata ve kaynanası, yakınları, arkadaşları baş bağlanmasının arkasından hediyeler (anmalık) verirler. Konuşmasını isterler. Gebe kalan, başı bağlanan gelin, artık aile içinde statü kazanmıştır. Gelinin eteğine, çocuk şapkası ve başörtüsü koyarlar. Gelin, eteğiyle bunları 3 kez havalandırır. Etekteki şapkayı kapan konuk gelinlerden birinin oğlu olacağı, başörtüsünü kapanın ise, kızı olacağına inanılır. Bu atış üç kez tekrarlanır. Son atışta şapkayı ve başörtülerini kapan gelinler, bunlara sahip olur. Başı bağlanmış olan gelin artık konuşmaya başlar.

    Gebelikle ilgili ve gebelik süresince uygulamalar:

    · Kadın, gebeliği süresince, al basmasın diye başına al örtü bağlar.

    · Gelinin ağırlığı düşmesin diye boynuna altın takılır.

    · Nazarı önlemek için ise, göz boncuğu ve maşallah gibi takılar takılır.

    · Kadın gebeliği sırasında al yanaklı, güzel yüzlü ise, oğlan doğuracak demektir.

    · Kadının karnı büyükçe ve yukarıda ise kız doğuracak şeklinde yorumlanır.

    · Aşeren kadın, çirkin bulduğu şeylere bakmaz, kelle yemez.

    Gebe kadın için “kız kasıkta, oğlan karında durur” derler. Kız çocuğunun doğumu sırasında kasık, oğlan çocuğunun doğumunda annenin sırtı ağrır.

    Aşerme sırasında kadına, özlemini duyduğu herşey yedirilir.

    · Aşeren kadına sakız çiğnetilmez, sevmediği yiyecekler yedirilmez.

    · Çirkin bulduğu korktuğu, çekindiği şeylere baktırılmaz.

    · Tilkiye bakarsa çocuğunun sinsi, tavşana bakarsa yarık dudaklı, mandaya bakarsa hantal olacağına inanılır.

    · Çirkin bulduğu kadına da erkeğe de bakmaz.

    · Gebe kadına çevresindekilerce sürekli iyimser ve neşeli olması öğütlenir.

    Doğum:

    Yaşamın başlangıcı olan doğum, her toplum gibi Tahtacılarda da çok çok önemsenir. Duygular yoğunlaşır. Çünkü, doğum olağanüstü bir olaydır. Soyun sürmesi demek olan doğumdan önce; doğum kolay olsun diye:

    · Çeşmenin musluğu açılır.

    · Oklavalar kırılır.

    Her obanın doğuma yardımcı bir ebesi vardır o çağırılır. Komşu-akraba olan becerikli kadınlar da doğum için çağırılır. Çocuğun giysileri hazırlanır, bir kazan su kaynatılır. Bu su ile doğuma yardımcı tüm kadınlar, ellerini yıkarlar. Gebe kadını, sancısı gelsin diye iki kadın kollarından tutar yürütür. Sonra bir battaniye içine kadını yatırır sallarlar. Bundan amaç, çocuğun karında doğuma hazır duruma gelmesidir. Bu arada kadınlar, gebe kadının kasığını çekerler. Doğum zor oluyorsa, tavana bir ip bağlanır, kadın ipten tutunup güç alarak ıkınır, rahim avuç içi kadar açılırsa çocuk doğuma hazır demektir. Ebe, kasığa basar, yardımcı kadınlar sürekli gebe kadına moral vererek cesaretlendirir. Doğan erkek çocuk ise, sevinç daha fazla olur. Ailenin başka oğulları olsa bile bu sevinç değişmez. Doğumdan sonra çocuğun eşi düşer, düşmezse ebe elini yıkar, zeytinyağı ile yağlar, göbek bağından tutarak eşi çıkarır. Çıkarılan eş, evin uzağında ayak basmayacak bir yere gömülür.

    Göbek kesme:

    Ebe eliyle çocuğun göbeğiyle eşi arasında bir karışlık boşluk bırakır. Elini çıkıntılı göbeğin üzerine koyduktan sonra keser. Göbek bağı ikiye katlanır, çok sıkı olarak bağlanır. Sıkı bağlanmazsa, bebek ölür. Bir hafta içinde göbek bağı kuruyarak kendiliğinden düşer.

    Çocuk kız ise, bir çeyiz sandığına veya dikiş makinesinin çekmecesinde göbek bağı saklanır. Doğan çocuk erkek ise, göbek bağı okulun bahçesine “okusun, adam olsun” dileğiyle gömülür. Kız için, ayağı evde olsun, evcil olsun dileğiyle göbek bağı mutlaka evin içinde saklanır.

    Doğumdan sonra kadına soğuk su verilmez, üşütmesin diye kekik kaynatılır. Bir gün boyunca çocuğa ılık şekerli su verilir. Bu arada karın bölgesindeki kan aksın ve kadın göbekli olmasın diye, karnı bir çarşafla sıkılır ve bağlanır. Gebe kadın bu bağ ile birkaç gün kalır. Ağrı olursa arpa unu, soğan, kekik, un yoğrularak yakı edilir ve karına bağlanır.

    İlk anne sütü, ayak deyip çiğnenmeyecek bir yere sağılır, çocuğa verilmez. İkinci süt, ilk birkaç damlasından sonra çocuğa içirtilir. İlk süt verilirken memede çatlama olmasın diye soğan kesilir, yara üzerine sürülür. Kadın yatağına çocuğuyla birlikte yatırılır, konu-komşu çorba ve pelte pişirerek kutlamaya gelirler. “Analı-babalı büyüsün”, “yaşı uzun olsun” genellikle ana dilekleridir.

    Bebek görümü:

    Soyu sürdürmenin belgesi olan bebek doğunca oba, köy büyük sevince boğulur. Hemen bir kişi baba adayına müjdeci gönderilir. Baba müjdeciyi ödüllendirir. Gücüne göre armağanlar verir.

    · Bebeğin yüzü sürekli sarı bir örtü ile “sarılık olmasın” diye örtülüdür.

    · Anne ise albasmasın diye al örtülür.

    · Yastığın altında ise, bir bıçak ve ekmek bulunur.

    Bu albasmaması için bir önlemdir. Baba, çocuğu görmeye geldiğinde elinde eşine görümlük adlı hediyeyi getirir. Çocuğa “maşallah” der öyle bakar, aile büyükleri ve yakınları anneye ve çocuğa görümlükle gelirler. 40’ı çıkmayan çocuk dışarı çıkarılmaz. Bazen zorda kalınırsa 20’sinde dışarı çıkarılır. Anne de zorunlu kalmazsa, dışarı çıkmaz, uzaklara gitmez, ağır iş yapmaz, yük kaldırmaz, ayrıca 40 günlük süre içerisinde eşiyle yatmaz. Evde anne yalnız bırakılmaz. Deneyimli bir kadın “görümce, kaynana, anne” gibi bulunur. Çocuğun beslenmesi, temizliği, sağlığı ve annenin sağlığıyla bunlar ilgilenir. Eğer anne bilmiyorsa, çocuğu deneyimli kadınlar beler. Kimi yerde çocuk beşiğe alınır. Beşiğe yatırılan çocuğa kundak yapılmaz, bez bağlanmaz. Beşiğin altında lazımlık bulunur. Buna Isparta ve Antalya yöresinde “sülbüş” denir.

    Kadın çocuğu emzirirken, beşikte sarılı bebeğin üzerine eğilir öyle emzirir, çocuk kundaktaysa annenin kucağına verilir.

    · 40’lı kadın cenazeye gitmez, gitmek zorunda kalırsa, cenaze suyunun üzerinden atlatılır, eli-yüzü cenaze suyuyla yıkatılır.

    · Başka bir kırklı kadınla karşılaşırsa, karşılıklı iğne değişirler.

    · 40’ıncı günü bir tasın içine 40 adet küçük taş, 40 adet gül veya mevsim çiçeği atılır. Kimileri 40 taş yerine 40 metal para atarlar. Bu tastaki suyu süzerler, bunu 39’ar kez annenin ve çocuğun üzerine dökerler, 40’ıncı su kalan suyun tümüdür bu da dökülür, böylece kadın ve çocuk ayrı ayrı kırklanmış olur.

    Çocuğa giysisi giydirilir.Kimi yerleşim birimlerinde anne çocukla birlikte kırklanır. Şimdilerde kent ve kasabalara yerleşen Tahtacılar, kırklı kadın ve çocuğu hamama götürüyorlar.

    · Nazarı değen kadın varsa, çocuk ona gösterilmez.

    · Kadın görürse, bir parça giysisinden bez kesilerek alınır.

    Çocuğu olmayan kadına Antalya yöresinde “Kasnak” adı verilir. Sütü olmayan kadının yerine başka bir kadın çocuğa süt verir, buna süt annesi denir. Nazar değmesin diye nazar boncuğu, üzerlik, çöre otu, sarımsak kökü ile nazarlık yapılır, çocuğun kundağı veya yatağına asılır. Çocuk devamlı ağlarsa, kurşun dökülür. Önceki çocukları kız olanlar, oğlan olsun diye kızlarına Songül, Sonnur, Yeter, Döne, Döndü gibi adlar verilir. Yeniden kız doğarsa, Kısmet adı verilir. Çocuğu yaşamayanlar ise Dursun adını verirler.

    Ad verme:

    Anne-baba, çocuğuna adını kendileri koymaz, aile büyüklerine bırakırlar. Oğlan olursa şu kız olursa bu gibi değerlendirmeler yapılır. Genellikle eski ataların adları yaşatılır. Doğumun yedinci günü çocuk tuzlanır. Tuz yemeği adı altında köylüye bir yemek verilir. Bu yemeğe yalnız köyün kadınları çağrılır. Bir yandan çocuk tuzlanır, diğer yandan da tespit edilen ad çocuğa verilir.

    Daha önceleri ölmüş ataların adları verilirken şimdi Özlem, Özgür, Sevgi, Barış, Umut, Türkü, Pınar, Irmak, Deniz gibi adlar konmaktadır. Eski ve geleneksel Ali, Fatma, Veli, Gülsüm, Emine, Zeynep, Hasan, Hüseyin gibi isimler daha az konmaktadır.

    Köylerde aşerme, albasması, alkarası, kırklama, nazar değmesi, “gözdeğmesi”, 40 basması gibi olgular, azalarak da olsa yaşamaktadır. Eğitim oranı yükseldikçe, bu tür olgular yerini yitirmektedir. Günümüzde köy ebelerinin yerini, diplomalı ebeler almışsa da birçok köyde ve ağaç kesimi yapılan obalarda köy ebesinin doğurttuğu kadın sayısı hayli fazladır.
     
  16. 29 Mayıs 2007
    Konu Sahibi : yaren_76
  17. yaren_76

    yaren_76 mareşal Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.069
    Beğenildi:
    22
    Ödül Puanları:
    148
    LOHUSA GELENEKLERİ

    Türk gelenekleri içinde doğum hazırlıkları ve lohusa döneminin özel bir yeri vardır. Bu hazırlıklara hamileliğin altıncı veya yedinci aylarında başlanırdı. Yakın bir semtte oturan ebeye, işlemeli keseler içinde birer okka şeker, çekirdek kahve ve sabun götürülerek doğum için ebe tutulurdu.

    Doğumdan sonra lohusa şerbeti kaynatılır ve doğumu müjdelemek için sürahilerle akrabalara, yakın dostlara, komşulara gönderilirdi. Bebek erkek ise sürahinin boynuna kırmızı kurdele, kız ise ağzına gaz boyaması denilen kırmızı tülbent bağlanırdı. Daha sonraki günlerde gözaydına gelen konuklara da gümüş zarflı bardaklarla şerbet ikram edilirdi.

    Lohusaya evin en geniş odasında, yataklık denilen karyolada veya üst üste konularak yükseltilen altı-yedi kat şiltenin üzerinde lohusa yatağı hazırlanırdı. Yatağa atlas veya kadifeden gelin yorganı örtülürdü. Yatağın yanına mutlaka kese içinde Kur'an-ı Kerim ve parlak ömrü sembolize eden gümüş ayna asılırdı. Bir şişe sarımsak saplanıp üstü kırmızı gaz boyaması ile sarılır, sarımsak ve nazar boncukları ile süslenirdi. Bu sarımsak, 40. gün hamama gidilirken, kapının eşiğinde lohusaya ezdirilerek evin acı görmemesi ve acıların uzaklaştırılması sağlanırdı.

    Lohusa yatağı yedinci gün toplanırdı. Yatağın kalkacağı gün mahalle imamı veya ailenin reisi olan yaşlı bir erkek, bebeğin sağ kulağına ezan ve Kelime-i Şahadet, sol kulağına da Besmele ile üç defa ismini okurdu.


    Doğumdan 40 gün sonra konu komşu, eş dostla birlikte hamama gidilirdi.

    alıntı
     
  18. 29 Mayıs 2007
    Konu Sahibi : yaren_76
  19. yaren_76

    yaren_76 mareşal Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.069
    Beğenildi:
    22
    Ödül Puanları:
    148
    DOĞUM GELENEKLERİ

    Tıp terminolojisinde doğum; gebelik süresinin sonunda yani 270-280 günün sonunda dölütün (cenin) doğması ve ilişiklerinin atılmasıyla sonuçlanan kassal ve mekanik olayların oluşturduğu bir bütündür; başka bir tanımda da gebelik ürününün yani, çocuk, plasenta, zarlar ve suyun dışarı atılmasından ibarettir şeklinde tanımlanmaktadır. Bu doğumun biyolojik boyutudur.

    Hayatımızın önemli bir evresini oluşturan doğum olayı yukarıdaki tanımda da görüldüğü üzere tamamen tıbbi bir olaydır. Ancak adet ve inanmalarla çevrelenerek bu kimliğini kaybetmiş, yalnızca adet ve inanmalardan oluşmuş sosyal bir aşama durumuna gelmiştir.

    İnsan yaşamının üç önemli geçiş dönemi vardır. Doğum, evlenme, ölüm. Bunlardan ilki olan doğum, her zaman mutlu bir olay olarak kabul edilmiştir. Dünyaya gelen her çocuk sadece ana babasını değil, aynı zamanda akrabaları, komşuları, soyu sopu da sevindirmiştir. Çünkü her doğum ailenin, akrabaların sayısını artırmaktadır. Özellikle küçük topluluklarda ve etnik gruplarda aileler, nüfuslarının çokluğu oranında kendilerini güçlü ve dayanıklı hissetmektedirler. “Çocuk ocağı tüttürür” sözü de toplumun bu konudaki değer yargısını açığa vurmaktadır.

    Doğum kadına duyulan saygınlığı artırdığı gibi, onun aile, akraba içindeki yerini de sağlamlaştırır. Baba ise evlat sahibi olmakla hem geleceğe güvenle bakar, hem de dostları ve akrabaları yanında saygınlık kazanmış olur.

    Geleneksel doğum çevresinde gelişen uygulamalar morfolojik özellikleri bakımından üç safhada ele alınacaktır. Bunlar:

    Doğum Öncesi

    Doğum Sırası

    Doğum Sonrası

    DOĞUM ÖNCESİ
    Bu dönem, çocuk sahibi olmaya karar vermeden başlayarak, doğum olayının başladığı döneme kadar olan bölümü içermektedir.



    - Çocuk Sahibi Olmaya Karar Verme
    İnançlar ve gelenekler gebe kadını daha doğum öncesinden hatta çocuk sahibi olma isteğinden başlayarak birtakım adetlere uymaya, bu adetlerin gerektirdiği işlemleri yapmaya zorlamaktadır.

    Kadının gelin gittiği yerde saygınlık kazanması, analık zevkini tatması ve soyun devamı için çocuk sahibi olması gerekmektedir.

    Özellikle geleneksel kesimde evliliğin temel amacı çocuk sahibi olmaktır. Bu amaç, genç kızın gelin olduğu andan itibaren kendisini hissettirmektedir.

    - Gelin olduğu gün arabadan inerken, eve alınırken kucağına çocuğu olması dileği ile çocuk verilir.

    - Yatağında çocuk veya çocuğu olan bir kadın yuvarlanır.

    - Duvak gününde duvağı kızı ve oğlu olması dileği ile kız ve erkek çocuğuna açtırılır.

    Evlilik ve çocuk arasındaki ara uzatılırsa çevrenin kendilerinden şüpheleneceği kanaati evli karı koca arasında her zaman mevcuttur. Toplumun kınama, küçük düşürme gibi yaptırımları karşısında da çocuk sahibi olmaları zorunlu hale gelmektedir.



    - Gebe Kalmak İçin Çareler
    - Evlilikten bir süre geçtikten sonra çocuk olmuyorsa bir takım çarelere başvurulur. Önce kadının çocuk sahibi olamadığı gibi bir düşünce hakimdir. Bu nedenle önce tedavilere kadından başlanır.

    Çocuğu olmayan kadınlara kısır, zürriyetsiz, kör ocak isimleri verilmektedir. Çocuğu olmayan erkeğe ise genel olarak zürriyetsiz denir.

    Geleneksel kesimde bu işi üstlenmiş ebe, aralık ebesi olarak adlandırılan hem çocuğu olmayanları tedavi yoluna giden, hem de doğum olayını gerçekleştirmeye yardımcı olan kişiler vardır. Günümüzde bunlar artık işlerliğini yitirmiş durumdadır. Bu kişiler tarafından gerçekleştirilen tedavileri şu başlıklar altında toplayabiliriz:



    1- Kadının fiziksel bozukluğunun düzeltilmesine yönelik tedavi:
    Geleneksel usullerle kadın muayene edilir. Ebe, kadının karnının üstünden kasık damarı çocuk damarı, döl evi damarı, rahim damarı olarak adlandırdıkları damarların atıp atmadığını kontrol eder. Böylece kadının çocuğunun olup olmayacağını anlamaya çalışır.



    Kadın hiç çocuk sahibi olamayacaksa :
    Damarları çok ince olur, kadının karnı taş gibi olur, döl evi damarları çalışmaz, kadının rahmi sert olur, yüksekte, dar, küçük, büzük olur.

    Bu özellikleri gösteren kadınların hangi tedavi uygulanırsa uygulansın çocuk sahibi olamayacaklarına inanılır.



    Kadın eğer çocuk sahibi olabilecekse de:
    Damarı eğri olur , rahim aşağıda olur, kadın soğuklamışsa rahmi şişer, rahim ağzı kapalıdır, rahim yukardadır, damarlar üst üste olur, damarların ayrılması gerekir, rahim döner, rahim erkek yatağına yapışık olur

    Yukarıda sayılan belirtileri gösterir kanısına varan ebe kendi yöntemleri ile damarı düzeltmeye çalışır. Bunun için, Kadının kasık damarları karnın üstünden aşağıdan yukarıya doğru çekilir. Eğri damarın düzelip, kadının hamile kalacağına inanılır. Kadının karnı zeytinyağı ve sabun ile ovalanıp, damar döndürülüp karnı bezle bağlanır.

    Önceleri bu işi bilen köy ebelerine gidiliyorken şimdi daha çok tıbbi yöntemlere başvurulmaktadır.



    2- Parpılama yoluyla yapılan tedavi :
    Bu tür tedaviler hastaların vücutlarını çizerek, delerek, dağlayarak, keserek veya vücutlarına değnekle vurarak yapılmaktadır. Örnek:

    -Kadın yatırılıp beline jilet vurulur. Biber ekilir, karasakız ısıtılıp bele sarılır. Kadın ağır kaldırmazsa çocuğu olacaktır.

    -Mayasır rahmi tutmuş, çocuğa ondan kalmıyor denilerek rahimdeki pis kan sülüğe emdirilir,daha sonra çiçek buğusuna oturtulur.

    -Kadın sülüklü göle sokulur.



    3- Bitki kökenli ilaçlarla yapılan tedavi:
    Bu tür tedavi kadınların toplanan çeşitli bitkilerin buğusuna oturması şeklinde karşımıza çıkıyor. Halk arasında soğuklama olarak adlandırılan hastalık durumunda kadının çocuğunun olmayacağı söylenmekte ve bitkilerle tedavi yoluna gidilmektedir. Bu tür tedavi şeklinin bir kısmı geçmişte uygulanmakta iken, bir kısmı günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.

    Bu tür tedavide çeşitli bitkilerin kaynatılması ve buğusuna kadının oturtulması en sık rastlanılan bir durumdur. Bitkilerin ilaç yapılması ve rahme konması da görülmektedir. Örnek:

    - Yavşan, papatya, sığır kuyruğu, ayrık kökü, kuşburnu kökü vb. çiçekler toplanarak bir kazanda kaynatılır, kadın bunların buğusuna oturtulur.

    - Çamsakızı, kara üzüm kirli yüne sarılıp kadının rahmine konur



    3- Hayvan kökenli ilaçlarla yapılan tedavi:
    Bu tür tedavide direk hayvanların kullanıldığı olduğu gibi hayvansal ürünler de göze çarpmaktadır. Bunlardan en sık olanı kadının süt buğusuna oturtulmasıdır.

    Hem hayvansal ürünlerin, hem de bitkilerin birlikte kullanıldığı ilaçlar da mevcuttur. Örnek:

    - Süt kaynatılıp içine maydanoz konup kadın buğusuna oturtulur.

    - Süt, su karışımına yeşil mercimek konur kaynatılır, kadın buğusuna oturtulur.

    - Oğlan böceği ezilir. Kirli yüne sarılarak yumak edilip kadının rahmine yerleştirilir.



    4- Madensel kökenli ilaçlarla yapılan tedavi:
    Bitkilerin ve hayvan ve hayvansal ürünlerin dışında kutsal kabul edilen mekanların suyunu içirme, toprak yedirme bu grup tedavi yöntemleridir. Örnek:

    - Türbe kovuğundan toprak alıp yedirilir.

    - Kadın ılıcaya götürülüp yıkanır.


    5- Dinsel- büyüsel yolla yapılan tedavi:
    Bu grupta yer alan uygulamalar insanların kültürlerinden kaynaklanan uygulamalardır. Bunlar dinde yeri olmayıp, edilen dualar yardımıyla dini kisveye büründürülen uygulamalardır. Özellikle ziyaretler etrafından gelişen uygulamalar atalar kültünün izlerini taşımaktadır.

    Çocuğu olmayan kadınların çocuklu kadının elinden su içmesi, yatırlara, türbelere ziyaretlere gidip oralarda dua edilmesi, kurban adanması, hocalara, büyücülere gidilip muska alınması.

    Yukarıda anlatılan tedavi yöntemleri kadınlara yönelik olup, erkeğin tedavisi için tıbbi tedbirlere baş vurulmaktadır. Erkek tedavisi ile ilgili geleneksel bir yöntem saptanamamaktadır.



    - Gebelikten Korunma
    Çocuğun Allah vergisi olduğu, korunma yöntemlerini bilmemeleri gibi nedenlerle önceleri çocuk sayısında bir sınırlamaya gidilmemiştir. Günümüzde hayat şartlarının zorlaşması insanların bakabilecekleri sayıda çocuk sahibi olmalarını getirmiştir. Artık modern tıbbın imkanlarından yararlanan evli çiftler doğum kontrol yöntemlerini kullanmaktadırlar. Bu yöntemler de tespit edildiği kadarıyla kadınlara yöneliktir. Doğum kontrol hapları veya spiral gençler arasında yaygındır. Geçmiş devirlerde doğum kontrol yöntemleri bilinmemekte, düşük yapma yöntemi ile çocuğun doğması engellenmeye çalışılmaktaydı.

    Kendiliğinden olan düşüklerin yanında tıbben cinai düşük olarak adlandırılan düşük olayları tespit edilmektedir. Bu uygulamalar eskiden var olup, günümüzde bunların hiç birisi kullanılmamaktadır.

    Ağır kaldırılır, gripin içilir, yüksekten atlanır, kadının karnına havanla şişe vurulur, rahme tavuk teleği sokulur, rahme kibrit çöpü konur

    Kendiliğinden gerçekleşen düşüklerin, kaynak kişilerimiz kadının rahminin bol olması, belinin gevşek olması, kordonlarının gevşek olması veya korku gibi nedenlerden kaynaklandığı yorumunu yapmaktadırlar.

    Düşük yapan kadının belinin gevşek olduğu söylenmektedir. Düşüğü önlemek için başvurulan uygulamalardan örnek:

    Cuma günü kadın camiye götürülür. Camiden ilk çıkan kişiye kadının beline dolanan ip üzerine kilit kilitlettirilir. İp ya kadının belinde kalır veya çıkarılıp sandığa konur, kilit ise bir yere asılır. Kadının doğum sancıları başlayınca belindeki ip çıkarılır, kilit de açılır.

    Kadın korktuğu için düşük yaptığına olan inançtan dolayı, hocalara gidilip muska yazdırılır. Kadın muskayı belinde veya omzunda taşır.

    Ziyarete gidip adak adarlar.

    - Gebeliğin Başlangıcı:

    Çocuk bekleyen kadına gebe, hamile, yüklü, iki canlı, ağır ayak, uşaklı, gümanlı gibi isimler verilmektedir. Gebe kadın ve çevresindekiler adet ve inanmaların baskısı altındadır. Amaç sağlam ve güzel çocuk dünyaya getirmek; çocuğun cinsiyetini anlamak; çocuk ve gebe kadını doğuma hazırlamaktır.

    Gebe kadın, normal durum dışında toplumun değer yargılarına göre yeni bir statü kazanır.

    Gebelik süresi ana halinden kesilme ile başlamakta, dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika, dokuz saniye sürmektedir şeklinde tanımlanmaktadır. Bu zamanı doldurmadan yedi aylık doğan çocuklara “yedi aylık, noksan, eksik, günsüz” adları verilmektedir.

    Kadının gebe kalmasının ilk belirtisi, ana halinden (aybaşı) kesilmesidir. Ay halinin üzerinden on-on beş gün geçerse kadın hamile kaldığını anlar. Kadının hissettiği diğer belirtiler: Mide bulantısı, baş dönmesi, iştahsızlık, ağzının tadının değişmesi, uyku hali, canının yiyecek istemesidir.

    Geleneksel kesimde doktorların yerini alan köy ebelerinin hamilelik belirlemesi şu şekilde olmaktadır: Ebe kadının kasığının üstüne bakarak gebe olup olmadığını anlar. Kadının çatı kemiğinin altında küçük bir kabartı olur, çocuk yoksa döl evi boş olur, ufak bir damar hızlı hızlı atar.



    Aşerme:
    Hamile kadın halk deyimiyle “aşerme” aşamasına gelince bazı şeyleri yapmakta, özellikle belirli nesnelere bakmaktan, yiyecekleri yemekten kaçınmakta ya da tersine bazı şeyleri yemeye özen göstermektedir.Aşerme hamileliğin belirtilerindendir. Kadının canının bir şeyler istemesine denir. Bu dönemin süresi , gebeliğin ilk aylarında başlayıp, çocuğun canlandığının kabul edildiği dört-beş ay olarak tanımlanmaktadır. Aşyerme, aşırma, yerikleme, başının kel olması gibi isimlerle de anılmaktadır. Bu dönemde kadın genellikle baharatlı, acı yiyecekleri yemekten kaçınır. Bu tutum “ye ekşiyi doğur Ayşe’yi” tekerlemesinde de anlatımını bulmaktadır. Buna karşılık tatlı yiyecekler oğlan çocuğunun ön belirtisi olarak yorumlanmakta “ye tatlıyı doğur atlıyı” şeklinde ifade bulmaktadır. Öte yandan yaygın olan bir başka uygulama da kadının acı, tatlı demeden canının her istediğini yemesidir. Yiyemeyen kadının çocuğunun sakat doğacağı inancı yaygındır.



    - Gebe Kadının Kaçınmaları, Uygulamaları
    Halk arasında çocuğun karında dört buçuk ay cansız, dört buçuk ay canlı olduğu kabul edilmektedir. Gebeliğin belli bir döneminde birden canlandığı sanıldığından bu dönemde çocuğu olumlu ya da olumsuz etkileyeceğine inanılan bir takım analojik eylemler vardır ki bunları yerine getirmek veya kaçınmak zorunludur.

    - Kadın ayıya, deveye, maymuna baktırılmaz

    - Tavşan, kelle, paça yemez

    - Cenazeye bakmaz

    - Gizli saklı bir şey alıp yemez

    - Özürlü insanlara bakmaz

    Bu kaçınmaların temelinde, anne ile karnındaki çocuğun arasında, sıkı bir yazgı birliği olduğu tasarımı yatmaktadır. Bu uygulamaların dışında birtakım uygulamalar vardır ki bunlar da aynı çıkış noktasından kaynaklanan ve istekle yüklü olanlardır. Bunlardan örnek:



    Özellikle yapmaya gayret ettiği uygulamalar
    - Güzel insanlara bakar

    - Aya, gökyüzüne bakar

    - Elma, ayva gibi yiyecekler yer



    Cinsiyet :
    Hamile olan kadının doğacak olan çocuğunun cinsiyeti çok önemlidir. Kız çocuğun daha hayırlı olduğu söylenmekte ancak yine de erkek çocuk isteği daha ağır basmaktadır. Bu da kız el aşıdır, elin ocağını tüttürür şeklinde ifade edilmektedir.

    Doğacak çocuğun cinsiyetinin önceden belirlenmeye çalışılması çok yaygın uygulamadır. Kadının rüyası yorumlanarak kızı veya oğlu anlaşılmaya çalışılır:

    - Balık görmesi, kadının kendisini ata binerken görmesi, evin çatısına bayrak dikilmesi, kadının kız çocuk emzirmesi, armut görmesi, silah görmesi oğlu olacağına

    - Yemiş görmek, elma görmek, kadının attan düşmesi, sedef düğme dikmesi, oğlan çocuk emzirmesi, boncuk görmesi kızı olacağına yorulur.



    Şu belirtiler de kadının kızı veya oğlu olacağına yorulur:
    - Güzelleşen kadının oğlu olur, çirkinleşirse kızı

    - Karnı sivri olursa oğlu, yassı olursa kızı

    - Ana karnında çok oynarsa oğlu, karınca gibi kaynarsa kızı

    - Canı tatlı isterse oğlu, ekşi isterse kızı

    - Kadın hareketli olursa oğlu, ağır ise kızı

    - Doğarken çocuğun yüzü aşağı doğru ise erkek, ana yüzüne bakarsa kız

    - Kadının yüzü çillenirse kızı,

    - Çocuk sağda oynarsa oğlan, solda oynarsa kız

    - Çocuk 3-3.5 aylık oynarsa oğlan, 4-4.5 aylık oynarsa kızı

    - Doğacak çocuk kız ise yanda, erkek ise yukarda ortada oynar

    - Doğum anında oğlanın sancısı çok olmaz. Sancı belden geç gelir, kızın sancısı çok olur, kasıktan gelir

    Bunlar kadının fiziki görüntüsü, aşermesi, hareketleri dikkate alınarak yapılan yorumlardır. Bunlardan başka çevrede bulunanlar da birtakım uygulamalar gerçekleştirirler. Örnek:

    - Koyunun kellesi ayrılır. Kızı olacaksa kelle saçlı, oğlu olacaksa kel çıkar.

    - Kadının haberi olmadan bir mindere bıçak, diğerine makas saklanır. Gebe bıçaklı mindere oturursa oğlu, makaslı mindere oturursa kızı olur.

    - Başına habersiz tuz dökülür. Kadın kafasını kaşırsa oğlu, kalçasına ellerse kızı olur.

    - Kibrit kutusu atılır. Kutunun üstü gelirse oğlan, altı gelirse kız olur yorumları yapılır.

    Çocuğun cinsiyetinin değiştirilmesine yönelik uygulamalar :

    - Çocuk doğduğu zaman eşi ucundan çevrilirse çocuğun cinsiyeti döner

    - Doğan çocuk kızsa bundan sonraki oğlan olsun diye doğan çocuğun göbeği yukarı doğru yatırılır

    - Son doğan kız çocuğuna Döne, Döndü, Songül isimleri verilir.



    Çocuğun Yaşaması İçin Yapılanlar
    Doğup yaşamayan çocukları yaşatmak için de büyüsel nitelikle uygulamalar çoğunluktadır.

    - Kırk evden veya yedi evden parça toplanıp çocuğa giyecek hazırlanıp giydirilir.

    - Eşiğe veya duvara çivi çakılır..

    - Kırk evden toplanan bozuk paradan kemer yaptırılır. Kadın doğum yapıncaya kadar bunu belinde taşır.

    - Çocuğun ismi Yaşar, Dursun konur

    - Kadının beline okunmuş ip bağlanır. Bu ip doğum yapılırken çözülür.

    - Yedi yaşına kadar oğlan çocuğunun saçları kesilmez.



    DOĞUM SIRASI
    Günümüzde doğum için daha çok ilçe merkezleri seçilmektedir.



    Kadının sancılarının başlaması doğum anının geldiğinin habercisidir. Bu durumda hemen köy ebesine haber gönderilir. Ebe önce kadını yatırarak doğum zamanını belirlemek için muayene eder.

    Bazen yalancı doğum sancıları olarak da adlandırılan sancılar yanılgıya sebebiyet vermektedir. Kadının sancısı sürekliyse, şiddetlenme yerine gittikçe hafiflemekteyse, sancılar düzensizse bu gerçek doğum sancısı değildir Ebe üstten bakarak veya işaret parmağı ile alttan muayene eder. Çocuğun başı yukarıdaysa daha doğuma çok zaman var demektir, sancılar sık sık geliyorsa 3 dakika, 5 dakikaya inmişse, zeytinyağı sürerek, sol elinin işaret parmağı ile kontrol ettiğinde çocuğun başı eline değiyorsa, çocuğun başı rahmin üzerine inmiş, rahim ağzı açılmışsa, kadının göğüs altı boşalmışsa, çocuk kasığa inmişse, baş suyu gelmişse doğum başlıyor demektir. Ebeler doğuma başlamadan önce birtakım tedbirler alırlar. Örnek:

    Odada dolaştırılır. Kilitli yerler açılır. Kadının saç bağları çözülür. Kadının düğmeleri çözülür. Çocuk kadının kalçalarına dayanmışsa yatırılıp sallanır, sırta alınır, ayaklarından tutulup sallanır. Çocuk kımıldasın, eğriyse düzelsin, dönsün, sancı gelsin diye yatırılıp sallanır. Kadın sallandıktan sonra aniden ayağa kaldırılır. Hamaylı bismillah denilerek kadının önüne konur. Doğum çabuk olsun diye hocalara, şıhlara okutulan su içirilir. Kadın kucağa, sırta alınıp üç kere sallanır. Fadime Ana Eli Otu su dolu bardağın içine konur, o ot açılır böylece kadının rahmi de açılır, sonra su kadına içirilir. Kadın battaniyeye konulup üç kere sallanır, ayağından tutulup geriye doğru sallanır, sırta alınarak sallanırsa çocuk iner.

    Alınan bu tedbirlere rağmen bazı kadınların doğumları daha zor olmaktadır. Bu durumda da aşağıda belirtilen tedbirlere başvurulmaktadır:

    Beyaz bir kaba ayetler yazılıp kadına o kaptan su içirilir. Okunmuş su içirilir. Hac’dan getirilen siyah örtü kadınların sırtına bağlanır. Fadime Anamızın Eli denilen bir ot kadının sırtına bağlanır. Hacdan getirilen taslarla su içirilir. Kolay doğum yapmış bir kadının okumuş olduğu su içirilir. Kadının başında ezan okunur. Hocalara yazı yazdırılır

    Önceleri doğumlar kadının evinde yapılmaktaydı. Doğum odasının kalabalık olmamasına dikkat edilir, ebe muayenesini yaptıktan sonra eğer doğum zamanı gelmişse doğum olayına geçilirdi. Köy ebeleri tarafından gerçekleştirilen doğum şekilleri :



    -Kadına diz çöktürülmek suretiyle gerçekleştirilen doğum
    Bunun için yere önce bir muşamba serilir. Üzerine kadının dizlerini dayaması için minder konur. Genelde ebeler kadının arkasına geçer, öne ise ya bir sandalye konur ya da bir kadın oturtulur. Arkadaki ebe eline bir bez alıp makatı kapatarak çocuğun arkaya vurmasını engellerler. Böylece kadının yırtığının da olmayacağı söylenmektedir. Ön ebesi ve ard ebesi denilen ebelerden asıl doğuma yardımcı olan ebe ard ebesidir. Ön ebesi kadının karnının üstünden ve yanlardan bastırarak çocuğun düşmesine yardımcı olmaktadır.



    -Kadının arkasına yastık yığılması suretiyle gerçekleştirilen doğum
    Bu doğum şeklinin daha kolay olduğu kadının rahat doğum yaptığı söylenmektedir. Bu doğum şeklinde ebe öne geçer. Kadının kollarından iki kişi tutar. Çocuğun arkaya vurması da bu doğum şekliyle önlenmiş olmaktadır. Ebe kadının karnının üstünden bastırarak doğuma yardımcı olmaktadır.



    -Ebenin kadının dizlerinin üstüne oturtarak doğum yaptırması
    Kadının önüne yastık yığılır. Kadının karnının iki yanına bastırarak doğuma yardımcı olur.



    -Yatırılarak doğum
    Bu doğumda çocuğun başı göründüğü anda ebe, ayaklarını kadının kalçalarına dayar. Kadının ıkınması ile doğumu yapar.



    DOĞUM SONRASI


    Doğum Sonrası Yapılan Uygulamalar


    a- Eş düşürme :

    Doğumun son safhası sonun, eşin düşürülmesidir. Doğumun hemen arkasından düşürülmektedir. Eşin düşürülmesi için çocuğun canlanmasının beklenmesi gerekmektedir. Eşin de düşerken doğum sancısı gibi sancısı olduğu söylenmektedir. Düşürmek için kadının karnı aşağı doğru sıvanıp, aşağıdan tutulup çekilerek düşürülür. Bazı durumlarda düşürmek için kadının karnına süpürge ile bastırmak gerekmektedir.



    b- Ses Vermeyen Bebek:

    Bu arada eğer çocuktan ses gelmezse göbek kesilmez ve şu çarelere başvurulur :

    - Doğan bebek ses vermezse soğuk suyla yıkanır; ağzına, yüzüne soğuk su serpilir, burnuna toprak kokutulur, ayağının altına vurulur.

    - Bebeğin eşi köze atılır, sıcak suya batırılır, küle gömülür. Canlanmadığı taktirde çocuğun canı eşte kaldı denir ve kendi haline bırakılır.

    - Göbeği kesilmeden önce göbek bağı anneden bebeğe doğru sağılır. Eşten çocuğa kan gelince çocuğun canlanacağına inanılır

    - Çocuğun kulağının yanında kaşıkla sahana vurularak ses çıkarılır



    c- Göbek Bağı:

    Çocuk canlandırıldıktan sonra göbeği kesilir. Göbek kesilmeden önce göbek bağı anneden çocuğa doğru sıvanır. Üç parmak ölçüldükten sonra sıkıca bağlanıp, üç parmak yukardan makas veya bıçakla kesilir. Göbek kesildikten sonra kesilen yer mikrop kapmasın diye yakılır.

    - Göbek bağının kesilmesi için çocuğun ses vermesi ve genelde eşin düşmesi beklenir. Sesi güzel olsun diye kimi yerlerde uzun kesilir.

    - Bebeğin yanaklarına ve dudaklarına kırmızı olsun diye göbek kanından sürülür.

    Göbek düşünce yerine tuz, kahve basılır, dağlanır, yakılan çıradan alınan kül, tülbentten geçirildikten sonra göbeğin yerine serpilir, zeytinyağına bastırılmış bir bez parçası yara üzerine konur. Bunların yanı sıra göbek yerinde fıtık olmasın diye makaraya sarılmış makine şeridi benzerinde bir teker yapılarak göbeğe konur ve bir sargı ile bağlanır.



    Düşen göbek bağıyla ilgili;
    Göbek keserken isim vermek de adettir. Kızlara Ayşe, Fatma; erkeklere ise Ali, Hasan, Muhammet isimleri verilir. Çocuğun göbeğinin, karnı doyunca düşeceğine inanılmaktadır. Göbek düşme süresi dört veya yedi gündür. Düşen göbeğin bir yere saklanmasına özen gösterilir.

    - Çocuğun düşen göbek bağı gezgin olmasın, dışarı çok gitmesin diye 1-2 sene beşiğinde bağlı kalır, göbek bağı kıza aitse, evine bağlı olsun diye tandır başı duvarına konur.

    - Göbek bağı, çocuk okusun diye okula, malcı olsun diye ahıra, hafız olsun diye cami duvarına, konuksever olsun diye konak odasının duvarına bırakılır.



    d- Yıkama :



    -Çocuğun Yıkanması, Çocuğa Yapılanlar:
    Çocuğun göbeği kesildikten sonra yıkanma işlemine geçilir. Doğduktan beş, altı saat sonra tuzlanır. Amaç çocuğun vücudunun kokmasını engellemektir. Doğumun ertesi günü de çocuğun yeniden yıkanıp tuzlandığı yerler vardır.

    Küçük burunlu olması amacıyla burnu sıkılır, yanaklarında veya çenesinde gamze olması amacıyla da bastırılır. Çocuk doğduğu zaman kemiksiz doğmakta bu nedenle vücudunda istediğin değişikliği yapabilirsin şeklinde açıklamaktadırlar.

    Çocuk yıkandıktan sonra ebe tarafından kundak yapılıp, orada bulunan büyüklerin eline verilir. çocuğu eline alan kişi yüzüne Kur”an okuyup üfledikten sonra annesinin sağ tarafına yatırır.



    -Kadına Yapılanlar :
    Yeni doğum yapan kadınlara loğusa, emzikli, kırklı, nohusa, nevse isimleri verilir. Lohusalık dönemi içerisinde de kadının zararlı güçlerin ve kötü niyetli kişilerin tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna inanılır. Lohusanın mezarı kırk gün açıktır deyimi yaygın bir şekilde ifade edilmektedir.

    Doğumu izleyen haftalar içinde annenin vücudunda çok önemli iki olay görülmektedir. Bunlardan birincisi dölyatağının gebelik öncesi durumuna dönmesi, ikincisi ise memelere süt gelmeye başlamasıdır.

    Doğumdan sonra kadının belinden aşağısı yıkanır. Özel hazırlanmış yatağa yatırılır. İlk olarak süt içirilir ki sütü hemen gelsin diye şekerli su içirirler, akşama doğru sütlü pirinç yedirilir, bol yağda pişmiş karabiberli yumurta yedirilir, nevse çorbası içirilir (pirinç, salça, yağlı çorba), tereyağda eritilmiş bal, karabiberli tereyağ, karabiberli pirinç çorbası içirilir.

    Dölyatağının küçülerek eski durumuna dönmesi olayına burç, purç, hurç adları verilmektedir. Burç çocuğun yeri, çocuğun kabı, döl burcu, çocuk yatağı, çocuk evi olarak tanımlanmaktadır.

    Doğumdan hemen sonra dölyatağı kitlesi, göbeğin altında açıkçı görülür...altı hafta gibi bir zamanda küçülerek eski halini alacaktır. Kasılmalar nedeniyle de kadın sancı çekmektedir. Bu ağrıların sebebi çocuk evinin karında üç gün gezmesi, ondan sonra gidip yerini bulması şeklinde yorumlanmaktadır. Yerini bulduktan sonra da yeni çocuk alıncaya kadar oradan kımıldamadığı da ifade edilmektedir.

    Burç sancısının her kadında özellikle de ilk doğumlarda görülmediği de ifade edilmektedir. Bu sancıyı önlemek için sıcak yiyecekler yedirilir. Yedi gün sonra da bir süpürge ile etraf süpürülür böylece burç ağrısı geçer.

    Annenin vücudunda yaşanan ikinci değişiklik de memelere süt gelmesidir. Süt gelme olayı doğumu izleyen üçüncü günde başlamaktadır. Bu arada çocuğu aç koymaz şekerli su, süt veya çay verirler. Kadının sütü üç günden sonra banyo yaptıktan sonra geldiği söylenmektedir. Kadının sütü çok olsun diye mercimekli pilav, pekmez, helva, ciğer, et yedirilir.



    Bu arada sütün çekilmesi durumunda yapılan büyüsel özlü işlemlerden de bahsetmekte yarar vardır :

    - Süte nazar değdiği için çekildiğine inanılır. Bu durumda nazarı değen kadının ocağından yiyecek çalınıp kadına yedirilir

    - Süt memeği denilen kayadan süt gibi su damlar. O sudan içilirse süt geri gelir

    - Süt pınarından su içirilir. Çocuklar alsın diye de pınara çerez bırakılır. Kadının haberi olmadan suya taş atılır. Kadın irkilince sütlerinin çoğaldığına inanılır

    - Kadına buhur yapılır


    Müjde
    Ataerkilliğin bir görüntüsü de müjde olayındadır. Doğan çocuk erkek ise içeride bulunanlardan bir kişi, dışarıda bekleyen babanın kulağını çeker, karşılığında bahşişini alır. Kız çocukta böyle bir uygulama tespit edilmemiştir.



    Köy Ebesi :

    Doğum gerçekleştikten sonra ebeye yemek hazırlanır. Doğan çocuk erkek ise daha bir özen gösterilir. Önceleri ebeler doğumdan sonra evde kullanmış olduğu bezleri de yıkarmış.

    Doğumun ertesi günü ebe, kadınla çocuğu görmeye gelir, tuzlama işini gerçekleştirir. Tuzlama doğumun yapıldığı gün de yapılmaktadır. Çocuğun doğumundan yedi gün geçtikten sonra ebeye “ebe hakkı” verilir. “Ebe hakkı, babanın hakkı kadar var”, “ebe hakkı çok ağır”, “ebe hakkı, Tanrı hakkı” olarak algılanmaktadır. Ebeye el emeği olarak elbiselik, havlu, tülbent, namazlağ, para, sabun, kına verilir ve ebeden helallik alınır. Alınmazsa öbür dünyada ebenin kanlı elleri ile o kadının yanına gideceğine inanılır.



    Çocuğun veya Kadının Ölmesi :
    Gebe iken veya doğum anında ölen kadına cennetlik denir. Doğumda ölen çocuğa da cennet kuşu denir. Çocuk cehennemin kapısında bekleyip annesini içeri atacakları zaman “anamı cehenneme attığınız zaman cennetinizde durmam” diyerek kurtarırmış. Ölen çocuğun arkasından ağlanmaması gerektiği söylenmektedir.



    Kırk Gün İçinde Yapılan Uygulamalar :


    -Loğusalık Dönemi :

    Bu dönem doğum yapan kadının doğumundan başlayarak 40. gününe kadar geçen zamandaki durumudur. Bu dönemin en önemli özellikleri arasında kadının her türlü dış etkiye açık olması nedeniyle kaçınmalar dönemi olmasıdır. Loğusaya kırklı da denmektedir. Loğusanın mezarı kırk gün açıktır ifadesiyle kadının kırk gün her türlü hastalığa açık olduğu, her an hastalanıp ölebileceği anlatılmaktadır.



    -Al Basması

    Bunlardan bir tanesi al veya alkarısı, alanası, alkızı denilen cinin meydana getirdiğine inanılan loğusa hastalığıdır. Al; cin, dev veya kötü ruh olarak değil de hastalık olarak tasarımlandığında ağırlık çökme, albasu, albasması adlarını alır.

    Alkarısı çoğunlukla su kuyularında, su kenarlarında, ahır da, ıssız boş sahalarda, ağaç diplerinde bulunur.

    Alkarısı değişik şekillerde tanımlanmaktadır.



    - Alkarısı dev yapılı, uzun boylu, dağınık ve perişan saçlı bir kadın biçimindedir.

    -İnsan hayvan karışımı bir görünümündedir.

    Loğusanın zayıflaması, baygınlık geçirmesi onu albastığı şeklinde yorumlanır. Loğusaların ciğerlerini söküp onların ölümlerine sebep olabilmektedir.

    Alkızının yakalanması için bir yerine iğne, çuvaldız batırılması veya üzerine zift dökülmesi gerekir. Alkızını yakalayan kişilere alcı, al ocağı denir. bu kişilerin sülalesinden olan kişilere yanaşamadığı gibi, üzerlerinde alcıya ait bir eşya bulunduranlara da kötülük yapamayacağına inanılır.

    Al basmasını önlemek için birtakım tedbirlere başvurulur. Bunlardan en yaygın olanları:

    - Al basmasın diye loğusa ile çocuğu yalnız bırakmazlar, yalnız kalacaksa iğne, ekmek, bıçak, makas, soğan, süpürge, erkek elbisesi bulundurulur.

    - Lohusaya al ocağından alınan gömlek giydirilir.

    - Çocuğun beşiğine çörekotu, soğan, sarımsak konur, üzerlik asılır.

    Kadını ve çocuğu al basması durumunda yapılan uygulamalar:

    - Al basan çocuğun tedavisini al kesen kişiler yapabilir. Bu kişiler al ocağındandır ve yetenekleri ancak o sülaleden olan kişilere geçebilir. Al kesme sırasında anne ve çocuğun başı üstüne bir tülbent örtülür. Al kesen kişi kendi saçından bir miktar kesip yaktıktan sonra dumanını çocuğa, annesine ve yanlarında bulunan kişilere koklatır.

    - Albasan kadının kulağına ezan okunur.



    Kırk Basması

    Lohusayla çocuğunun kırk gün içinde hastalanmalarına kırk basması, kırk karışması isimleri verilir. Doğumdan sonraki kırk günlük süre loğusa için olduğu kadar yenidoğan için de tehlikeli bir dönem olarak görüldüğünden bazı pratiklere başvurulur. Bunlar arasında kırk basmasını önlemekle ilgili olanları yaygındır. Kırk basan çocuğun zayıf, çelimsiz, gevşek etli olduğu, zamanında yürüyemediği, konuşamadığı söylenir.

    Bu durum için de çeşitli önlemler alınmaktadır.

    - İki kırklı kadın karşılaşmamaya gayret ederler. Karşılaşmaları durumunda iğne, düğme değiştirirler.

    - İki kırklı çocuk birbiriyle karşılaşırsa anneler çocukları değiştirirler.

    - İki kırklı kadın birbirlerinin tırnaklarına süt sağar.

    - İki kırklı bebeğin karşılaşması durumunda birinin gelişmesi iyiye giderken diğerinin kötüleşeceğine inanılır. Bu yüzden kırklı çocuklar karşılaştırılmaz, karşılaşırlarsa anneleri iğne değiştirir. Kırklı kadının bulunduğu yere başka bir kırklı kadın ya da beşikli bebek gelirse oradaki kırklı kadın ve bebeği basılmasınlar diye yukarı kaldırılır, kapıya çıkarılır, çocuk gelenlerin omzuna bastırılıp kucaklarına oturtulur.

    - Kimi yerde, karşılaşan kırklı bebekler akraba ise ya da aynı cinstense kırk basmadığı söylenir.



    Kırklama:
    Kırk basmasını önlemenin en geçerli yolu kırklama denilen kırk gün sayılıp, kırkıncı gün kadının ve bebeğin yıkanmasıdır.

    Kırkı içindeyken dış tehlikelere daha çok açık olduğu düşünülen loğusa ve bebek için kırk gün sonunda kırklama yapılır. Kırklama, anne ve bebeğin belirli günlerde bir takım uygulamalara tabi tutularak yıkanmasıdır.

    Kırklama işlemini herkes yapabilir ancak kaynanası ya da arkadaşları kadına yardımcı olur. Bazı yerlerde kırklamaya kırkı dolmadan önce başlanarak 2-3 defa yapılır. Şöyle ki: 17., 21., kırkıncı günde ya da yirminci ve kırkıncı günde. Kırklama yirminci günde yapılıyorsa “yarı kırkı” denir.

    - Kırklama kaçıncı günde yapılıyorsa o ölçüde su, anne ve bebeğin başından elekten geçirilerek dökülür. Örneğin kırklama yirminci günü yapılıyorsa çocuk ve anneye yirmi kaşık su, on yedinci gün yapılıyorsa on yedi kaşık su dökülür.

    - Kırklamada ölçü aracı olarak kaşık ya da yumurta kullanılır. Bazen de kırk ölçü su dökmek yerine suyun içine kırk tane taş, kırk ağaç yongası, kırk tane okunmuş fındık, arpa ya da buğday konulabilmektedir.

    - Kırklama da ev içinde dört kapının arasında yapılır.

    - Kimi yerlerde kırk kazıktan yonga koparılıp kırklama suyuna atılır. Ayrıca suyun içine soğan, sarımsak kabuğu, iğne atılır.

    - Kırklama, kırk adet çakıl taşının her biri için bir defa ihlas okunarak yirmisinin sağ, yirmisinin sol omuzdan atılıp, tekrar bu taşların toplanarak atıldığı sudan kırklanacak anne ve çocuğun yirmi tas sağına, yirmi tas soluna dökülmesiyle de yapılır.

    - Amasya’da kırklanan çocuk, yakın bir akrabanın evine götürülür. Dönerken ev sahibi, çocuğun kundağına bir parça ekmek ve yumurta koyarak, çocuğun yüzüne un sürer.

    - Kırklamadan artan su, bebeğin beşiğine, odaya, sokağa veya hayvan damına serpilir.


    Kırk bastığına inanılan çocuğu iyileştirmek için:

    - Kırk basan çocuk terazinin bir kefesine, diğer kefeye de tezek konularak tartılır. Kırk basan çocuğun babasının idrar yaptığı yerden toprak alınarak suya katılır ve bu suyla çocuk yıkanır.

    Kırk basmasının dışında kırkı içindeki bebeğin ve annenin ölü, yeni gelin, hayvan, et, para, altın, un vb. basacağına inanılır. Bunu önlemek için:

    - Loğusa ve bebek, evde yatarken içeriye cenazeden gelen birisi girerse, basılmasınlar diye kaldırılır.

    - Cenaze giderken ölü basmasın diye bebek ve beşiği kaldırılır.

    - Mahalleye yeni gelin getirildiğinde beşikte yatan kırklı çocuk gelinin ağırlığı basmasın diye kaldırılır.

    - Eve et getirilirken et basmasın diye çocuğun beşiği yukarı kaldırılır aksi halde çocuğun yürümeyeceğine inanılır.

    - Değirmenden un getirilirken kırklı çocuk kapıya çıkarılır.

    - Kırkı doluncaya kadar eve kedi sokulmaz.



    Ad Verme:
    Adın, taşıyıcısı üzerinde doğrudan etkili olacağına inanılır. Bu yüzden ad seçimi yaşamsal olabilecek kadar önemlidir.

    - Çocuğun kulağına kimi yerde ebe tarafından yeni doğduğunda “göbek adı” verilir. (Mehmet, Ahmet, Mustafa, Ayşe, Hatice, Fatime vb) Asıl adı ise daha sonra verilir.

    - Geniş ailelerde bebeğin adı, evde büyüklerden biri yoksa yoldan geçen bir büyüğe verdirilir. Ad, sağ kulağa ezan okunarak ve adı kulağına 3 defa söylenerek verilir.

    Çocuğa verilen adlar, çocuğun istenip istenmemesine, doğduğu aya, inanca vs. dayanılarak verilir.

    - Çocuk kız doğmuşsa ve ondan sonrakilerin oğlan olması isteniyorsa çocuğa Döndü, Dönüş adı konur.

    - Çocuğun son çocuk olması isteniyorsa o çocuğa Songül, Soner, Yeter, Dursun gibi adlar verilir.

    - Geç çocuk sahibi olan anne-babalar çocuklarına Yaşar, Durmuş, Dursun gibi adlar verirler.

    - Çocuğa, ölen kişi adının konması ona seslenmek zor olacağından ya da onun da başına bir yıkım gelebileceğinden pek tercih edilmezken kimi yerlerde de özellikle aile büyüklerinin adı konur.

    - Çocuğu ölen kişilerin bir dahaki çocuklarının ölmesini önlemek için türbeye giderek çocuk satmaları, adını kız olursa Satı, erkek olursa Sadık koymaları da yaygın bir uygulamadır.

    - Aşure ayında doğan çocuğa Aşur, Muharrem ayında doğan çocuğa Muharrem, Ramazanda doğan çocuklara Ramazan, Recep ayında doğan çocuklara Recep adı verilir.

    - Hıdrellez günü doğan çocuklara İlyas, Ellez, Hıdır, Nevruz’da doğan çocuklara Navruz isimleri konulur.

    - Cuma günü doğanlara da Cemal adını verirler ve böyle çocuklar için adıyla doğdu denir.



    Ad Değiştirme
    Bazı yerlerde çocuğun adı, ona yaramadığı düşüncesiyle değiştirilir. Çocuğun huzursuz olması, yaramaz olması, sürekli zayıflaması ad değiştirme nedenleri arasındadır. Böyle çocuklara aşağı gidiyor yani ölüyor denir.

    - Ad değiştirmek için 3 tane kaşık seçilir ve bunlara isimler verilir ancak anne hangi kaşığa hangi ismin verildiğini bilmez. Anne bu kaşıklardan birini seçer. Seçilen kaşığa önceden verilen isim neyse çocuğa da o isimi verilir.

    - Ad değiştirmek için seçilen obje pırasa ya da sazak adı verilen yöreye özgü bir bitki de olabilmektedir. Üç tane pırasa kesilerek her birine ip bağlanır ve birer isim konulur. Bir gece içinde bunlardan hangisi uzadıysa onun ismi çocuğa verilir. Sazak obje olarak seçilmişse onda da aynı işlemler tekrarlanır.



    Bibliyografya:



    ACIPAYAMLI, Dr. Orhan: Türkiye’de Doğumla İlgili Adet ve İnanmaların Etnolojik Etüdü. Sevinç Matbaası, Ankara 1974, 172 S.

    Atatürk Üniversitesi Yayınları No: 355

    BAŞAR, Doç. Dr. Zeki : Erzurum’da Tıbbi ve Mistik Folklor Araştırmaları. Sevinç Matbaası, Ankara 1972, 272 S.

    Atatürk Üniversitesi Yayınları No: 217

    ÖRNEK; Doç. Dr. Sedat VEYİS: Sivas ve Çevresinde Hayatın Çeşitli Safhalarıyla İlgili Batıl İnançların ve Büyüsel İşlemlerin Etnolojik Tetkiki. DTCF Yayınları, Ankara 1966, 137 S.

    SEVİNDİK, Hüseyin : Akçaören ve Yeşilöz (Nevşehir) Köylerindeki Doğum Geleneğinin Halkbilimsel Açıdan İncelenmesi. 227-242. ss.

    I. Türk Halk Kültürü Araştırma Sonuçları Sempozyumu Bildirileri II. Ankara 1996

    Kültür Bakanlığı Yayınları No: 1800