Victor Hugo

Konusu 'Yazarlar' forumundadır ve Elif tarafından 26 Ağustos 2006 başlatılmıştır.

    26 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  1. Elif

    Elif Onur Üyesi Pro Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    24.653
    Beğenildi:
    5.191
    Ödül Puanları:
    438
    Fransız şair ve yazar Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı günlerinde, 1802’de dünyaya geldi. Napolyon ordusunda general olan babası, imparatorun parlak döneminde önemli görevlerde bulundu, bir çok dış ülkeye seyahat etti ve Madrid’te valilik yaptı. Hugo, anne ve babası arasındaki geçimsizlikler nedeniyle genellikle annesinden uzak kaldı ve babası ile yaşadı. [​IMG]

    Hugo ilkokula İspanya’da başladı ancak İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan soyluluk ünvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu edilerek dışlanmasına yol açtı. Yazarların ürünleri ile yaşam öyküleri arasında ilişki kurmak eğilimindeki araştırmacılar, İspanyol okulunda geçen günlerin, Hugo’nun aristokrasiye bir yandan hayranlık duyup bir yandan da nefret etmesi gibi gerilimli bir duyguya kapılarak liberal-demokratik ilkeleri seçmesinde büyük rol oynadığını iddia etmişlerdir.

    Napolyon’un imparatorluktan düşmesi ile birlikte Hugo ailesi için zor günler başladı. Paris Hukuk Fakültesi’nde başladığı yüksek öğrenimine maddi sıkıntılar yüzünden devam edemedi ve ayrıldı. Ayrıldıktan sonra kendini kitaplara veren Hugo, ilk şiirlerini de bu yıllarda yazdı. Annesinin ölümüyle sefaletin eşiğine gelen genç yazarı bu güç durumdan kurtaran yirmili yaşlarda yayınlanan -kraliyet yanlısı- şiirleri oldu; XVIII.Lois tarafından bin frank aylığa bağlandı, Chateaubriand’ın ilgisini çekti ve romantik akımı benimsemesinden sonra parlak bir kariyerin kapısını araladı.

    1827’de “Cromwell” ve 1830’da “Hernani” oyunları, -tıpkı Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinin Osmanlıda yarattığı- isyana benzer bir heyecan uyandırdı Paris’te. 1830 yılında Victor Hugo'nun Hernani piyesinin oynanmasından sonra romantiklerle klasik edebiyat taraftarları arasında "Hernani Savaşı" denilen tartışma basladı. Bu tartışma romantiklerin “klasizm” karşısında kesin zaferiyle sonuçlandı.

    Hugo’nun ilk romanı ise “Notre Dame’ın Kamburu”dur(1831). Bugün okunduğunda, yazarın en yüzeysel ürünü olarak değerlendirebileceğimiz bu romanın nispi başarısızlığı, Hugo’nun maddi nedenlerle yayınevinin ısrarına boyun eğerek metnini çok kısa bir sürede tamamlamak zorunda kalmasındandır. Yine de, Hugo’nun yükselen ünü, Fransa’da bu kitabının da sevilerek okunmasını sağlamıştır.

    1831-1941 arasında çok sayıda şiir, piyes ve roman yazan Hugo, 1841’de Fransız Akademisi’ne seçildi. 1848 İhtilali’nden sonra Cumhuriyetçi saflara geçti ve Cumhurbaşkanlığı için aday bile oldu. Kendisi seçilemedi, ama seçilen Louis Napolyon’u destekledi. Ancak Napolyon da imparatorluğunu ilan edince, Hugo 1851’de Fransa topraklarını terk ederek –yirmi yıl sürecek gönüllü bir sürgünü geçireceği- Channel Adaları’na yerleşti. Burada yazdığı “Sefiller”(1861), onun en çok tanınan ve sevilen eseridir. İmparatorluk dönemi sona erip Üçüncü Cumhuriyet kurulunca, Victor Hugo, Paris’e bir kahraman olarak döndü. Millet meclisine seçildi, ama politikadan çok edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1885’de öldüğünde, büyük bir törenle Pantheon’a gömüldü.

    19.yy Paris’inden insan manzaraları; “Sefiller”

    “Sefiller” romanı, roman kahramanları; kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur. Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı –yalnızca- bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmış, defalarca kaçma teşebbüsünde bulunduğundan cezası katlanmış ve on dokuz senelik hapisten sonra inançlarını yitirmiş, topluma öfke ve kin duyarak tahliye olmuştur. Sefil bir halde geldiği “D” kasabasında, kasabanın piskoposundan gördüğü iyilikle aydınlanır ruhu.

    Hayata ahlâk ve fazilet sahibi iyiliksever bir insan olarak yeniden başlayan Valjean, Fransa’nın kuzeyinde ucuz mücevher imalatçılığı yaparak yaşamaktadır şimdi; geçmişini gizlemiş, zenginleşmiş ve herkesin sevgisini kazanıp kasabanın belediye başkanı olmuştur. Valjean’ın gizlediği geçmişten şüphelenen detektif Javert, araştırmaya koyulur ve “D” kasabasındaki hırsızlık olayına kadar ulaşır. Oysa, isim benzerliğinden, bir başkası Jan Valjean’ın yerine tutuklanmış, mesele kapanmıştır. Ne var ki Valjean’ın ahlâkı, kendi yerine bir başkasının hapsedilmesine izin vermez. Teslim olur ve yeniden küreğe gönderilir.

    Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir kez daha kaçmayı başaran Valjean, teslim olmadan önce sakladığı -namusuyla kazanılmış- paralarını alır, eski bir fahişe olan Fantiana’nın kızı Cosette’i bulur ve bir manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Evlat edindiği Cosette ise rahibe okuluna gitmektedir. Müfettiş Javert’ten kurtulmuş gibidir Jan Valjean.

    Bu sakin hayat, Cosette’in genç ve güzel bir genç kız olmasıyla değişir. Babası Napolyon ordusunda subaylık yapmış bir delikanlı; Marius’a aşık olmuştur Colette. Zengin dedesi tarafından büyütülen Marius, 1832’de isyan eden sosyalistlerin safındadır. Her zaman haklıdan yana olan Jan Valjean da öyle. Paris kanla yıkanırken, Javert ile Jan Valjean karşı karşıya gelirler. Valjean Javert’in hayatını bağışlar. Ancak bu yüce gönüllük karşısında bütün inandığı değerleri yıkılan Javert, intihar eder. İsyancıların durumu da pek parlak değildir. Marius ağır yaralanır ve Valjean tarafından kurtarılır. Cosette’in bu genci sevdiğini anlayan Valjean, onun eski bir kürek mahkumunun kızı olarak bilinmesini istemez ve ortadan kaybolur. Oysa Marius, hayatını kurtaran kişinin Valjean olduğunu öğrenmiştir. İki genç, son anlarını yaşayan Valjean’a koşarlar....


    Romanda Gerçekçilik


    19.yüzyıl romanlarını roman sanatının doruk noktasına taşıyan özellik, hiç şüphe yok ki, yazarların toplumsal gerçekliğe olan bağlılığıdır. Gerçekten de, 19.yüzyıl romanı, çağın olaylarını bir tarihçi, sosyal bilimci titizliği ile kaydetmiştir. Daha modernizmin şafağında, kapitalistleşmenin getirdiği yeni yaşam tarzına yaptığı sert eleştiriyle kendisini gösteren Romantik akımın en büyük yazarlarından Balzac, romanlarında Fransız tarihini ve toplumsal hayatının bütün renkleri ve ayrıntılarıyla “resmetmiştir”. Bu resme dikkatle bakıldığında, yaşam biçimlerinin farklılığının mekanda ve eşyalarda simgeleştiği fark edilecektir; mahalleler arasındaki ayrım, katı kurallarla düzenlenmiş toplumsal kastlar gibidir.


    Balzac'tan yaklaşık yirmi beş yıl kadar sonra, 1861 de yazdığı "Sefiller" romanında, Victor Hugo yüzlerce sayfayı Paris'in varoşlarının ürpertici yaşamına ayırmıştır. "Burası korkunç bir yerdir. Burası karanlıkların kuyusudur. Körlerin çukurudur burası. Cehennemin ta kendisidir(...) Paris'in varoşları diyebileceğimiz bu kenar mahallelerin tenhalığını tanıyan herkes, en umulmadık kimsesiz bir yerde, bir çitin ardında veya bir duvar dibinde toplanmış çocuklar görmüştür. Bunlar yoksul ocaklarından kaçmış çocuklardır. Kenar sokaklar onların dünyasıdır; orada nefes alabilirler. (...) Kötü alınyazıları buralardan doğar. Buna acı tabiriyle, Paris'in kaldırımlarına atılmak denir". Victor Hugo, aynı romanda, burjuva evini ve mahallesini de ayrıntılı olarak tasvir ederek, toplumsal kesimler arasındaki ayrımı, içinde yaşadığımız döneme göre çok daha kesin, hiç bir "nesnel" incelemenin yapamayacağı kadar dehşet uyandıracak biçimde belirler.


    “Sefiller” romanında anlatılan gerçekler yalnızca toplumsal yaşantı ve onunla ilişkili mekanlarla sınırlı değildir. Roman kahramanlarının önemli bir kısmı, Hugo’nun yaşam öyküsünde ya da Fransa tarihinde yaşamış kişilerden oluşur. Hatta, gururlu, isyankar ve devrimci Marius tipi, yazarın kendi gençliğinin idealize edilmiş biçimidir. Jan Valjean’ı merkezine alan hikayesi de –özellikle 1832 ayaklanmasıyla- Fransız tarihinin romana yansımasıdır. Üstelik o dönemin haksız adalet sistemini ve politik hayatını teşhir etmesiyle de önemli bir belgeye dönüşür “Sefiller”. Üstelik hiç bir belgenin sahip olmayacağı zengin tasvirlerle ve şiirsel bir dille...

    Bütün bu övgülere rağmen, “Sefiller”in aksayan pek çok yanı da var. Mesela, Goethe’ye göre, Hugo’nun yarattığı sahneler ve olayları dikkatle izleyip aktarışı, okuyucuyu hemen etkiler, “fakat karakterler doğal canlılığın izini taşımazlar hiç. İplerinden öteye beriye çekilen yaşamsız, sıradan kişiler zekice bir araya getirilmişler, fakat tahtadan ve çelikten iskeletler, yazarın en garip durumlara sokarak, eğip bükerek, işkence ederek, kırbaçlayarak, vücutlarını ve ruhlarını kesip biçerek çok zalimce uğraştığı içi doldurulmuş bebekleri ayakta tutuyor, ancak bu oyuncak bebeklerin eti ve kanı olmadığı için, yazarın yapabildiği tel şey, yapıldıkları paçavraları yırtmaktan başka bir şey olmuyor; bütün bunlar, önemli derecede tarihsel ve retorik bir yetenek ve canlı bir hayal gücüyle yapılıyor”....
     
  2. 27 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  3. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    Ağlamak İçin Gözden Yaş mı Akmalı?

    Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
    Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
    Sevmek için güzele mi bakmalı?
    Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
    Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
    Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
    Hırsızlık; para, malmı çalmaktır?
    Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
    Solması için gülü dalından mı koparmalı?
    Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
    Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
    Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?

    *********************************

    Bakışların

    Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur
    Bir bakış bazen şifa bazen zehirli oktur...

    Bir bakış bir aşığa neler neler anlatır
    Bir bakış bir aşığı saatlerce ağlatır.

    Bir bakış bir aşığı aşkından emin eder
    Sevişenler daima gözlerle yemin eder...

    ***********************
    Bu Çiçek, Senin İçin

    Doruktan senin için kopardım bu çiçeği
    O sarp bayırdan hani, suya iner eteği
    Kartalın bildiği yalnız ve yaklaşabildiği
    Sessizce seprilmişti kayanın çatlağında.
    Gölgeler yıkıyordu burnun sağrılarını
    Açıkça görüyordum: bir yengi alanında
    Nasıl kızıl ve parlak bir utku anıtı
    Olanca görkemiyle bir anda kurulursa
    İşte tıpkı öylece
    Güneşin gömülüp gittiği yerde gece
    Bulutlardan bir tak yapıyordu kendine.
    Yelkenliler bir bir erirken uzakta
    Birkaç çatı eğimli bir vadinin dibinde
    Parlayıp görünmekten ürker gibiydi sanki.
    Sevdiğim, senin için kopardım bu çiçeği!
    Evet, rengi uçuk ve koku yok tacında
    Çünkü kökü dağların bu çetin yamacında
    Yalnız su yosununun acı tuzunu içmiş.
    Dedim ki: garip çiçek, şu tepenin üstünden
    Bulutların, yosunun ve teknenin gittiği
    Uçsuz bucaksızlığa yolcu olmalıydın sen.
    Git öyleyse bir kalbin
    Herşyeden daha derin uçurumunda dağıl
    Başka bir acun olan o göğüste sol artık
    Göğün seni sular için yarttığı besbelli
    Ben'se Sevda'ya adadım işte seni!
    Rüzgar birbirine katıyordu suları;
    Yavaş yavaş silinen
    Belirsiz bir ışık kalmıştı yalnız günden
    Ah! nasıl acılıydım ve nasıl da derinden! ..
    Düşler içindeydim ve kapkaranlık Gece
    Sonsuz titreyişlerle doluyordu içime.
     
  4. 27 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  5. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    Diana

    Bahçelerde koşardık kiraz toplamaya
    Paros mermeri gibi güzel ak kollarıyla
    Ağaçlara tırmanır, dalları eğerdi.
    Yapraklar ince ince ürperirdi rüzgarda.
    Ak gerdanı güneşle, gölgeyle dalga dalga
    Al meyvaya uzanırdı incecik parmakları.
    Kirazların her biri bir ateş damlasıydı.
    Ardısıra çıkardım; bacağını açarken
    Tutuşan gözlerime usulca 'susun! ' derdi
    Sonra şarkı söylerdi.
    Bazen ak dişlerinde türkü yerine meyva
    -Tıpkı o güzel erden, o yabanıl Diana-
    O güzelim ağzıyla kiraz sunardı bana.
    Dudağımda, konarken, bir sevda gülücüğü
    Düşürürdüm kirazı, alırdım öpücüğü...

    ******************************
    Kadına

    Eğer kral olsaydım.! Çiğneyerek tahtımı
    Memleketin halkını dizlerine sererdim.
    O kuvvetli hükmümle bütün tacı tahtımı
    Bir tek bakışın için sana feda ederdim.

    Eğer Allah olsaydım.! O heybetli, o derin
    Kainatın, semanın, denizlerin, her yerin
    İrademin önünde eğilen meleklerin
    Sevgilim bir busene hepsi senindir derim
     
  6. 27 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  7. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    Keder Sana Yakışmıyor

    Ne kadar değişmişsin ben görmiyeli,
    Ellerin güzelliğini kaybetmiş nasırdan,
    Hüzün rengi almış saçlarının her teli
    Gözlerine gölgeler düşmüş kahırdan,
    Gözlerin ki, gördüğüm gözlerin en güzeli
    Ne kadar değişmişsin ben görmiyeli

    Böyle mahsun kederli değildin eskiden
    Fıkır fıkır gülerdi gözlerinin içi
    Dudakların nemliydi sevgiden, arzudan
    Yapraklarına çiğ düşmüş karanfiller gibi
    Baygın kokusuna anılarla beraber giden
    Böyle mahsun kederli değildin eskiden

    Sevdiklerin vefasız mıydı bu kadar
    Ağlamaktan mı karadı gözlerin
    Bir zamanlar göz yaşını sevmezdin
    Şimdi neden yaşardı gözlerin
    Hasta mısın, yorgun musun nen var
    Sevdiklerin vefasız mıydı bu kadar

    Arzular vardır bilirsin anlatılamaz
    Eskisi gibi kalsaydın ne olurdu
    Taptaze, ıpılık kar gibi beyaz
    Keder sana yakışmıyor gül biraz
    Arzular vardır bilirsin anlatılamaz.

    ****************************
    Mayıs Başı

    Şimdi herşey sevmek fiilini çekiyor
    O eşsiz gülleriyle işte mayıs başı
    Aşk: neşeli, kederli, günücü ve yakıcı
    Yanık yanık söyletiyor yeşeren ormanları
    Gövdesine bir dilek kazıdığım ağaçtan
    Mırıltılar geliyor ve ağaçcık doğaçtan
    Yaratısı sanarak yineliyor durmadan
    Geçen güzde göğsüne çizdiğin istenceyi
    Alaycı alakarganın dalga geçtiği mağara
    Kaşlarını oynatıp gülümsüyor ormana
    Hava aşka değin titreşimlerle dolu
    Öyle göklü ve körpe, seven, mis kokulu
    Sevdalı yoncalarsa göğe göndermiş onu
    Ve güneş adım adım dolanırken kubbeyi
    Esrik çayır kokular döküyor dörtbir yana
    Öpücükler açıyor dönüp gelen bahara
    'Seni seviyorum' diyen mırıltıyla kırda
    Safransarı, gökmavi, lal rengi ve erguvan
    Gölcüklerin üstünde, otlaklarda, koyakta
    Binbir renkte benekler oluşturuyor orda
    Kokusunu savurup saklıyor çiçeğini
    Sanki kırın telaşlı, tatlı iletileri
    Yaygaracı aşkının yazdırdığı pus'lalar
    Papyadan bir altlığa izlerini yaymışlar
    İncecik sesleriyle küçük kuşlar ormanda
    Şarkıcıklar söylüyor peri kızlarına
    Tatlı bir sır veriliyor gölgelikte herkese
    Seviyor ve söylüyor herşey bunu sessizce
    Sanki yanan güneyde, batıda ve kuzeyde
    Ve altın ışıklarla günün doğduğu yerde
    Çiçekli çit, sarmaşık ve şakırdayan pınar
    Ve tepeler ve gölgeler ve o sonsuz tarlalar
    Dört rüzgarın düzdüğü bir dörtlük söylüyorlar
     
  8. 27 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  9. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    Mezar ve Gül

    “Senin gibi bir aşk çiçeği ne yapar
    Seher vakti yağdığında yağmurlar? ”
    Diye mezar sordu güle.
    “Ya senin o kuyu gibi ağzına
    Düşen insan ne yapar daha sonra? ”
    Diye sordu ona gül de.

    “Ey karanlık mezar, amber ve bal
    Kokusuna döner o damlacıklar
    Anladın mı beni şimdi? ”
    Mezar da dedi ki “Ey dertli çiçek,
    Melek olup göklerde süzülecek
    İçime düşen her kişi.”

    (1837)

    *********************
    Neler mi istiyorum?

    Neler mi istiyorum uyaninca her sabah
    Ne bahardan bir nese, ne de yazdan bir cicek
    Siyah, siyah cok siyah kadife kadar siyah
    Bir sacin buklesini bana kim getirecek

    Neler mi istiyorum gurbette aksamlardan
    Ne ruzgardan bir buse, ne de bir pembe kelebek
    Derin, derin cok derin, ufuklar kadar derin
    Bir cift gözün rengini bana kim getirecek

    *********************************
    Söylesem Söyleyebilsem Ah Derdimi

    söylesem ah söyleyebilsem derdimi
    mehtap bir gecede açabilsem sana kalbimi
    göreceksin seninle dolu
    desem, diyebilsem ki seviyorum seni
    çılgınca aşığım sana
    ama demem, diyemem
    çünkü aramızda dağlar, denizler
    ve benim o kahrolası gururum var
    bu böyle sürüp gidecek
    sen, seni sevdiğimi bilmeyecek, öğrenmeyeceksin
    ben her gece yıldızlara seni sevdiğimi söyleyeceğim
    sana asla...
    çünkü aramızda dağlar denizler
    ve benim o kahrolası gururum var
     
  10. 27 Ağustos 2006
    Konu Sahibi : Elif
  11. roxett

    roxett Popüler Üye Üye

    Katılım:
    12 Temmuz 2006
    Mesajlar:
    2.286
    Beğenildi:
    21
    Ödül Puanları:
    108
    Yarın Erkenden

    Yarın erkenden kırlar ağardığı zaman
    Gideceğim... biliyorum beni bekliyorsun bak,
    Geçip gideceğim dağlardan, ormanlardan
    Daha fazla kalmayacağım senden uzak.

    Gözlerim düşüncelerime saplı yürüyeceğim,
    Duymadan hiçbir haber, hiçbir şey görmeden,
    Yalnız, kimsesiz, birbirine kenetli ellerim
    Gideceğim, farkı yok gündüzümün gecemden.

    Ne uzaklarda Harfleur'ü saran perdelere
    Bakacağım, ne de inen altın renkli akşama
    Kavuşunca bir bağ yeşil çoban püskülü ve
    Bir çiçekli funda koyacağım mezarına.

    ***********************************

    Veni, Vidi, Vixi

    Değilmi ki o derin acılarımla şimdi
    Buna destek olacak tek bir kolda yoksunum
    Ve çocuklara bile zorlukla gülüyorum
    Ve açmıyor içimi çiçekler renkleriyle
    Anlamalıyım artık: yaşadın yeterince!

    Değilmi ki ilkbahar kuşatınca her yanı
    Doğayı şenlik yerine çevirdiğinde tanrı
    Bu görkemli sevdaya aşksız bakıyorum
    Değilmi ki gün-gece ışıktan kaçıyorum
    Duyarak o en gizli kederi herşeydeki

    Değilmi ki ruhumda umudum yenik düştü
    Değilmi ki bu güller, kokular mevsiminde
    Sevgili kızım benim, içimde, ta derinde
    Yalnız senin yattığın karanlığa özlem var
    Mademki öldü kalbim, yaşadım yeterince!

    Yeryüzünde yükümü tek bir gün reddetmedim
    Arığım işte orda, burda başak demektim
    Yumuşadım gitgide, yaşama gülümsedim
    Ve yaşamın o büyük, dipsiz gizi dışında
    Dimdik durdum ayakta, kimseye eğilmedim

    En iyisiyle yaptım yapabildiklerimi
    Ne çok uykusuz kaldım, ne çok hizmet götürdüm!
    Sonra acılarıma güldüklerini gördüm
    Nefretlerine hedef seçildikçe üzüldüm
    Anarak çalışıp çektiklerimi

    Tek kuşun uçmadığı şu dünya sürgününde
    Öyle bezgin, ışıksız, ellerimin üstünde
    Diğer tüm kölelerin alayları içinde
    Taşıdım ağlamadan al kanlara bulanıp
    Koparılmaz zincirden payıma ne düştüyse

    Şimdi bakışlarımın ancak yarısı bende
    Ötesi darmadağın acılı gömütlerde
    Dönüpde baktığım yok çağıran olsa bile
    Sersemlik ve sıkıntı yüklü bir uykusuzum
    Hiç gözünü kırpmadan kalkmış şafaktan önce

    Miskin karanlığımın orta yerinde şimdi
    Yanıt vermeye bile gönül indirmiyorum
    Canımı sıkıp duran o en günücü ağza
    Ulu Tanrım gecenin kapısını aç bana
    Ki çekilip gideyim, dönmeyeyim bir daha!
     
  12. 2 Eylül 2009
    Konu Sahibi : Elif
  13. sanat

    sanat Aktif Üye Üye

    Katılım:
    25 Mart 2008
    Mesajlar:
    608
    Beğenildi:
    1
    Ödül Puanları:
    86
    o sefiller neydi ya bi oturuşta 200 sayfa filan okumuştum. çok başarılı