Yazdı ve çocuktuk..

Konusu 'İlişkiler, Duygular ve Hayatın İçinden' forumundadır ve seyran tarafından 30 Aralık 2007 başlatılmıştır.

    30 Aralık 2007
    Konu Sahibi : seyran
  1. seyran

    seyran Popüler Üye Üye

    Katılım:
    28 Şubat 2007
    Mesajlar:
    852
    Beğenildi:
    4
    Ödül Puanları:
    108
    Küçük bir esintinin dahi hissedilmediği, sinek vızıltılı öğle sonralarımızı ne dediği, ne sattığı bir türlü anlaşılmayan bir satıcının tuhaf, yuvarlak, ince bağırtısı doldururdu. O sırada öğle uykusuna gönderilmiş ama muhtemelen duvardaki Zülfikar motifli halıyı seyreden küçük çocuklar pencereden görünen olgun erikleri betona çakılmadan nasıl toparlarım diye düşünürlerdi (onlardan biri de bendim).
    Öğle yemeğinden kalma karpuz tepsisinin içindeki birkaç yeşil kabuk ve kırmızı suyun içinde birikmiş siyah çekirdeklerin, parça pinçik olmuş o güzelim olgun meyvenin üzerindeki kara sinekler, vızlıdayarak balkon kenarındaki somyada oturmuş dantel ören genç kadınların etrafında dolanır, onların o becerekli elleriyle kovalanır, istikameti tül perdeye çevirerek dışarı çıkmak için bir çıkış yolu ararlardı. (Bu sineklerden çok tanıdım.)
    Ürkek bir tıkırtıyla çalınan kapının açılma sesini karşı komşunun evlilik hazırlığındaki kızlarının terliklerini çıkarma sesi takip eder, naylon torbadaki el işlerini de geleceğe dair besledikleri büyük hayallerle her yer beraberlerinde götürürlerdi. İçine birazcık hoş kokulu tomurcuk atılmış çay içerlerken, ev sahibinin yoğurduğu hamurun kabarması beklenirdi (bu hamur yoğurtan misafirleri çok severdim).
    Üzerindeki ıslak bezi kenara kaydırıp atacak kadar şişmiş olan yumuşak hamur, kırmızı leğenden parça parça kopartılıp kızgın yağa atılırken ve o tavanın içinde cızırdayarak dans ederken çıldırtıcı bir kızartma kokusu küçük çocukların hapsedildiği odaya kadar ulaşır; ince, şımarık, yalvaran ve zaman zaman büyüklerin huzurunu kaçırmaya yönelik bir tehdit içeren vızıldanmalara sebep olurdu (ben uslu bir çocuktum, vızıldanmazdım).
    Kızarmış hamurlar, büyük beyaz çiçekli emaye tepsinin içinde bir kayık tabağa tepeleme yığılmış, yanına taze domates ve beyaz peynir konmuş bir halde orta sehpaya servis edilirdi.
    Çayların kim bilir kaçıncı turu atılırken çocuklar da diz çökerek sehpanın ucuna kıvrılır, önlerine konan kızarmış hamuru kemirmeye başlarlardı. Bütün mesele büyüklerin küçüklerin duymaması gereken mahrem konulara girmesini beklemekti. Çünkü o zaman çabucak sokağa çıkma izni verilecek, hatta arka arkaya sıralanan yasaklar bile unutulacaktı (evet, ben onlardan biriyim).
    Sokağa inmenin tadını büyüklerin konuşacağı çok gizli şeyin ne olduğu konusundaki o büyük merak bozardı.
    Bazen kapı önünde ayaktaki keslerin bağcığını bağlama işi uzattıkça uzatılır, içerideki yeni evlilerden birinin bir gece önce kocasıyla arasında geçen gizemli meselenin ayrıntıları üzerine, dudaklardan dökülen kıkırdaşmalar duyulurdu.
    Ama bir türlü o gizemli mesele de ayrıntıları da öğrenilemezdi. Sokaktan bir arkadaşın bağırtısı ile apartmanın serin merdivenlerinden koşarak inilir, havanın sıcağına uygun bir oyun saptanarak ezan okunana kadar eve girmemenin her yolu denenirdi.


    ***


    Yazdı.
    Çocuktuk.
    Kızarmış hamur yemek kilo yapmazdı.
    Konuşulanları dinlemek çocukça bir haktı.
    İkili ilişkiler bilinmez bir ormandı.
    Zaman geçmezdi.
    Öğle uykularına geçerken zülfikâra bakarak kurulmuş hayallerin bir gün kurutulmuş heveslere dönüşeceğinden habersizdik.
    Ezana kadar sokakta kalabilmek bir özgürlüktü.
    Bu yüzden bir eve başımızı sokma derdine yabancıydık...
    Dedim ya...
    Yazdı ve çocuktuk.
    Bir “resim” oturtmak için, bir imaj, bir onaylanma için oynamıyorduk daha etrafımıza.
    Kim olduğumuzu bile bilmiyorduk ki daha...

    iclal aydin