Yeni Nefes

Konusu 'Kişisel Gelişim' forumundadır ve seaBahAR tarafından 27 Şubat 2008 başlatılmıştır.

    27 Şubat 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  1. seaBahAR

    seaBahAR de profundis Editor

    Katılım:
    13 Nisan 2007
    Mesajlar:
    10.950
    Beğenildi:
    8.195
    Ödül Puanları:
    238
    YENİ NEFES


    [​IMG]
    “Bir yaşantıyı tam bitirmeli.
    Hiçbir iz kalmamalı ondan.
    Yeni yaşantılar için...
    Yeni yaşantılar için...
    Bunu önceden bilseydim,
    yaşantı milyoneri olmuştum.”
    Oğuz ATAY​


    Sonunda yoldaydım. Gece boyu bir yol. Yol boyu gece. Alışılmış ve belki de biraz abartılmış güvenlik duygusuyla hem arabayı yavaş kullanıyordum hem de uzunları ve sis lambalarını birlikte yakmıştım. Lapa lapa kar yağıyordu. Kötü pişirilmiş pilava da lapa diyordu bu üşengeç beyinler. Hayır, kar lapa yağmıyordu. Kar, beni durdurmak için yağıyordu sanki. Ya da ben kaçıyor olduğumu belirginleştirmek için karı engel yapıyordum kendime. Evet, kaçıyordum. Kar bana, camıma çarpıyor ama kaloriferlerin verdiği ısı nedeniyle çözülüveriyordu. Eriyen her tanede kendimden kaçmayı başaracağımı tekrarlayıp duruyordum ki diğer BENlerden biri konuşmaya katıldı. “Asıl kaçmak kendini silmek,” dedi . Bir an hak verdim. Ve o alışılmış güvenliği bıraktım. Farları söndürdüm. Hızımı arttırdım. Arabanın kaymasını bekliyordum. Hayır, beklediğim şey olmadı. Neden kendimi silecektim ki? Arkada bıraktıklarım; yıllar sonra içkiden yorulmuş dudaklarıyla “Hala neden bunu yaptığını anlayamıyorum. Oysa ne de güçlü görünürdü,” diyeceklerdi. Gücüme eşitledikleri silme eylemimi anlayan kim olurdu ki acaba? Aşıklarım, dostlarım yoksa beni en çok yaralayanlar mı? Ne önemi var? Ben anlamalıydım; neler olup bittiğini, bu yola neden çıktığımı? Kaçmak mıydı yoksa yeniden başlamak mı? Bu arada ayağımı gaz pedalından yavaş yavaş çekmeye başlamıştım. Ölüm nasıl olsa gelecekti. Varsın gelsin. Çağırmaya ne gerek var? Kendimi süsleyip, acılarımı yan yana dizip gel beni yok et demeye... Yok etmek!...

    Bilinçli delirmek... Bunu gerçekten istiyor muydum? Delinin biriyle konuşmak istedim. Yanımda bir deli olsaydı ve ona sorsaydım: Nasıl delirdin? Bu kararı nasıl aldın? Aklın son kez başındayken ne düşündün?... Ne derdi acaba? Kendinden kaçanlar, bunu başaranlar delirirler diyemezdim. Belki de en çok kendi olanlar delilerdir. Deliler ne düşünür? Düşünmekten vazgeçmeliyim. Ah, bu mesaisi fazlaya kaçmış beynim, ah benim yorgun damarlarım. Bakın, hala bendesiniz. Nasıl da utanmadan tık-tık sesinizi duyuruyorsunuz bana. Sen ne yaparsan yap biz buradayız dercesine... Ansızın yolda bir karaltı gördüm. İnsan boyu bir karaltı. Yavaşladım, gözlerimi kıstım. Aklımdaki imgelerle şekli anlamaya çalışıyordum. Ama boyu dışında hiçbir şey anlamlı kılmıyordu onu. Yaklaştım ve durdum. Kıpırdamıyordu. yanlış yerde durmuştum. Geri vitese taktım, direksiyonu biraz sağa kırdım. Karaltıya doğru sürüp, farlarımla görmeye çalıştım. Kıpırdamadı. Bu havada ve üzerine bu hızla gelen bir arabanın önünde nasıl da umursamaz duruyordu, anlamıyordum. Ani bir kararla (Ani alınan kararlar doğru kararlar mıdır? İnsanlar önce kararlı olmanın iyi olduğunu söyler, sonuçlara bakınca da demek ki bu karar iyi değilmiş diye hemencecik KARAR verirler.) durdum ve arabadan indim. Karaltı yok olmuştu. Biraz önce durduğu yeri kestirmeye çalışarak oraya doğru yürüdüm. Yanıldım mı acaba? Oysa ne kadar gerçek görünüyordu. Gerçekti, yanılmamıştım. Gerçek değildi, yanılmıştım. Ne farkı var bu iki cümlenin? Gerçek olan ne? Yanılmak ne? Herhangi bir şeye gerçek/doğru damgasını vurmazsak yanılmayız elbet. Dener, dururuz. Yorulduğumuzun, acımızın farkına varmadan dener, dururuz. Kafam ne de karışık böyle... Böyle bir geceye, böyle bir yola yakışan bir kafa taşıyordum omuzlarımda. Ne yani? Yoksa sebzeli et sotenin nasıl pişirildiğini mi anımsamalıydım? Ya da aylardır boş duran karşı dairenin ne zaman tutulacağını mı? Halimden memnunum. Hayat bir mikser gibi girmişti beynime. İstediğinden de fazla karışarak yanıtlamıştım onu...

    Eğildim, parmaklarımla karı yokladım. Sıcak bir sıvıya değer gibi oldum. Sıcaklığı, sıvıyı iyice parmaklarıma doladım. Koklamak için burnuma götürdüm. Ne de meraklıyız koklamaya. Sanki aradığımız kelimenin ilk harfini bulmaya çalışırcasına bir koklama dürtümüz var. Kokladım, bir daha, bir daha... Limonlu bir kokuydu. ne anlamı var bunun? Eksi sekiz derece bir soğuk, karlı ve ıssız bir yol, gecenin orta yeri ve limonlu bir koku. Üstelik yok olan –böyle dediğime göre demek ki az önce vardı- bir karaltının bıraktığı... Bunun bir anlamı yoktu. Kendi izlerimin kokusuna bakıyor muydum da buna bir anlam yüklemeye çalışayım. Belki ben de şekerli bir ıslaklık bırakıyordum durduğum yerlerde, kim bilir; tadıma bakan varsa o bilir!...

    Yola devam etmeli... Arabama döndüm. Arabayı alalı henüz iki ay olmuştu. Bir arkadaşımın arabasıydı; hani şu kullanılmış dediklerinden. Kullanılmış şeylere nasıl da “benim” sıfatını yakıştırırız hemen! Bana ait olan, benim, kullandığım, tükettiğim... Bir şey kime aittir? Yaratana, kullanana yoksa dokunana mı? Gözlerim, ellerime takıldı aniden. Kimindi bu eller? Burnumu silerken, sırtımı kaşırken benim, birinin elini tuttuğumda onun mu? Ne çok insana “benimsin...” demişizdir ne çok kez. Şimdi kimin? Şu an, şimdi dokunanın mı? Ne çok soru soruyorum kendime. Ne sormam gerektiğini öğreneli beri bu durum devam ediyor. Ama durum o kadar ümitsiz değil. Bazen cevapları da buluyorum. Ama onları kaydetmiyorum. Eğer kaydedersem “Ben büyüdüm, cevapları buldum artık” diyebilirim. Sanırım bundan sıkılırım. Çocuklar kadar ilgili kalmalıyım hayata, hep sormalıyım. Cevapların “e” şıkkını işaretlemeliyim; hiç biri... Madem her şey değişiyor. Aşklar, acılar, kararlar... O halde sorular da değişmeli... Cevaplar gibi...

    Pek çok insan yolculuk ederken sıkıldıklarını söylerler. Bunu hiç anlamam. Düşünülecek bu kadar çok şey varken sıkıntıya nasıl zaman kalır? Sanırım; sıkılanlar, cevaplarını bulanlar ya da soru sormayı henüz öğrenmemiş olanlar. Tek kitap okuyanlar, başladık mı bitirmeli diyenler, kendini araya alanlar... Hey! Kendinize bakın, yükselin. Nasıl olsa sizden yukarıda bir yer var her zaman. Oradan bakın kendinize. Ne de küçüksünüz, küçüğüz... Böcek gibi... Herkes alt alta, üst üste, öyle çaresiz, öyle sokulgan,öyle aç, öyle korkmuş. Sıkılmak da neyin nesi?
    [​IMG]
    Kar hala yağmaya devam ediyor... Sigaradan boğazım acımaya başlamıştı. Bir ışık kollamaya başladım. Sıcak bir şeyler içebileceğim bir ışık. Çay, kahve, çorba... Ya da “e” şıkkı... Yol almaya –belki de yol beni alıyordur- bir süre daha devam ettikten sonra aradığım ışığı buldum. O bildik yol kenarı yerlerinden. İhtiyaçlarımızı giderdiğimiz. Sanki tek ihtiyacımız yemek, içmek, işemekmiş gibi. Sadece bunlar bulunur bu tip yerlerde. Mesela “anne dizi” bulunmaz, yoktur. Oysa ben şimdi, anne dizi istiyorum. Madem konumuz ihtiyaç, benim buna ihtiyacım var. Ne de meraklılar büyük laf etmeye... İhtiyaç molası... Ama, benim ihtiyacımı gideremiyorsunuz işte! En azından acizliğinizi kabul edin de şu ihtiyaç kelimesinin önüne bir “Giderilebilir” ekleyiverin, anlamını yumuşatın, beni yumuşatın... Anne dizi... Ne yapmalı şimdi? Bir anne dizi bulup, “Pardon, dizinizde bir süre yatabilir miyim?” desem, ne yapar acaba? Hepimiz biliyoruz. Yani bu sorunun cevabı “e” şıkkı. En zararsız ihtiyaç giderme biçimi olarak kendimi geçmişe döndürmeliyim sanırım. Ne kadar geçti üzerinden? Belki de on yıl. Evet, hatırladım o geceyi... Uzun bir kanapenin başında oturuyordu. Bende yaymıştım kendimi. Başım dizlerindeydi. Hayır, burada durmalıyım. Bu en zararsız biçim değil. Bak işte; gözlerim doldu yine. Yola devam etmeli...

    Gidiyorum işte... İstediğimi yapmaya gidiyorum. Ne yapacağımı bilmeden gidiyorum. Duracağım yer bile; isteyince duracağım bir yer. Arkamda kalan bir çok şey var. Onları özler miyim bilmiyorum. Bunu yanlarındayken anlamak mümkün değil ki... Uzaklaşmak gerek, gitmek gerek... Bu tıpkı bir koltuğu yerinden (!) kıpırdattığımızda, halıdaki izini görmek gibi. İzden rahatsız olunca da milimi milimine dikkatle tekrar aynı yere oturtmaya çalışmak gibi...

    Kahvem bitmek üzereydi. Yarım bırakmak istedim. Henüz soğumamış bir fincanda kalakalmış bir yudum kahve. İz bırakarak gitmek, yarım bırakarak. Masadan kalkmıştım ki bunun aptalca bir şey olduğunun ayrımına vardım. Daha ben kapıdan çıkmadan adamın biri gelip, fincanı götürecek ve yıkayacaktı nasıl olsa. Tertemiz, izsiz fincan diğerlerinin yanında, ağzında kalan suları boşaltırcasına ters döndürülmüş bir şekilde, yeni bir dudakla öpüşene dek bekleyecekti. Kahvenin hepsini içtim, fincanı da yaladım. Anahtarın ucuyla masaya derin bir çentik attım. İşte iz bu, yok etmeleri için yakmaları gerek. “Ali Ayşe’yi seviyor... Kalpler... Tosun’lar... Hepimiz bir yerlere, bir şeyler kazımışızdır mutlaka. Ne kadarımız sadık izlerine? O okulu kırdığımız günlerde, saklandığımız muhallebicilerdeki yazılarımıza ne oldu acaba? Hepsi yakıldı mı? Eskicilerde mi tozlandı? Öfkeli bir ateşin dalgalı saçlarında eridi mi harflerimiz? Masadaki çentiği, boş fincanımla baş başa bırakıp yeniden yola çıktım. Az sonra sabah olacaktı. Gecenin ve gündüzün ne zaman geleceğini bilmenin rahatlığı çöktü içime. Az sonra, gece bitecekti.

    Hava aydınlanmaya başlıyordu. Yol kenarında derme-çatma yapılmış evler belirmeye başlamıştı. İnsanların toplandığı bir yere yaklaşıyordum demek ki. Toplanma güçleri kadar aldıkları ismi bilmiyordum henüz. Bu bir şehir miydi? Kasaba mıydı? Onların arasına karışmak istemiyordum. Beni denize götürüyordum. Bu kesindi. Denizi bulana kadar devam etmeliydim yola. Derme-çatma kulübelerin derme-çatma insanları görünmeye başladı yavaş yavaş. Bir oğlan çocuğu, ihtiyar bir kadın... Hiç farkları yoktu birbirlerinden. Bakımlı evlerin önünden geçiyor olsaydım, evleri kadar bakımlı insanları görecektim şüphesiz. Ve belki de sorun yok gibi gelecekti. Oysa burada dekorlarıyla kaynaşmış insanlarda sorun çoktu. Gözler... Kim bilir kaç kere derme-lenmişlerdi, kaç kere çatma-lanmışlardı? Hayır, dekor olan onlardı aslında. Hayır... Bu dekorların arasına karışamazdım. Onlardan biri olmadıkça onları da anlayamazdım. Ben yoldaydım, onlarsa öylece duruyorlardı yolun kenarında... Sabit... Duymadılar ama, hepsine teşekkür ettim. Yoluma çıkmadan, yolda olduğumu anlattıkları için...

    Güneş yükseldi, ben ilerledim. Camlar buharlaşmıyordu artık. İklim değiştirmiştim. İklimler arası yolculuk yapıyordum. Sonunda deniz göründü. Denizsiz yaşayanları, o ilk dönemeci döndüğünde, maviyle gözleri ilk buluştuğunda kendine hayran bıraktıran deniz. Denizin umurunda bile değildi. O hep oradaydı ve kocamandı. Dünyanın kaçta kaçı suydu? Bizim kaçta kaçımız suydu? Kaçta kaçımız bizdik? Denizi seviyorum. Üstelik falan marka güneş yağını vücuduma sürüp, bir yandan buz gibi biramı içip, neşeli insanlar grubunun bir üyesiyken değil sadece... Kapısı kilitli olduğu için tepesine çıkamadığım bir deniz fenerine özlemle bakarken ve dalgalar öfkelenmişken, deniz kararırken, deniz karadan bir parça daha çalarken... Evet, onu her haliyle seviyordum. Her rengiyle...

    Hızımı kesmeye başladım. Tatil yöresi denilen bir yerin tatilcisiz bir mevsimiydi. Yaz geldiğinde ses-lendiği belli olan bir çok yer kapalıydı. Oturacak bir yer bulmalı, biraz düşünmeli, ne yapacağıma karar vermeliydim. Karar vermek... Nereye doğru, nasıl bir adım atacağını önceden hesaplamak. Hayal yollarımızda ne kadar kararlı olursak olalım, çukurlardan, taşlardan, kayalardan kurtulamamak... Hayat bize düşmemeyi öğretmiyordu şüphesiz, sadece düştüğümüzde nasıl ayağa kalkacağımızı öğreniyorduk biraz daha, her defasında. Ve her defasında dizimizden bir parça kanlı et parçasını daha yerde bırakarak kalkıyorduk. Ama yine karar alıyorduk. Belki de o kayalar, kararlarımızın gözyaşıydı... Öylesine yürüyor olsak, öylesine yaşıyor olsak, canımız bu kadar acır mıydı? Hatta kendimizi salıverirdik suçlardan. Karar almadan gidersen böyle olur, çok doğal!... Karar almaya devam et, doğallığı boz, yolların olsun, ucunda pembe kurdeleli hediye paketlerin, kimden yollandığı belli olmayan çiçeklerin... Bu arada düşmeye devam et! Parçalanmaya, etlerinden ayrılmaya devam et!
    [​IMG]
    Bir kahve ilişti gözüme. Sağ yanımda deniz beni izliyordu. Ona beklemesini söyledim, arabayı durdurdum ve dışarı çıktım. Ayaklarım!... Bir an ayakta duramadım, dengem (!) bozuldu. Arabaya tutunarak sırayla ayaklarımı salladım. Bir sol, bir sağ, tekrar sol, tekrar sağ... Kan akmalıydı yuvasından çıkarak. Ellerimi arabadan çektim. Şimdi ayakta daha rahat duruyordum. En yakın masaya oturdum. İnsan bakışları arasından, gerçekte bana bakmasını beklediğim garson göründü ve bana doğru yürümeye başladı. Bir çay söyledim. Karnım da acıkmıştı. Yanında bir de tost istedim. Meraklı bakışlar üzerimde dolaşmaya devam ediyordu. Onlara döndüm ve yüksek sesle “Merhaba” dedim. Yayık, çekingen, meraklı, şaşkın ve kesik merhabalarla yanıtladılar beni. Kimi de sadece baş sallamakla yetindi. Ne tuhaf. Ağzımdan çıkması bir saniye süren bu küçücük sözcükle kahve kalabalığı harekete geçmişti. Bakışlar yerini konuşmaya bıraktı yeniden. Biraz daha rahatlamışlardı. En azından onların dilini konuşuyordum.

    Tostumu yerken içlerinden biri bana doğru yaklaştı. Onunla konuştum biraz. Evini pansiyon olarak işletiyormuş. Her ne kadar bana para kazanacağı biri olarak da yaklaşsa da aç gözlerinde kuşku ifadesi de vardı. Kimdim? Neciydim? Buraya neden gelmiştim? Ne kadar kalacaktım? O sormuyordu, ben de cevaplamıyordum. Soru soranlar güya cevap alacaklarını, doğruyu öğreneceklerini zannederler ama aslında kendilerini ele verirler. Soru soranlara dikkat edin; önem verdiklerini, ilgilerini çekenleri sorarlar. Sorularında kendi cevapları gizlidir çoğu zaman. Cevaplarsa yol ayrımı gibidir. Her şeyi yapabilirsiniz size soruyla yaklaşanlara. İsterseniz onları karanlık ormanlarınıza daldırır, isterseniz yakanıza taktığınız sümbülü koklatırsınız. Cevap veren konumuna geçmiştim. Ama bir sorun vardı. Bir türlü sormaya başlamıyordu adam. Sessizlikten sonra konumuza döndük; oda artı kahvaltı için bilmem kaç liraya anlaştık. Bir an oda bölü kahvaltı ne kadara olur demek istedim ya, neyse... Yorgundum. Ona hemen gidip gidemeyeceğimizi sordum. Hemen gidebilirmişiz. Kısa bir yolculuk sonrası, birlikte pansiyona girdik. Sanırım biraz para istiyordu. Ama bunu da söyleyemiyordu. Sadece yol gösteriyordu. Odanın kapısını açtı. İçeri girdi, pencereyi de açtı. O açmalardayken ben beklemelerdeydim. Küçük valizimle eşikte öylece duruyordum. “Kusura bakmayın, odalar deniz görmüyor” dedi. “Denizce sakıncası yoksa bence de yok” dedim. Yine bir sessizlik. Şaşkınlıktan doğan. “Dışarı çıkmak için bir nedenim olur hiç değilse” diye ekledim. Onaylasın mı, soru mu sorsun bilemedi. İçeri girdim, valizimi yere bıraktım. Biraz para verdim ve çıkıp gitsin diye beklemeye başladım. Karşınızdakini harekete geçirmenin en kolay yolu değil midir durmak? Durdum. Kıpırdadı, kapıya doğru yürüdü. Çıkmak üzereydi ama eşikte kaldı. Şimdi ikimiz de duruyorduk. Kararlıydım, kıpırdamayacaktım. Nihayet bana döndü ve anlatmaya başladı.

    “Geçen sene bu vakitler, biri gelmişti buraya. Sanki bir şeylerden kaçıyor gibiydi. Burada kaldı, bu odada... Sonra bir gün ansızın ortadan kayboldu. Bir süre dönmesini bekledim, umudumu yitirince de eşyalarını kilere kaldırdım. Arabası vardı onun da, sizin gibi. Kışa kadar bekledi sokakta. Arkadaşlarla bir karar aldık ve ilçeye götürüp sattık. Kasabaya yeni bir çeşme yaptırdık o parayla... Suçu neydi bilmiyorum.”

    Bunları bana sadece “suçlu” kelimesinin altını çizmek için anlatmıştı. Soramadığını anlattığı bu olayla dile getirmişti, biliyordum. Ona suçlu olmadığımı söyleyebilirdim, sanırım gerçek buydu. Ama söylemedim. Onu arabamı satarak, kasabaları için ne yapabilecekleri hayaliyle baş başa bıraktım. Sustum, gitmesini istiyordum. Gitti...

    İşte yine yalnızdım. Bu kez araba değil, odaydı önümü arkamı, sağımı solumu sobeleyen. Çok yorgundum, yatağa uzandım. Hemen uyumuşum. Uyandığımda güneş yine tepedeydi. Bir tam gün uyumuş olmalıydım. Yüzümü yıkadım, çantama birkaç kitap, sigara ve çakmağımı atıp sokağa çıktım. Arabaya binmedim, denize yürüyerek inecektim. Yol üzerindeki bakkala uğradım, yiyecek içecek bir şeyler aldım, yola devam ettim. Her adımda denize biraz daha yaklaşıyordum. Bunu, kendimden uzaklaşmadan yapıyordum, her adım biraz daha deniz, biraz daha bendi artık. Hava serin sayılırdı. Kumlara oturdum, nemliydi. Olsun, varsın... Üşüyünce kalkarım. Bir sigara yaktım, adını daha önce duymadığım gazozu içmeye başladım. Artık denize gözlerimi dikebilirdim. Mevsimden beklenmeyen bir durgunluk vardı denizde. Şartlarımız eşitti. Benden beklemedikleri bir şey yapmıştım. Onlara “Bir gün buralardan gideceğim” deyip durmuştum hep. İnanmamışlardı... Şimdi düşünüyorum da; baş başa vermişlerdir, belki de aynı zamanda kol kola da girmiş olabilirler ve konuşuyorlardır. “Hep demişti...” diye. Tam bu sırada şişeyi elimden düşürdüm. Gazoz kumlar üzerinde köpürmeye başladı. Ne tuhaf, köpüren deniz olmalıydı oysa!... Şişeyi kaldırdım, üzerindeki kumları ve köpük eskilerini temizledim. Tadı bu kez daha değişikti. Limonlu bir tat! Aynı yoldayken gördüğüm ya da gördüğümü sandığım karaltının tadı gibiydi. Yeter! Neler oluyor! Düşünecek yeterince konum var benim. Bir de bu eklendi şimdi. Yoksa bu bir mesaj mı? Limon satarak mı geçinmeliyim bundan sonra? Geçinmek? Neyle? Kiminle? Ufak bir hesap yaptım. Pansiyon kirası artı sigara artı yemek eşittir geçinmek. Yanımdaki para bölü geçinmek eşittir yaşama devam edilecek gün sayısı. Tamam işte kırk sekiz gün vardı önümde. Sonrası, hiç... Limon bu bilinir denklemin herhangi bir bölümüne girmiyordu.



    Ansızın denizde bir kıpırtı başladı. Garip bir kıpırtı. Benden beş-altı adım uzakta bir noktadan sanki bir şey çıkmış sonrada kaybolmuştu. Algılayamadım. Geçim hesabı yaparken fark edemezdim elbet! O noktaya gözlerimi diktim ve beklemeye başladım. Düşüncelerime izin verdim. Bu gün yeterince çalışmışlardı, biraz dinlenebilirlerdi. Hep hak etmek için “yeterince” bir şeyler yapmalıydık öyle değil mi? Bu yeterincenin yeterliliğine kim karar veriyordu? Bak işte... Güya noktaya bakacaktım. Kendimi susturdum, gözlerim hariç ve baktım durdum.
    İşte! Yeniden çıktı dışarı. Bir ele benziyor gibiydi. Kıpırdamak istemiyordum, görüş gücümü arttıracağıma inanarak, gözlerimi görüntü bir çizgi halini alana dek kıstım. Evet, bu bir eldi. Bir süre çağırırmış gibi sağa sola kıpırdadı ve yeniden denizde kayboldu. Yanılıyor olamazdım ama mantığımda yanıldığımı söyleyip duruyordu. Tamam, şimdi anladım. Yaşasın, sonunda deliriyordum. Hayır! Deliler, delirdiklerini anlamazlar.
    Güneş çekilene kadar kumlarda oturmaya devam ettim ancak el bir daha görünmedi. Ertesi gün de, bir sonraki gün de... Kendimle konuşmaya devam ediyordum. Güya bir şeyleri bırakıp buraya gelmiştim ama nedense kendimi değişik, yeni hissetmiyordum. Yenilenmenin yolu yeni olmaktan geçiyordu., bunu biliyordum. İşte bir sürü yeni vardı. Yeni kasabam, yeni yatağım, yeni manzaram. Yeni bir insana mı kilitleniyordu yoksa tüm çıkmazlar?... Yeni konuşmalara, “En baştan” lara... Bildiğim hataları yapmadan, düştüğüm yerlerden dört ayak üzerinde geçerek.

    Ve derken... O gün geldi...
    [​IMG]

    Yine deniz kenarındaydım ve artık adını öğrendiğim gazozumu içerek bekliyordum. El göründü. Bu kez şaşırmadım, hazırlıklıydım. Ayağa kalktım, bir adım attım. El kıpırdamadan duruyordu. Olduğum yere çöktüm. El kayboldu. Tekrar ayağa kalktım ve bir adım daha attım. El yeniden göründü. Bir adım daha, bir adım daha... Ben yaklaştıkça, el suyun yüzeyinde daha da güçlenircesine duruyordu. Ayakkabılarım ıslandı, ama duramıyordum. Sanki durursam yok olacak ve bir daha gelmeyecekti. Dizlerime kadar suya gömülmüştüm. Gitgide yaklaşıyordum. Arkama bakmadan arkada bıraktıklarımı düşündüm. Arabam, çantam, yarısı içilmiş gazozum. Başka?... Hiç!... Bu yeni kasabada bıraktığım şeyler sadece bunlardı. Ne de kolaydı sıyrılmak... Denizde yol almaya devam ettim. Su boyumu geçmişti. Bir iki kulaç atımı sonrasında ele ulaşmıştım. Elimden büyüktü, elimden beyazdı. Kıpırdamadan duruyordu. O an geri dönebilirdim düşüncelerime, sonradan öğrendiğim insanlığıma, nedenlerime, niçinlerime... Dönmedim... Elimi uzattım ve eli tuttum. O ana kadar ağır çekim gelişen her şey birden değişti. Büyük bir hızla denize çekildiğimi hissediyordum. Gözlerim sımsıkı kapalıydı. Bakamıyordum. Neyi göreceğimi bilmiyordum. Bilmemenin getirdiği korkunun keyfini sürüyordum adeta. Kendimi öylece bırakmıştım. O beni çekiyordu, vücudumun hareketlerine o karar veriyordu. Merak, her şeyi yendi ve gözlerimi açtım. Eli kadar beyaz bir adamdı beni çeken, biraz balıksı, yüzgeçleri ve solungaçları olan bir adam... Dibe doğru ilerliyorduk. Nefesim artık yetmiyordu, boğazım acımaya başlamıştı. Dayanamayacağımı anladığımda elini sıktım, öbür elimle koluna vurmaya başladım. Durdu, dönüp bana baktı.

    Yukarı çıkmak istediğimi anlatmaya çalıştım. Bana bir şey diyordu ama kabarcıklar anlamamı engellercesine dikiliyordu aramıza... Hep aynı şeyi tekrarlar gibiydi. Nihayet anlamıştım. “Gel” diyordu. Nefes alamıyordum, ona vurmaya devam ettim. Vurmalarım, canını yakmaya kadar gitti. Tırnaklarımı bileğine geçirdiğim an, elini birden çekti...

    Suyun yüzündeydim artık. Az sonra o da yanımdaydı. Bana bir şeyler demesini bekliyordum. Konuşmadı... Yüzünde açıklamamı beklercesine bir ifade vardı. Ne açıklayabilirdim ki? Verdiğim tepkide bir anormallik yoktu. O kadar uzun süre baktı ki sonunda konuşmaya başladım. “Nefes alamadım, hepsi bu...” diyebildim sadece. Başka da denecek bir şey yoktu zaten...

    Sessizlik bir müddet daha devam etti. Gözlerimi ondan kaçırmaya başlamıştım. Maviye bakıyordum, gece yaklaşıyordu her zamanki kendinden emin tavrıyla... Sahilde kimse yoktu. Ses yoktu. Sadece ben mi varım diye düşünmeye başladığımda onun sesini duydum.

    “Nefes alamamak mı? Ciğerlerini mi rahatlatmaya çalışıyorsun yoksa kendini mi? Yolunu bildiklerinle güvende kalacaksan burada ne arıyorsun? Aradığın ne? Değişim yaşamak istiyorsan, öğrendiklerini unutmalısın. Nefes almayı unutmalısın... Canın elbette acıyacak ama geçecek. Her şeyin geçtiği gibi... Ta ki yeni nefesini almayı öğrenene dek. Artık gitmeliyim. Burada kaldıkça boğazım acıyor, nefes alamıyorum...”

    Gidemedim... Kasabalıların kaybolan adamı o muydu? Belki yeni bir dünya bulmuştu kendine, belki ona da bir el uzanmıştı yeni yerden, yeni nefesi öğreterek... Kim bilir? Sorular yok muydu kafasında artık? Bilmem!

    Dünyama döndüm. Şişede beni bekleyen gazoza uzandım...

    Yarın buradan ayrılıyorum...




    B. Özdemir


    Not: Bu öyküyü yazalı birkaç yıl oluyor. Bu bölüme uygun olduğunu düşündüm. İyi okumalar dilerim.
     
  2. 4 Mart 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  3. hxuxrrem 2000

    hxuxrrem 2000 SEN BU SEVGİYİ HAKETMEDİN Pro Üye

    Katılım:
    14 Aralık 2007
    Mesajlar:
    5.422
    Beğenildi:
    10
    Ödül Puanları:
    146
    ne kadar güzel bir oykü beni çok etkiledi emeğine sağlık...
     
  4. 8 Mart 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  5. dost27

    dost27 Aktif Üye Üye

    Katılım:
    29 Kasım 2006
    Mesajlar:
    212
    Beğenildi:
    1
    Ödül Puanları:
    86
    canım ellerine yüreğine sağlık çok güzel.çok zevkle okudum
     
  6. 8 Mart 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  7. Kalliste

    Kalliste Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    30 Nisan 2007
    Mesajlar:
    9.326
    Beğenildi:
    51
    Ödül Puanları:
    153
    a.s.ilk fırsatta okumak için alınt yaptım arkidaşımsengözlerimebaksanab
     
  8. 8 Mart 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  9. seaBahAR

    seaBahAR de profundis Editor

    Katılım:
    13 Nisan 2007
    Mesajlar:
    10.950
    Beğenildi:
    8.195
    Ödül Puanları:
    238
    Uzun olduğunun bilincinde olduğum bu yazımı okumak için zaman ayıran herkesin gözlerinden kocaman ama acıtmadan öpüyorum. a.s.
     
  10. 8 Mart 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  11. nrmyn

    nrmyn yaşasın kilo veriyorum! Üye

    Katılım:
    15 Kasım 2007
    Mesajlar:
    1.351
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    106
    yüreğine, düşüncelerine, düşünen zihnine, soru işaretlerinin tümüne, yeni nefesine, eski nefeslerine, seni oluşturan tüm güzellkilere, hepsine tek tek sağlık diliyorum. Esenliklerr püsküütma.s. iyi ki mevsimlerin en güzel halisin yerimseniben
     
  12. 8 Mart 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  13. seaBahAR

    seaBahAR de profundis Editor

    Katılım:
    13 Nisan 2007
    Mesajlar:
    10.950
    Beğenildi:
    8.195
    Ödül Puanları:
    238
    Şekerlik.. Bunlar ne güzel sözler böyle.. :eek:
    Okurken gözlerimi dolduran ama aynı zamanda içimde kıpırtılar oluşturan sözler..
    Özetle; güne çok iyi başlamamı sağlayan sözler.
    Teşekkür ederim.. a.s.
     
  14. 8 Mart 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  15. Nuray

    Nuray Aktif Üye Üye

    Katılım:
    21 Nisan 2007
    Mesajlar:
    31
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    Püsküütüm canımın içi ellerine , yüreğine sağlık a.s..

    Her zamanki gibi yazını büyük bir zevkle okudum , ve artık altında senin ismin yazmasa bile senin yazdığını anlarım canım arkideşim :)) Bu vesileyle tekrar sana ve de emeklerine sonsuz saygı duyduğumu bilmeni istiyorum. Ve tabi ki devamının gelmesini de dört değil ondört gözle bekliyorum :eek:
     
  16. 9 Mart 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  17. Silviya

    Silviya Popüler Üye Üye

    Katılım:
    31 Ağustos 2007
    Mesajlar:
    1.050
    Beğenildi:
    2
    Ödül Puanları:
    106
    püsküüt ve B.Özdemir birbirinden ne kadar farklı...zaman zaman püsküütün içindeki Bahara rastlasak da satır aralarında aynı bedende kesişen farklı ruhlar gibi...ben ikisine de hayranım...emeğine yüreğine sağlık canım...
     
  18. 9 Mart 2008
    Konu Sahibi : seaBahAR
  19. seaBahAR

    seaBahAR de profundis Editor

    Katılım:
    13 Nisan 2007
    Mesajlar:
    10.950
    Beğenildi:
    8.195
    Ödül Puanları:
    238
    Zaman ayırarak, okuduğun için teşekkürler Nurayım.. Şeniz
    Cümlen çok anlamlı.. Boşa çekilmemiş demek ki kürekler.. yerimseniben