Yitik Kelimeler Diyari

Konusu 'Hayat Bilgisi' forumundadır ve realist tarafından 13 Kasım 2007 başlatılmıştır.

    13 Kasım 2007
    Konu Sahibi : realist
  1. realist

    realist Popüler Üye Üye

    Katılım:
    3 Aralık 2006
    Mesajlar:
    3.088
    Beğenildi:
    75
    Ödül Puanları:
    148
    YİTİK KELİMELER DİYARI

    Uzun bir yolcululuğa çıkma zamanı gelmişti artık. Yitirdiğim zamanı kovalama ve
    büyük sorgulamadan geçme zamanı. Kimsesiz kalanın ben mi yoksa kelimeler mi
    olduğunu bilmeden, yazar eskilerinin kaç para ettiğini bilmeden öylece yalın ve
    kendi başına. Çünkü yazmak, kendi başına kalmanın kağıda şifrelenmesinin bir
    yoluydu belki de. Bu şifreyi bilen kaç kişi kalmıştı, onlar neredeydi şimdi .
    Korku ve karamsarlık sen bekledikçe üstüne geliyordu sanki. Ben mutluyum ve
    mutluyken yazamıyor insan zırvalaması daha ne kadar oyalayacaktı beni.
    Doğurganlığı yitirmiş olmak bu dişi duyguyu kaybetmiş olmak belki de itirafı en
    zor gelendi bana . Yola çıkmanın zamanı gelmişti. Herkesin gittiği bir yön vardı
    hayatında, bense yolunu kaybetmiş gibiydim. Hayat o kadar sankilerle doluydu ki
    bu hengamede varlığımdan bile şüphe duyar olmuştum. Kim çıkaracaktı beni bu kör kuyudan. Bir giden yol olmalıydı bilinmeyen istikamete. Şehiriçi tabelaları bu
    yönü gösterir miydi, yoksa şehirlerarası karayollarda kara talihe küfrederek
    gezinmek miydi çözüm? En çok bu karanlık boğmuştu beni , belki acı bir fren sesi
    belki donuk ve anlamlandıramayan bakışlar. Sonra bir anda gidememek , öylece
    kalmak olduğun yerde. Gazete sayfalarından bir yorgan üstüne ve bir sonraki
    günün gaztelerinde kısa ve anlamsız bir haber olmak. Kim bekler seni , acından
    kim kavrulur bilmeden öylece kardeş olmak toprağa. En çok o zaman gitmek istedim, bu karmaşasından dünyanın . Elim nicedir varmıyor kaleme , gitmek sadece gitmek istiyorum. Bizim gibilerin var olduğu bir yer olmalı, kelimelerini
    yitirmişlerin yurdu.

    Nerede başladı bu hikaye, asıl adam ve asıl kadın kimdi bunu bulmalıydım herşey
    yok edilmeden önce. Sesleri çalınmış, sessizliği öğrenmiş bu insanlar topluluğu
    sesini kimlere kaptırmıştı öğrenmeliydim. “Önce kelime vardı” demişti büyük
    üstad, bir bildiği olmalıydı. Konuşma kartonlarıyla koca bir hayat geçmezdi ki.
    Konuşmalıydık . Sesli ve sessiz harfler çıkarmalıydık peşpeşe ve bunlar bir
    anlam ifade etmeliydi. Öncesi ve sonrası , dünü ve yarını , gerçeği ve yalanı
    olmalıydı tüm bunların. Yoksa yalan söyleyen kelimenin kendisi miydi? O kadar
    çok yalan söylenmişti ki doğru kelimeler terk etmişlerdi buraları , böyle sessiz
    ve çaresiz bırakarak bizi kendi dünyalarına, kendi diyarlarına geri dönmüşlerdi.
    Giderken onlarsız yapamayan asıl adam ve asıl kadını da almışlardı yanlarına , o
    yüzdendi bunca öyküsüz kalmam. Artık kurgu öyküler zamanı geçmiş “anlatsam roman olur” devri başlamıştı. Ne zaman atlamıştık bu çağları, gerçeğin ne olduğunu anlamadan nasıl gerçek yaşamlara dalmıştık. Bu işin sonu yok biliyorum, öyle hızlı ki zaman şimdi yazdıklarım bile geçmişe gömülüyor. Sessizlikte keramet var demiş olmalı birileri. Kelimeler insanı aldatır, biz size kandırılmamış kelimeler getirdik demiş olmalı. Yolculuk bu yöne belli oldu artık, zaman çalınan kelimeleri bulma zamanı. Her kelime bir hayatı götürdü bizden çünkü , artık kapıda beklemek yok girip almalıyız onları.

    Geçmişe uzanmak gerekiyordu bunun için. Önce kelimeleri kronolojik sıraya koymak gerekiyordu. İlk ne söylemiştim , benim söylediğimi diğerleri de söylemiş
    olmalıydı. Kapıda herkes sırasını bekliyordu mutlaka. Bana neler söylenmişti,
    ilk olan hep temizdir. Bir şeyler var hatırladığım ama çok eski değiller, yakın
    zaman ne kadar yakın bilmiyorum, tüm sorun da buradan çıkıyor zaten , unutmak, dün olanı bugün unutuyoruz, yada ben unutuyorum. O zamandı işte, birkaç zaman önceydi diyelim. Biliyorsun herşeyin bir bedeli var demişti, oysa bilmiyordum. Hayatım boyunca duyduğum en önemli şeymiş gibi dinledim onu. Oysa bahsettiği ufak ve önemsiz birşeydi. Kendisini öylesine veriyordu ki anlattığı şeye, insan korkunç bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığını sanıyordu. Bunu neyle
    açıklayabilirdi insan. Ben , kendi hesabıma böylesi ufak ve önemsiz şeylerin
    böylesi rağbet görmesini anlamamıştım , şimdi anlıyorum kandırılmış kelimelerle
    ancak bu kadar oluyordu demek ki. Boşluğa dikilen gözlerimi ona doğru
    yönlendirdim. “Haklı değil miyim ?” diyordu. O an anladım doğru kelimElerin beni terk ettiğini , tek söyleyebildiğim Nikaragua’ya trenle gitmem gerektiği oldu.
    Ok yaydan çıkmıştı artık doğru söze ne denir diyemezdim böyle bir durumda,
    cehennemin dibine gitmem gerektiğini hatırlattı. Kalktı gitti sonra , özneyi
    bile hatırlamıyorum şimdi, edilgen bir hal almalı o zaman tüm bu anlatılanlar.
    Yaydan çıkan okun hedefi belliydi artık. Bir anda aklıma o kadar çok şey
    gelmişti ki. İlk aşk maceralarım geldi mesela , ocak müdavimi karpuzcu, bankalar
    caddesi, terk ediliş lokantası, boynuzlanma pastahanesi, ilk bakış okulları
    hepsi birden geliyordu. Ama topladığımda o zaman tüm bu betimlemeleri
    yaşadıklarımın ne kadar az olduğunu anlıyordum. Ok meselesi öyle hızlı büyüyordu ki zarar vermeden neticelenmesi mümkün görünmüyordu. Yıkık omuzlarla, üzerimde hiçbir yük taşımamanın ağırlığıyla gidiyordum . Kendime eskiye veriyordum (demek o zamanda böyleymişim) . Her yıkkınlık sonrası bizim zamanımızda böyle değildi diyordum, oysa öyle bir zamandan söz etmek bile mümkün değildi. O zaman olsa olsa “tunç devri” olur diyecektim daha sonraları.

    Her şeyin bir hayal perdesi üzerinde oynatıldığı saplantısı o zamanlar yerleşti kafama. Eskimiş şarkı sözleri gibi hissediyordum kendimi. “Adımız miskindir bizim”le başlayıp “eskiden karpuz idik” ile biten şarkı sözleri gibi. Ama tam o sıralarda “çalgıcı karısı Binnaz” devri başlamıştı. Tüylerimin diken diken olduğu bir mevsime giriyordu sevgili ülkem. Daha doğru ve dürüst kelimeler terk etmemişti bizi , biraz daha sabretmek istiyorlardı. O zamanlar daha Olric’le de
    tanışmamıştım. Güzel düşler ülkesi diye birşey uydurmuştum, Utopia gibi kendine
    münhasır bir ülke. Kelimlerin göç mevsimine yakındı zaman, belki “ben sizin
    babanızım” manzumesinin yazılmasından kısa süre önceydi. Güzel düşler ülkesinin
    Türkiye temsilciliğine aday olduğum günler. O ülkede kelimeler kendi
    anlamlarında kullanılırdı. Herkesi takip eden donanımlı ajanları vardı mutlaka.
    Kendilerinin ne kadar şanslı olduklarını anlamaları için halklarına burada geçen
    zırvalıkları anlatırlardı. O zamanlar çok aradım o ülkeyi. Olmayacak yerlerde
    sabahladım, kağıt yığınları üstünde , akşamdan kalma düşlerimi şarap –leblebi
    kahvaltlarında erittim. Sonra geçti herşey . Unutmak ne büyük erdemdi. Bir onu
    unutamayacaktım belki de, yola gidip dönemeyeni.

    Kalemle tanışmama bağlıydı bunların hepsi. Kalemle ve yazıyla tanıştıktan sonra
    her şey zincirleme bir trafik kazası gibi gelişecekti çünkü. Küçük bir çocuktum
    o zamanlar , şiirle mani arası şeyler karalıyordum, etrafımda bunu yapan pek
    fazla insan olmadığından ben de farklı birşeyler olduğunu sanıyorlardı. Oysa
    yazdığım aldatılmış bir toplumun aldatılmış kelimelerinden başka birşey değildi.
    Evet zamanı gelmişti yola çıkmanın , anılar o kadar kesik kesik ve zorlayıcıydı
    ki başa çıkacak gücüm kalmamıştı. Ama özgürlük kelimelerin ucundaydı. Yazmak , bir anlamda yaşamaktı benim için. Hayatta kalmak için gitmek gerekli , yitik kelimeler diyarını bulmak gerekli.

    Dündar Bayram