Yoldaki İşaretler

Konusu 'Kişisel Gelişim' forumundadır ve Ultraviyole tarafından 9 Kasım 2010 başlatılmıştır.

    9 Kasım 2010
    Konu Sahibi : Ultraviyole
  1. Ultraviyole

    Ultraviyole Aktif Üye Üye

    Katılım:
    27 Temmuz 2010
    Mesajlar:
    633
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    41
    Her halükarda geri dönülmez bir yoldayız! Geri dönülmez ve içinden çıkılmaz Tamamlanabilir eksiklerimiz var. Yaşayabileceğiz ya da yaratabileceğimiz hayallerimiz. Hayal olup, biz kendi gerçeğimizi önce hayal edip gerçekleştiririz. Sorunları sorun çıkararak çözmeyeceğiz. Sorunların altında yatan sebepleri bulup, o sebepleri yok edeceğiz. Sorun üretmeyeceğiz. Sorunlarıyla varlığını tanıyan ve sorunlarına göre bir yaşam planı kuran anlayışı da yok edeceğiz. Sorunlara dayalı mazoşist psikolojiden toplu halde kurtulmayı deneyeceğiz. Ruhumuzda değişim yaratmayan bilgi, bizin bilgimiz değildir!

    Tüm çağların bilgi kodlarına hükmetmeyi öğreneceğiz ve böylece aydınlık yarınların bilge ruhlarını yetiştireceğiz. Hayatın anlamı ve hayata anlam veren biziz. Biz kendimizi ne kadar anlamlı kabul eder ve anlamlarımızı seversek hayatı da o kadar severiz. Anlamlandırabildiğimiz kadar bilir, anlamlandırabildiğimiz kadar anlarız.

    Anlamlandıramadıklarımızı bilip yaşayamayız. Biz anlamlarımızı yaşarız. Anlamı biz yükleriz hayata ve biz yaşarız yüklediğimiz anlamla! Anlamı yaratan da yaşayan da biziz. Bizim anlamlarımız ise bizim gerçeğimiz. Anlamlarımız kadar var oluruz ve anlamlarımız kadar hayat buluruz. Biz yaşattığımız anlamların hayat bulan ruhuyuz. Biz su gibiyiz. Akar gideriz. Akışta kolaylık, kendimizi gerçeğimizin özüne tam bir ruh teslimiyeti içerisinde salıvermekle olur. Kendimize en büyük direnç biziz. Kendimize direnmemeliyiz. Kendimizi sevmeli ve kendimizle bir olabilmeliyiz. Niçin yaşamayı erteliyor ve yaşamamayı seçiyoruz? Niçin olmadan, olmuş gibi davranıyoruz? Niçin sorularımızın ve sorunlarımızın gerçekten sahibi ve takipçisi değiliz? Niçin her bulduğumuz anlamı sonra kendi ellerimizle yok ediyoruz? Niçin alışkanlıklarımızın ellerimize vurduğu kelepçeyi göremiyoruz?

    Niçin en sıcacık sevgileri bulmuş iken yine korkularımızı seçiyoruz? Niçin kurtulmak istemiyoruz? Niçin varlığımızın gerçek değerini göremiyoruz? Niçin bu kadar kendimize yabancı ve niçin gerçeğe bu kadar asiyiz? Niçin gerçekten samimi olamıyoruz? Niçin kendimizi kandırıyoruz? Ve niçin oyun oynuyoruz? Zannedenler bilmezler. Bilenlerin ise zannetmeye ihtiyaçları yoktur. Zannedenler göremezler çünkü onlar bilmediklerini bilmek değil sadece sıkıca sarıldıkları zanlarını devam ettirmek isterler… Zannetmek eksikliktir, bilmek ise eksik olduğunu kavramak! Zanlılar başka bilgileri kavrayamaz ve anlayamazlar. Onlar kendi yanılgılarında avunurlar! Bilenler ise iş edinmiştir kendilerine gayreti. Bilenler, bilmezler tembellik ve cehaleti!

    Kendimizi tanımadan çıktığımız yollar “çıkar yollar” değildir. Önce “kendini bilme” eğitiminden geçip taşıyabileceğimiz hedefler edineceğiz. İnsan bebeklikten çocukluğa geçişinde benlik oluşumu başlar! Bu noktada insan etrafında gördüğü her şeyin kendisi olduğunu bilir ama illüzyona aldanır! Ve her şeyi ister, sahip olmak ister! Oysa her şey olduğunu bilmektedir! Sonra bütün bir ömrünü yine benini bilmeye adar! Bilince de başladığı noktaya geri dönmüş ve ilk yanılgısından kurtulmuş olur! Düşünmeyeceğiz düşleyeceğiz. Hayal etmenin büyük gücünü fark edip, düşünce hapishanelerini yerle bir edeceğiz. Başta kendimize karşı olmak üzere güven tesis edip insanlığı güvenlik içerisinde filizlendireceğiz. Mikrodan makroya tüm kozmosun değerli bir mensubu olduğumuzu bileceğiz. Ait olmayacağız, mensup olacağız. Değerimizi bilip, değerimizle kendimize değer verip insanlık içinde değerler üreteceğiz. Kendimizi değerli hissetmek istiyoruz. Ait olmayalım! Ait olan kendisine sahip olunandır. Ait olduğumuz şey bizim sahibimizdir! Mensup olalım!

    Mensubiyet bir tercihtir ve o tercihi özgür ruhlar yapabilir! Beynimizi ve ruhumuzu ve kalbimizi yaşatıp “yemek için yaşayan” beyinsizlerden olmayacağız. Yaşamak için beslenen ve yaşamak için uyuyan olacağız. Önce beyinlerimizin hasar görüp görmediğinden emin olacağız. Emin olmadan güvende olamayız! Güven duymadan değerimizi bilemeyiz! Değerimizi bilmeden ise kendimizi göremeyiz! Güven duyma ve güvende olma tutkusuna karşın güvensizliğe iman etmiş ve kendine bile güvenmeyen, arayıp durduğu sevgiyi “sahip olma” zannetmiş ve bütün bunlara karşın hala tüketimin kölesi iken kendilerini özgür addetmiş bir insanlık! “Güven” kurumunun tesisi için “emin” sıfatını ruhumuzda taşıyacağız. Beyinlerimize yüklenmiş olan bilgileri fark edip ne kadarını kullandığımızı tespit edip kodları açılmış yada açılmamış kaç merkezimizin olduğunu öğreneceğiz. Bütün bunlar nasıl mı olacak? Öncelikle bildiğimizi zannettiğimiz tüm zanlarımızdan kurtulacağız! Bilmediğimizi bilerek bilmeye başlayacağız! Bilip, emin olacağız! “Ol” deyip, değişmeye ve gelişmeye başladığımız an bütün bunlar oluyor olacak! Tüm değişim içimizdedir. Dışarıda aramaya paydos! Biz kendi tercih ve kararlarımızı verebiliriz! Biz, biz olabiliriz! Paradoksal döngüleri yırtıp atalım! Bunun içinde kurallarla oynayalım. Aynı kurallara itaat, bizi aynı kısır döngüde dolaştırıp sonunda bir yere varamamanın garantisini bize garanti eder. Bize garanti edilen bu varamayış garantisini bir paçavra gibi söküp öz ruhumuzdan atalım! Kuralları biz koyalım! Tek kural vardır! Oda biziz. Bizi bize yabancılaştıran ya da unutturan hiçbir şey bizim değildir!

    Yaşayıp dururken bu geri dönülmez yollarımızda, mesajlar verirken insanlara! “Bedenlerimizin dilleri” bizleri yalanlamayacak. Ses tonumuz, el-kol hareketlerimiz, mesafeler ve göz hareketlerimiz “bakın bu yalancının tekidir” deyip bize karşı şahitliğe soyunmayacak. Kişiliğimiz daima kimliğimizden daha değerli ve önemli olacak! Özentilerden sıyrılıp bocalamaktan kurtulacağız. Uzlaşmayı öğreneceğiz. Değişeceğiz ve koşulları değiştireceğiz. Daima değişime hazır olacağız. Biz değişmeksek koşullar değişmez bunu bileceğiz. Koşulları yaratan ve besleyenler bizleriz. Koşullara hükmetmek için değişeceğiz. Olumsuzlukların üstüne gidip onları beslemeyeceğiz. Olumsuzlukları iş edinmek onları önemseyip beslemektir. İstemediklerimizin üstüne giderek onları yok edemeyiz. Üstüne varmamız istemediklerimizi istediğimiz anlamındadır. Yolumuzda engel olarak gördüklerimizle savaşmayı iş edinmeyeceğiz. Çünkü bu davranış bizleri yollarımızdan alıkoymaktan başka bir işe yaramaz. Olumlu düşünüp olumluları gerçekleştireceğiz. Hayal edip hayallerimizin peşinden gideceğiz. Hayal edebileceğiz. Düşlerimiz neyse, hayatımız odur! Bunu bileceğiz. Gözlerimizi kapatıp karanlıkta hayal kuracağımıza; gözlerimizi açıp, aydınlıkta düşleyeceğiz!

    Görevimiz “insanlık onurunu” koruyarak yaşamak! Üretim ve tüketimin kölesi olmadan süreci yöneten ruhlar olmak. Aidiyeti reddederek mensubiyeti kucaklamak. Mensubu olduğumuz toplumu da hesaba katarak yol almak. Seçimimizi yapmak: “İşin kolayı – hayatın zoru” ya da “işin zoru – hayatın kolayı”! Seçim bizimdir! Seçimlerimiz kaderimizi belirleyecektir. Sevelim ve sevilelim! Hayatımıza sevdanın kor gibi yakan aşk ateşini bir filiz gibi dikelim! Dikelim ve alevlenmiş aşk filizini ruhlarımızın can suyu ile besleyelim. Sevelim ve sevilelim. İçimizde yandıkça o ateş! Biz varlığımızı sevdanın cehennem sıcaklığı ile bilelim. Sevmekten korkmayalım! Sevdikçe yeniden her an doğan ruhlar olalım. Yaşayalım sevdayı ve koruyalım aşkı. Yaşamak bir rüzgâr gibi sarsın her yanımızı. Sevgimize yepyeni sevda anlamları yükleyip onu karşılıksız ve şartsız yapalım. Beklentisiz sevebilip beklentisizce yaşayabilelim. Beklentiler ile hayatımızı önemsizleştirmeyelim. Beklentiler: Beklenip durulanlardır. Beklemeye ne gerek? Beklemeden sevmek! Beklemeden vermek! Beklemeden yaşayabilmek! Beklememek ne güzel emek!

    alıntı(Türker Ercan)