yüreğimin sesini dinle.....

Konusu 'Hayat Bilgisi' forumundadır ve talin tarafından 26 Ocak 2008 başlatılmıştır.

    26 Ocak 2008
    Konu Sahibi : talin
  1. talin

    talin Popüler Üye Pro Üye

    Katılım:
    20 Haziran 2007
    Mesajlar:
    4.253
    Beğenildi:
    19
    Ödül Puanları:
    148
    Doğan bir bebek, üzerine herhangi bir şey yazılabilecek kara bir tahta değil; başka birisinin işlenecek nakışın desenini daha önceden çizdiği bir peçetedir: Başkaları tarafından çizilmiş bu yolu mu izleyecektir, yoksa farklı bir yol mu seçecektir? Aşınmış yolun üzerinden mi yürüyecektir, yoksa dışarı mı sıçrayacaktır? Birisi neden zinciri kırar da öteki sadık bir özenle onu tamamlar?

    Bu hayat gerçekten sadece bize mi aittir, aşmamız beklenen tek ışık mekanı bu mudur? Her şeyi tek bir varoluş içersinde oynamak çok büyük bir zalimlik değil midir? Anlamak, anlamamak, yanılmak, çarpışmak? Yaşamı ölümden ayıran tek bir kalp atışıdır, ağzımızı korkudan “oh” demek için açarız; şaşkınlıktan “oh” deriz ve sonra her şey biter mi? Sessizlik içinde kalmaya teslim olmalı, kurban edilen bir kurbanlık gibi boynumuzu uzatmalı mıyız? Doğmalı ve sonra sessizlik içinde kendi üzerine devrilen iskambilden şatolar gibi ölümün içine batmalı mıyız?

    Peki, sahneye çıkmadan önce rolleri kim belirliyor? Bana hangi rol düşecek: kurban rolü mü, cani rolü mü? Yoksa her şey bir ışık-gölge oyunu mu?

    Öldürmek, öldürülmek: kim karar veriyor buna? Belki ışık huzmesinin düştüğü yerde bulunanlar; ama gölgede kalanlar ne yapıyor? Ve ben sahnenin hangi bölümünde duruyorum? Gerçekten her şey bir tiyatro sahnesindeymiş gibi mi yaşanıyor: girmek, çıkmak, repliğini unutmak, yanılmak? Kurbanların hırıltılarını, soğuk can çekişme terlerinin, canilerin uykularının, sadece bedenlerin yaşadığı donuk gecelerinin sonu ne oluyor? Gökyüzünde bunları barındıran –bir katalog, bir arşiv, kozmik bir bellek- bir yer var mıdır? Ve hatta bir rejisör dışında varoluşları tartan bir terazi bulunur mu: kefenin bir tanesine eylemler, bir tanesine yargının ağırlığı mı konur? Mikael’in kılıcı havada dolaşırken alev alev yanar mı, yoksa uzayı aşıp geçen hiçliğin ıslığı mıdır duyulan?

    Yoksa evren, yalnızca her türlü enerjiyi emen, öğüten kara deliklerin bulunduğu dev bir işkembe midir? Dünyanın tek anlamı bu sonu gelmeyen çiğneme-hazmetme-dışkılama hareketinde, bu mide enzimleri senfonisinde mi yatar?

    Geviş getirme sona erdiğinde, inek ölür.

    Ya evren?

    Bizler protein, mineral, aminoasit, sıvı, enzimlerin tepkileriyiz; başka bir şey değil miyiz? Çırpınan, yutan ve yutulan beyazımsı tırtıllar mıyız? Ama tırtıl da dönüşümün onurunu taşır: o yumuşacık dokusundan bir kelebeğin beklenmedik ihtişamı çıkıverir.

    Ya büyülü sözcük “dönüşüm” ise? Ya karanlığın tek varlık nedeni Işığı karşılamaksa?.....
    a.s.

    Yüreğimin Sesini Dinle – Susana Tamaro