ZEYTİNİN TERİ(Köy Enstitüleri ile ilgili Bir Anı)

Konusu 'Eğitime Dair (Eğitim Şart !)' forumundadır ve canayakxixn tarafından 25 Mayıs 2009 başlatılmıştır.

    25 Mayıs 2009
    Konu Sahibi : canayakxixn
  1. canayakxixn

    canayakxixn Bir Nefes&Düş Gibi Pro Üye

    Katılım:
    7 Mayıs 2008
    Mesajlar:
    4.945
    Beğenildi:
    3
    Ödül Puanları:
    106
    ZEYTİNİN TERİ(Köy Enstitüleri ile ilgili Bir Anı)

    Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir'in
    Savaştepe ilçesinde. Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet
    sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulamamışlardı. Dağda su
    kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe'ye
    kadar gidebilmiştik.

    Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden
    pazardı ve her yer tatildi. Sanayi sitesinde arabaya baktıracak
    birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde
    söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık
    Hüseyin amcayla.

    Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini
    söyledi.

    Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere
    dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. "motorun soğutma
    sisteminde sorun görmediğinden" söz etti. Bir süre daha bakındı. Sonra
    "buldum galiba" diye haykırdı.
    "Herşey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor
    demektir. Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O
    takdirde döşemelerin ıslak olmalı" dedi. Gerçekten de onca uzmanın
    çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü.
    Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden
    araba hararet yapıyordu. Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici
    bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca.
    Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını
    gösterdi;
    - Doktor musun?
    - Evet.
    - Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan
    ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de
    çayımızı içer soluklanırsınız.
    Hep beraber, Hüseyin amcanın evine gittik. Tek katlı bahçeli şirin bir evdi.

    Hanımının şikayetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve
    menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım.
    Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay hazırlamak için izin istedi.

    Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş durmuyor odaları karıştırıyordu. Bir
    şey kırıp dökmesin diye yanına gittiğimde evin bir odasının
    duvarlarının kitapla dolu olduğunu gördüm. Şaşkınlığım daha da
    artmıştı.
    Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin amcanın gerçekte emekli
    ilkokul öğretmeni olduğunu 39 yıl devlet hizmetinde Ege'nin köylerinde
    çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe'ye yerleştiğini anlattı.
    Çocuklarının okuyup büyük şehre gittiğini burada hanımıyla baş başa
    yaşadığından dem vurdu.
    - Neden buraya yerleştin?
    - Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz,
    unutuldu gitti. Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanım. Hasan
    Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada
    öğrendim ben hayatı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk
    verdiğini.
    Ayrılamadım buralardan.

    - Peki bu tamircilik işi nereden çıktı?

    - Dedim ya, bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek
    olduğunu? O zamanın okulları sanırsınız. Halbuki orada bu toprağın
    çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat
    yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi hatta az
    buçuk hekimlik yapmayı bile öğrettiler. Hayatı öğrendik ve öğretmen olup
    hayatı öğrettik çocuklara.

    - Yani elinizden çok iş geliyor.

    - Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı,aklını
    kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya...

    Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan
    kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı. Emekli olduktan sonra
    zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan
    söz etti.

    - Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını
    çıkarmışsız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile
    ısınmışız.
    Giderek ona benzemişiz.

    - Nasıl yani?

    - İnsan da doğanın meyvesi değil mi?

    Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;

    - Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan.

    Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup
    gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor selede tuza yatırıp acı suyunu
    atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp
    olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da
    böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı
    sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları.

    "Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi" diye
    soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler.

    - Hurma zeytini bilir misin?

    - Bilmem. Hiç duymadım.

    - Egenin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı
    sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar
    bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır.
    Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığında yemeğe hazırdır
    anlayacağın.

    - Eeee.

    - Köy enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi
    insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer
    insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda
    olgunlaştırıyorlardı, insanı. Hayata hazırlıyorlardı.

    Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.

    "işte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini
    hatırlatmak için buradayım, doktorcum, unutulsun istemiyorum" dedi.
    Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık.
    Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar.

    Dr. Mehmet Uhri
     
  2. 2 Ağustos 2009
    Konu Sahibi : canayakxixn
  3. mustang

    mustang Aktif Üye Üye

    Katılım:
    16 Nisan 2007
    Mesajlar:
    58
    Beğenildi:
    0
    Ödül Puanları:
    76
    Köy enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi
    insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer
    insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda
    olgunlaştırıyorlardı, insanı. Hayata hazırlıyorlardı.
    eline sağlık köy enstitülerini kapatan ve açmayan zihniyetlere hesabı sorulmalı...