Sayfa: 3/4 İlkİlk 1234 SonSon
Toplam 38 adet sonuctan sayfa basi 21 ile 30 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Sivas Örf ve Adetleri

  1. Konu Sahibi : hesna #21

    SARKISLA FOLKLORUNDA HALK HEKIMLIGI


    Modern tibbin gelismedigi ve yayginlasmadigi yillarda, yüzyillar ötesinden süre gelen hastaliklari iyilestirme ve onlardan korunmada basvurulan yöntemlere "saglatma", bir baska anlatimla halk hekimligi denilmektedir ki, bunlar, folklorumuzun temel unsurlarindandir. Sarkislada "Kocakari Ilaçlari" denilen bu uygulamanin günümüzde aynen sürdürülmesi ne tavsiye edilir, ne de gerek vardir. Ancak, modern tibbin çözüm bulamadigi, kimyasal yöntemlerle üretilen pek çok ilacin ya faydasindan çok yan etkisinin bulundugu, ya da derman olamadigi pek çok hastaliga karsi, günümüzde dogal çözümler aranmakta, bitkilerle saglatma çareleri arastirilmakta ve bütün dünyada giderek hiz kazanmaktadir. Bunun için ilk basvurulan kaynak folklorumuzdaki halk hekimligi usülleri olmaktadir.
    Binlerce yil ötesinden beri yerlesim merkezi olan Sarkisla ve Çevresi, zengin bir halk hekimligi kültürüne sahiptir.
    Sarkisla'da koca kari ilaçlarinin çogu bitkilerle yapilmaktadir. Iyi sonuç verince, kocakari'nin hikmeti ve himmeti sayilmis, kötü sonuç verince "Tanri'nin takdiri" denilmis.
    Bunlardan bazilarini hatirlatmak istiyoruz:
    AGRI: Dogum öncesi sancilara denilmektedir. Dogum yaklasinca ebe çagirilir. Ebe el yordamiyla dogumun hemen olup olmayacagini anlar. Çocuk dogunca göbegini keser, höllügü isitir ve diger hizmetleri yerine getirir. Yikarken bebegi bas asagi tutar ki, boyu uzun olsun ve çabuk büyüsün.

    ÇOCUK TERS GELIRSE
    Bir tas süt kaynatip içine zeytinyagi konularak hamileye içirilir.
    Sicak su buharina tutulur.
    Kocasinin eli yikatilir, suyu içirilir.
    Karnina haslanmis yumurta sarilir.
    Ebegümeci haslanip karindan asagisina sarilir. Iki kadin hastayi koltuk altlarindan tutup silkeler. Bu islemler sonucu kadin ya dogurur kurtulur, ya ölür kurtulur.

    ALBASTI
    Gebe kadin dogum sonrasi mikrobik atesli bir hastaliga yakalanir ki, agzi kurur, sayiklar, göz kapaklari siser, sancilanir.
    Önlemek için, lohusa yalniz birakilmaz. Yanina veya yastiginin altina biçak, balta, tabanca gibi aletler konulur. Yorganina igne ilistirilir. Atin yemliginden artan arpa hastaya yedirilir.

    ATASI PERSI
    Çocugun agzi kurur. Vücudu kizarir, sivilceler çikarir. Kilermeni denilen tasa benzer kirmizi bir madde ezilerek yaralara sürülür. Çare olmazsa, ocaga götürülüp, bir kadina parpilattirilir. Ocakli kadin, demiri hastanin vücudunda gezdirir.


    LAL
    Dogustan veya sonradan korku sonucu dilin alinmasi.
    Hastanin bu duruma geldigini gören ilk kisi onu tokatlar. Kapi göcegi veya zerze suya batirilir bu su hastaya içirilir. Eritilmis yag ve bal yedirilir. Balmumu bogazina sarilir.

    ALGIN
    Hastanin takattan düsmesi. Tilki, kurt, köstebek veya köpek eti yedirilir. Koyun, keçi veya sigir derisi henüz kurumadan hastanin bedenine sarilir.

    BOTÇA
    Yeni dogum yapan kadinlarin memelerinde kara yensak veya süt durugug seklinde iki türlü olur. Buna umma da denilir. Komsuda pisen yemegin kokusunu alip bunu yemezse memeleri siser. Avucu yalatilip, memesi ogdurulur. Umdugu yemek yapilarak yedirilir. Geçmezse incir yapragi "Yalani" veya "sigir kuyrugu" denilen otla kaynatilip suyu içirilir, lapasi meme üzerine konulur. Memeyi sülük vurulur. Beserek dagindaki botça topragi getirtilerek birazi yedirilir, birazi meme üzerine konulur.
    Umma oyalayi erkek cinsel organi için de geçerlidir.

    BAS AGRISI
    Turp veya patates yuvarlak kesilip basa sarilir. Biberli su içirilir, ayni sudan buruna çektirilir. Katran, çamsakizi tavada eritilip buharina tutulur. Kaynamis samanin buhari koklatilir. Kursun döktürülür. Muska yazdirilir. Basin tepesine camiz yagi sürülür. Tepe kazitilarak çizilir o kisma et sarilir. Parpu ocaklarinda parpulattirilir. Fare ezilir, arpa unuyla dögülüp karistirilir içine çam sakizi katilip basa sarilir. Karamuk çalisinin dikeniyle basin çesitli yerleri kanatilir. Üzerlik tohumu yakilir, tuzsuz yaga katilip basa sarilir.

    BICILGAN
    Ayak parmak aralarinin kizarmasi, pismesi, sulanmasi, kasinmasi. Hasta yalinayak gezdirilir. Ilik sula sokulur. Tuzlu suda yikanir. Yonca, isirgan ve ebegümeci karistirilip kaynatilir, yaranin üzerine konulur. Çayir yemligi, katir tirnagi ile dögülür, tuzla karistirilarak yaranin üzerine sarilir. Isirgan sarilir. Parmaklar çirtilir.

    BUNAMA
    Aç karina elma yedirilir. Bugday nisastasi sütle karistirilip içine yumurta kirilarak karistirilip pisirilerek yedirilir. Kurumus balik un haline getirilir tereyagiyla karistirilip bulamaç yapilir ve hastaya yedirilir.

    BÖBREK
    Idrara çikamamak, tas veya kum dökmek. Arpa kaynatilip suyu içirilir. Kaynamis arpa bele sarilir. Kaynamis arpanin buharinda bekletilir. Arpa samani böbreklerin üzerine sarilir. Ayrik otu kaynatilip suyu içirilir. Aç karina yogurdun üzerine biriken su içirilir. Kuzu kulagi, oglak kulagi çig çig ve kaynatilarak yedirilir. Çam agaci kökünün öz suyu içirilir. Bunlara ragmen geçmezse, hastanin kendi sidigi sogutulup kendine içirilir.

    BIZLAK
    Çocugun altini islatmasidir. Hayvan dalagi yedirilir. Beline sakiz yakisi yapilir. Kirpi eti yedirilir. Tandira oturtturulup katran tüssüsü verilir. Isitilmis höllüge belenir.

    ÇALIK
    Felç. Sarimsakli yogurt yumurta ile çarpilip titreyen organa sarilir. Zelzeye batirilmis su içirilir. Tekke ve türbe ziyaretine götürülür.

    ÇIBAN
    Arpa un lapasi yumurta ile yara üzerine sarilir. Sogan ateste közlenip sicak sicak bölgeye konulur. Kendir lifleri dövülür, sabunla çirpilir yara üzerine konulur. Yar yapragi ile bag yapragi macun haline getirilerek sürülür. Çiban yarilmissa, üzeri yagli bag yapragi ile sarilir.

    ÇIKIK
    Eklemleri sapmasi. Balik unu sabunla çirpilir çikik yere sürülür. Adele yumusayinca çekilip yerine oturtturulur üzeri yumurta ile karistirilmis hamurla sarilir.

    BAGLI
    Zifaf odasinda basarili olamama durumu. Soguk suda yikatilir, yikanirken çali süpürgesi ile dövülür. Un çuvali üzerin yatirilir. Kadinin dili erkegin agzina verilir. Ölü tirnagi yedirilir. Hocalara okutulup bag çözülür.

    DABAZ
    Vücut kabarir, kirmizi benekler sarar. Kasinti yapar. Buna kurt disi veya kuyrugu da denilir. Evelik tohumu yakilip külü çamur haline getirilerek vücuda sürülür. Al elbise giydirilir. "Ben dabaz oldum / oynamaz oldum/ Hak'ka yaramaz oldum" diyerek üç tarafi dolastirilir. Soguk suda yikanir. Dabaz ocagi ziyaret ettirilir veya topragi getirtilerek hastaya yedirilir.

    DERMA
    Yaranin etrafi hocalara kalemle yazdirilir. Denizden su içenlere tükürtülür. Kusburnu veya sakiz agaci yakilip yakisi veya yagi yaranin üzerine sürülür.

    GÖZ HASTALIKLARI
    Gözün sismesi, kizarmasi, kasinarak agrimasi, Sarkisla'da üsütme veya nazara gelme olarak tanimlanir.
    Çay banyosu yaptirilir. Bal sürülür. Yagli hamur sarilir. Ocakli kadina okutulur parpilattirilir.

    GÖZ PERDESI
    Inci dövülüp tülbentten elenerek gözkapaginin içine konulur. Koyun kuyrugu baglanir. Kesilen asma yapragindan damlayan su göze konulur.

    TAVUK KARASI
    Kara tavuk kesilerek çig olarak basa sarilir.

    KARASU
    Göz tansiyonunun yükselmesi. Sakaklara sülük vurdurulur. Göze dilinmis patates baglanir.

    ARPACIK
    Üç gün arpacigin "itdirsegi" üzerine sarimsak sürülür.

    BURUN KANAMASI
    Örümcek agi ovalanarak tozu buruna çekilir.

    ADET SÖKTÜRMEK
    Ebegümeci kökü dövülüp, bir beze sarilarak atese gömülür. Pisen bu toz sicakken, kirli yünün içinde rahmin agzina konulur.
    .
    VEREM:
    Verem asisi yayginlasincaya kadar, yirminci yüzyilda, bütün Türkiye'de oldugu gibi en yaygin hastalik, sari hastalik olarak adlandirilan Verem'di. Sarkisla'da verem, gögüse bagli ve fakirlik, bakimsizlik sonucu azan bir hastalik olarak görmüsler ve halk hekimliginde tedavisini beslenme üzerine kurmuslardi.
    Veremi iyilestirmek için çesitli macunlar yapilmis ve bunlarin, aç karnina biktirmamak kaydiyla mümkün oldugunca bol ölçüde yedirilmesi ögütlenmisti. Bu macunun içeriginde, tuzsuz tereyagi, süzme bal, ceviziçine; bademiçi ve suda haslanmis arpa da eklenmis, iyice ezilmisti.
    "Sinirli yaprak" denilen bir otdan da yararlanilmis, salatasi yapilmis, kaynatilarak suyu içilmisti. Bunun disinda, çavdar unu, sirke ve zeytinyag karisimi gögüs üstüne sarilmistir. Sarkisla'da veremin önemli hastaliklardan biri olarak anilmasi, agitlara yansimis olmasindan da belliydi.
    Rahmetli ögretmen Özkan Yalçin'in derledigi vereme iliskin agitlardan biri ve bunun özet öyküsü söyle: (Türk Folkloru Dergisi Sayi 26 s.23)
    1940'li yillar. Gültekin Mahallesinden Haydar, Dolayi mahallesinden Fatma'ya sevdalanmistir. Fatma, çevrede Ceco diye anilmaktadir. Babasi Ceco'yu bir baskasina verir. Kara sevdali olan Haydar, sevdigini yakin olabilmek için o çevredeki damlarda yatar. Hastalanir, verem olur ve ölür. Bu agit yakilir ve çesitli türleriyle türkü olarak günümüze gelir.
    Talihin ne garip cilvesidir ki, Haydarin ardindan dökülen gözyaslarinin ürünü olan bu türküyü günümüzde yabancilar sahiplenir ve hatta oyun havasi haline getirir.


    Agıt şöyle:

    Damlarda yata yata
    Sizi girdi belime
    Bu nasil sevdaymis
    Kurban olam ölüme.

    Aman güzelim, / Seker ezelim/
    Bu sene de bekar gezelim
    Onbir ay da bekar gezelim.

    Su derenin oylumu
    Egri koydun boynumu
    Ben bu dertten ölürsem,
    Fatma'm koysun suyumu (nakarat)

    Su derenin ayagi
    Fatma'm çekmis bayragi
    Ben Fatma'yi tanirim

    Pismis sütün kaymagi (nakarat)


    ALINTI


    http://www.kadinlarkulubu.com/sivasl...372/index.html
    Düzenleyen: züm@rüt Düzenleme Tarihi : 02-10-2007 Düzenleme Saati :09:32


  2. Konu Sahibi : hesna #22


    GÜRÜN İLÇESİ’NDE Hikayeler ve Masallar




    GÖĞBALDIR (Masal)

    Metin:

    Zamanın birinde bir atılmaz tüfeğim vardı, bir de topal atım vardı.

    Gittim, bitmedik çalının dibinde doğmadık tavşanı vurdum.

    “Bunun yağını eriteyim de çizmelerime çalayım” dedim.

    Baktım ki, bir tepenin başında iki binâ görünüyor.

    Gittim ki; biri yıkılmış, birin temeli yok.

    Yıkık binâya baktım ki, iki tâne karı yatıyor; biri ölmüş, birinin canı yok.

    Ölü karıya sordum; “Bu yağları nerede eriteceğim?”.

    “Şurada iki tencere var” dedi.

    Gittim ki; birinin dibi yok, birinin kasnağı yok.

    Dibi olmayan tencerede yağı erittim.

    Çizmenin birine yetti, birine yetmedi. Yağlanmayan çizmem küstü gitti.

    Çizme gitti, ben gittim; çizme gitti, ben gittim,

    Baktım ki; çizmem bir devenin üstündeki karpuzun içine girdi.

    Elimi ayağımı büzdüm, bende arkası sıra girdim.

    Girdim ki, karpuzun içi bir şehir, bir şehir ki, Paris gibi.

    “Ben burada alış veriş ederim” dedim.

    Elimi cebime attım ki, bir on param var, bir yüz param var.

    On parayı verdi, bana iki ceviz verdiler.

    Birini kırdım çürük çıktı, birini kırdım fos çıktı.

    Çürük çıkan cevizden Allah bir ceviz verdi, bir ceviz verdi, dal budak kırıldı.

    Köyün dölleri gelen taşladı, giden taşladı.

    Cevizin başı oldu bir tarla.”Ulan, ben bunu süreceğim?” dedim.

    Adana’ya gittim, çalıştım çabaladım, bir çift öküz parası kazandım, getirdim.

    Ok yok ki, çift sürelim.

    Samanlığa girdim ki, çavdar saplarından bir ok var.

    Onu da getirdim, çift kurdum. Dön babam, tös babam burayı sürdüm.

    Öyle kesekler kalktı ki hiç sorma..

    Allah bir ekin verdi, bir ekin verdi ki, adam boyu.

    Ekin yetti, biçmeye gittim.

    Benim biraz ekine yüzüm yok.

    Sıcak düştü, kafam şişti, belim ağrıdı.

    Bir tilki geldi, ekine dadanmış yiyordu.

    “Ulan, bu tilkiyi öldüreyim” dedim.

    Galıçı attıydım, tilkinin g..üne gitti.

    Tilki kaçtı, galıç biçti..Tilki kaçtı, galıç biçti,

    Ekin bitti. Tilki s...tı, galıç düştü.

    “Ben bunu nasıl toplayacağım” diye düşünürken;

    Cenab-ı Allah bir yel verdi, torladı topladı, bizim harmana yığdı.

    Harman yola yakın idi.

    Önceleri kervancılar develerle giderdi.

    Deve taşa basınca, devenin ayağından bir çıngı çıktı.

    Çınkı çıkınca sıçradı ekine düştü.

    Ateş çıktı, harman yandı, kül oldu.

    O yalan,bu yalan, fili yuttu bir yılan. Bu da mı yalan?

    Karıncaya vurdum palanı, yede yede çektim kolanı.

    Karıncaya bindim, deveyi kucağıma aldım.

    Aldık sazı sinesine geldik sözün binasına...

    ..............................................

    Zamanın birinde bir padişahın kırk tane oğlu vardı. En küçüğünün adı Göğbaldır idi.

    Bunlar büyüyor. Büyüyorlar amma evlenmiyorlar. Vezir vüzera toplanıyor, Padişaha diyorlar ki:

    -Senin uşakların neye evlenmiyor; everelim.

    -Bunun üzerine padişah, uşakların başına topluyor.

    -Oğlum,hep büyüdünüz, sizi everelim deyince

    Göğbaldır diyor ki:

    -Baba! Bir anadan bir babadan kırk tane kız olmazsa, biz

    evlenmeyiz.

    -Peki nerede bulacaksınız, diyor.

    -Biz buluruz, diyor.

    Sabah oluyor. Kırkı da yürüyor. Az gidiyor, uz gidiyor, dere tepe düz gidiyor. Ödünç almış un gibi, derelerde yel gibi, tepelerde sel gibi.. Arkalarına bakıyorlar ki bir arpa uzunluğu yol gitmişler. Amasya’dan Zile’den, şimdi geçtik buradan. Çamur dizde, su topukta gidiyorlar. Gidiyorlar ki, bir çöl.. Yazının yüzünde büyük bir konak. Konağa gidiyorlar. Orası Ağdev’in yeri imiş. Bir ananın bir babanın da kırk tane kızı varmış. Üç kardeş dev; Ağdev, Karadev, Sarıdev, ana babalarını öldürmüşler, bu kızları yanlarına getirmişler. Yirmisi Ağdev’in yanındaymış, on dokuzu Sarıdev’in yanında, biri de Karadev’in yanındaymış.

    Göğbaldır, kardeşlerini içeride koyuyor, Ağdev’in yanına gidiyor. Öteki kardeşlerinin haberi yok. Göğbaldır kapının birini açıyor ki, orada yirmi tane kız var.

    -Aman insanoğlu! Buraya neye geldin, diyorlar.

    -Çabuk kardeşlerime yemek hazırlayın, diyor Göğbaldır.

    Yemek hazırlatıyor, getiriyor. Kardeşleri soruyor.

    -Bunları nereden aldın?

    -Anam pişirmiş, heybeye koymuştu, diyor.

    Kılıcını alıyor -bir kötü kılıcı varmış- kapıya duruyor. Bakıyor ki, dev geliyor.

    -Ey insanoğlu! Kaç gündür insan eti yemedim, diyor. Al sana bir gürz diyor.

    Oğlan vurunca gürzü ikiye bölüyor, devi orada öldürüyor. Kardeşlerine hiç demiyor bile. Kızlara diyor ki:

    -Siz burada durun.

    Kardeşlerini alıyor, bu kez de Sarıdev’in konağına gidiyor. Orada Sarıdev’i de öldürüyor. Sarıdev’in yanında da on dokuz kız var. Karadev’in yanına gitmeden bunları da kurtarıyor. Kardeşlerini yanına alıp Karadev’in konağına götürüyor, içeriye oturtuyor. Bir kapıyı açıyor ki dünyâ güzeli bir kız. Kızın bir gözünden kan, bir gözünden yaş akıyor. Kız o zamana kadar;

    -Ey insanoğlu! Buraya neye geldin, diyor. Karadev kardeşlerinin öldürüldüğünü duydu. Diyor ki: “Elbette o Göğbaldır buraya gelir.”

    -Sen hiç korkma, diyor. Kardeşlerime yemek hazırla.

    Kız, yemek hazırlıyor. Göğbaldır yemeği getiriyor, bunlara veriyor.

    -Kardeş, bunları nereden aldın, diyorlar.

    -Anan pişirmiş, heybeye koymuştu, diyor.

    Onların yanından çıkıyor. Kılıcını alıp kapıya duruyor. Bakıyor ki dev geliyor. Karadev;

    -Ey Göğbaldır, diyor. Ağdev’le Sarıdev’i yedin sıra bana mı geldi?

    -Seni de yenerim inşallah diyor.

    Karadev, gürzünü atıyor, oğlana değmiyor. Oğlan kılıcı atıyor ama, kesmiyor kılıç. Bunlar bir birine girişiyor. Göğbaldır, kaldırıp devi altına alıyor. Altına alınca oğlana diyor ki, Karadev:

    -Göğbaldır! Sen beni öldüremezsin, hiç imkânı yok. Ben de seni öldüremem. Yalnız, kardeşlerin kızları alıp gitsin . Denizin öte yanında pâdişahın bir kızı var. O kızı bana getirirsen, ben kızı sana veririm. Yoksa senin yakanı koyurmam.

    -Nasıl geçeceğim denizi, diyor.

    -Ben sana bir duâ belleteceğim, bir de gem vereceğim. Duâyı okursun. Gem’i çarptın mı deniz aygırı gelir. Biner öte yana geçersin, diyor.

    -Peki diyor.

    Göğbaldır, kardeşlerinin yanına gidiyor, diyor ki:

    -Bakın kardeşlerim, diyor. İlk geldiğimiz konakta yirmi kız var, ikincide de on dokuz kız var, bir de burada toplam kırk kız. Bunları götürürsünüz. Bu benimki, diyor tek kıza. Ben gelene kadar buna bakın. Ötekilerin de her biri birinize.

    Geri Karadev’in yanına gidiyor. Karadev duâ belletmede olsun, biz gelelim otuz dokuz kardeşe...

    Otuz dokuz kardeş, o kırk kızı alıp geliyorlar. Yolda da bir gömlek kanlıyorlar. Getiriyorlar, babalarına diyorlar ki:

    - -Göğbaldır, Böyle böyle vuruldu öldü. Biz de üç tâne devi öldürdük, kırk tâne kız getirdik.

    Böyle deyince, babaları diyor ki:

    -Göğbaldır’ın ya ölü ya diri haberi gelmeyince ben sizi evermem.

    Bunlar orada kalsın, gelelim Göğbaldır ile deve...

    Dev, buna bir duâ belletiyor, eline bir gem veriyor. Denizin kenarına gidiyorlar. Gem’i çarpınca aygır geliyor. Denizin ortasında bir ada varmış. Diyor ki dev:

    -Bu adaya gidince in yaya yürü. Öte gidince yine duâ oku. Gem’i çarp, aygır yine gelir .

    Göğbaldır, aygıra biniyor, adaya gidiyor. Adaya gidince gemi atın başına koyuyor. Aygır gemle gidiyor. O yana bu yana dolaşırken bakıyor ki, bir ihtiyar pir, orada duruyor. Pir, buna diyor ki:

    -Oğlum! Sen de mi Karadev’in oyununa geldin? Ben de buraya geldim, burada kaldım.

    Göğbaldır:

    -Gemi aygırın başında koydum, deyince ihtiyar;

    -Bende var diyor. Bu gem’i al. Şimdi sen duâyı olur da denize çarparsan, anı aygır gem başında gelir. Geminin birini sakla, bir gün sana lâzım olur.

    -Peki diyor.

    -Yalnız senden bir dileğim var, diyor ihtiyar. Gelirken bana on iki metre bezle, bir kalıp sabun getir. Sen gelinceye kadar ben ölürüm. Beni buraya defnet, git.

    -Peki, diyor.

    Göğbaldır gidiyor. Duâyı okuyor, gemi çarpınca aygır geliyor. Biniyor öte tarafa geçiyor. Öbür gem’i de beline bağlıyor. Hani, “Birgün lâzım olur.” dedi ya.. Gidiyor bir eve misafir oluyor.

    -Ana beni misâfir al, diyor.

    Kadın bunu misafir alıyor. Göğbaldır, kadından su istiyor. Kadın içeri gidiyor, bir tasa işeyip getiriyor. Göğbaldır içiyor.

    -Öf ana, suyun da ne tuzluymuş diyor.

    Kadın diyor ki.

    -Oğlum! Burada pınarın başında bir dev yatar. Haftada bir kız yer. O kızı yiyinceye kadar ne su alırsak, hepsi işte o, diyor. Bugün de pâdişahın kızının sırası.

    Göğbaldır diyor ki:

    -Ana o kız giderken bana haber verir misin?

    -Veririz, diyor.

    Bu, içeri giriyor oturuyor. Kız giderken haber veriyorlar. Göğbaldır da beraber gidiyor. Kız, bir de kuzu götürürmüş. Göğbaldır, orada bu kuzuyu yemeye başlıyor. Dev bunu görüyor.

    -Hııı, diyor. Kuzumu yersin öyle mi? Önce seni yiyeyim de o zaman gör.

    Dev ortaya çıkıyor. Göğbaldır, hemen vurur vurmaz devi öldürüyor. Kız, beş parmağını da kana batırıyor, Göğbaldır’ın sırtına vuruyor. Kız kaçıyor. Saraya varınca padişah diyor ki:

    -Kızım neye geldin? Şimdi dev gelir bizi yer, deyince,

    -Baba! Bir delikanlı geldi, devi öldürdü, diyor.

    -Görsen tanır mısın, diyor.

    -Tanırım, diyor. Sırtına, kana batırıp beş parmağımı vurdum.

    Padişah; “Bir hafta kimse evinde yemek yemeyecek, benim sarayımda yiyecek” diye tellal bağırtıyor. Herkes gidip yiyor. Bu oğlan gitmiyor, kadının evinde karnını doyuruyor. Kadın her gün buna yemek getiriyor. Birgün bekçiler bunu çeviriyorlar.

    -Nereye götürüyorsun bu yemekleri, deyince,

    -Evde bir oğlum var, ona götürüyorum, diyor.

    -Yarın oğlun da gelsin diyorlar.

    Devirsi gün oğlunu da getirince, kız pencereden bunu görüyor.

    -Baba geliyor , diyor.

    Oğlanı padişahın yanına götürüyorlar. Pâdişah;

    -Oğlum, dile dileğini, diyor.

    O da;

    -Diledim kızını, diyor.

    -Kızımı zâten sana verdim oğlum. Daha dile dileğini.

    -Diledim, on iki metre bezle, bir kalıp sabun istiyorum.

    -Pâdişah, bunları veriyor. Sabah oluyor bu kızı alıyor, denizin kenarına geliyor. Duâyı okuyor, gem’i çarpıyor. Aygır geliyor. Biniyorlar aygıra. Adaya geliyorlar ki, hakikaten ihtiyar ölmüş. İhtiyarı defnediyor. Kız diyor ki:

    -Beni nereye götürüyorsun?

    -Seni deve götürüyorum, diyor.

    -Keşke beni deve götürmesen de burada öldürsen, deyince kıza diyor ki:

    -Ben saklanırım. Sen bunun canını sor ki, canı nerede. Ben bulur, onu öldürürüm. Seni de alır giderim.

    Devin yanına gidiyorlar. Karadev’e kızı verince dev diyor ki:

    -Tamam sen gidebilirsin artık, kurtardın.

    Göğbaldır gidip saklanıyor. Aradan zaman geçiyor. Kız Karadev’e diyor ki:

    -Sen sabahleyin kalkıp ava gidiyorsun, ben burada yalnız kalıyorum. Senin canın neredeyse onu bana de ki, ben onunla gönlümü eğleyim.

    -Benim canım şu posttadır, diyor.

    Orada bir namaz postu varmış. Karadev, yine ava gidiyor. Göğbaldır geliyor.

    -Ne dedi, diyor.

    -Şu posttaymış, devin canı, diyor.

    -Sen o posta boncuk cıncık tak, takmadık bir kılını koyma. Akşam gelince döşek ser, üstüne koy. O sana sebebinin sorar.

    Kız, akşama kadar hiçbir iş görmüyor, o postu donatıyor. Akşam dev gelince, bir döşek seriyor, üstüne oturtuyor.

    Dev diyor ki:

    -Hıı deli, hiç postta can olur mu? Ben seni kandırdım.

    Kız da o zaman;

    -Doğrusunu söyle ki, ben gönlümü eğleyim.

    -Benim canım nerede biliyor musun? Senin geldiğin yerdeki pınara üç tane dev gelir, birer kilo su içerler. Karanın değil, beyazın karnında değil, sarısının karnında bir tâne kutu var. Onun içinde üç tâne cücük var. O cücükler öldü mü, ben de ölürüm, diyor.

    Sabah oluyor. Bu ava gidince Göğbaldır geliyor. Kız devin canının nerede olduğunu söylüyor. Göğbaldır:

    -Tamam, diyor.

    Belinde hani ayrıca bir gem daha var ya.. Gidiyor, denizin kenarına duâyı okuyor, gem’i çarpıyor. Çarpınca aygır geliyor. Aygıra biniyor, geçip gidiyor. O pınarın üstünde bir tane taş varmış. Taştan gözetliyor. Karadev geliyor, bir kilo su içip gidiyor. Ağdev gelip içip gidiyor. Derken Sarıdev de geliyor. Bu gelince Göğbaldır, kılıcıyla vurup öldürüyor. Karnını yarıyor ki, hakikaten bir kutu, kutunun içinde üç tâne cücük. Cücüğün birini orada öldürüyor. Cücüğün birini orada öldürünce dev evde hastalanıyor.

    -Başım ağrıyor. Korkarım, canım Göğbaldır’ın eline geçti, diyor.

    Kız da diyor ki:

    -Göğbaldır gideli bir hafta oldu, nereden eline geçecek?

    Göğbaldır, iki cücüğü alıp geliyor. Devin yanına gelince, dev buna yalvarıyor.

    -Etme Göğbaldır, diyor. Ölene kadar kapında köle olurum, öldürme.

    Göğbaldır, cücüğün birini daha öldürünce, canı hırtleğine çıkıyor. Göğbaldır deve acıyor, öldürmek istemiyor. Kız;

    -Ver bakayım, diyor.

    Cücüğü Göğbaldır’dan alıp öldürüyor. Üçüncü cücük de ölünce, devin canı çıkıyor. Göğbaldır, bunun üstüne yükte hafif pahada ağır nesi varsa, torluyor topluyor, kızı da alıp memleketine geliyor. Pâdişaha haber oluyor ki ; “Göğbaldır geliyor” diye.

    Pâdişah, bu kızı, bir de eskiden vardı ya onu, Göğbaldır’a veriyor. Öteki otuz dokuz kızı da Göğbaldır’ın otuz dokuz kardeşine veriyor. Etrafa okuntu salıyor, düğün ediyor.

    Çiftçi âsasıyla, ağa kesesiyle, boyun bükeni, samı kıranı, b.. püsür yiyen hepsi geliyor.

    Hikâyedir bunun adı, dinlemede gelir tadı, dinlemeyenin anasını ağlatsın Mısır’daki kadı...



    Masalda geçen mahalli kelimeler:

    cücük :kanatlı hayvanların yavrusu

    çalmak :sürmek

    çıngı : kıvılcım

    ekine yüzü olmamak : ekinle uğraşmaya isteksiz olmak

    galıç :orak

    girişmek :kavgava tutuşmak

    hırtlek : gırtlak

    kesek : katılaşmış toprak parçası

    kolan :dizgin

    koyurmak : bırakmak, salıvermek

    okuntu : düğün habercisi

    samı : öküz arabasında öküzlerin bağlandığı ağaç

    yaz : yerleşim yeri dışındaki arazî, kır


    alıntı

  3. Konu Sahibi : hesna #23

    Onaylıyorum Sivas Manileri

    maniler


    “Yol uğrattık bu dağa
    Can dayanmaz bu dağa
    Susadık su içerken
    At bağladık budağa

    Bileği vur bıçağa
    Ayak uydur bu çağa
    Seversen bir güzel sev
    Gönül verme alçağa

    Seçtik karayı, ağı
    Suya sarkıttık ağı
    Öyle bir gün geldi ki
    Halka yutturdu ağı.

    Kışın rastladım çığa
    Düştü kaçtım açığa
    Akıl yorup sır verme
    Aklı baştan kaçığa



    Yük yükledik kızağa
    Gittik geldik uzağa
    Sefil Selimi göz aç
    Sakın düşme tuzağa

    Hırsız tıktılar bağa
    Tutup bağladık bağa
    Saçını hep kazıdık
    Başı döndü kabağa.

    Soğan doğradık yağa
    Dilerim rahmet yağa
    Dostlarım başa bakar
    Düşman bakar ayağa.

    Bu yıl bostan belledik
    Dersimizi belledik
    Kuzuyu koyuna kattık
    Kulağını bel’ledik.



    Sağ ol canım çok yaşa
    Kış yaz oturma yaşa
    Aynı gün doğan ikiz
    Tarih olur yaş yaşa.

    Kim okuya, kim bile?
    Üç kişi gittik bile
    İnsan hataya düşer
    Göz görüp bile bile.

    Libas yatır ütüye
    Kuşlar muhtaçtır tüye
    Suçluya kelepçe vur
    Fırsat kollar ki tüye.

    Güldür fakir naçarı
    Ağlatma yaş saçarı
    Sefil Selimi kolla
    Gönlü sana açarı



    Tezim var içerikli
    Kolamız iç erikli
    Bizim köye gidelim
    Köyümüz İç Erikli.

    Seni sevdim enişte
    Frene bas “enişte”
    Arabada oturma
    En işte be en işte.

    Gözü peke koç ağa
    Uçağa bin uçağa
    El oğlu beyden yaman
    Yaka verme kaçağa.

    Der eden yuka dere
    Vardık gül dere dere
    Bölüp ayırmak kötü
    İnsanlar insan dere.



    Vücut üstünde deri
    Gönül taşır kaderi
    Beni benden saklar
    Özümdeki Hak deri.

    Anam aş yapar yerdik
    Fazla yiyeni yerdik
    Ölmedik çok çiğnendik
    Sonunda zati yerdik.

    Çalgıcı çalgı çaldı,
    Yücelmedi alçaldı
    Sefil Selimi’yi gördü
    Dudağına al çaldı.


    Kervan yürür it ürer
    Yapraklanır oy ürer
    Pek çoğu gider yaya
    Yolcu yolda at sürer.



    “Yeyip” içtiğim acı
    Evvel sen sana acı
    Gönül ister hoş olsun
    Köy kasaba ilacı.

    Bal yapar balcı arı
    Pay almışım pay yarı
    Sefil Selimi sordu
    Nerde aşkın diyarı?

    Bugün geldik yüz yüze
    Deryada yüze yüze
    Cahiller aşık sevmez
    Bekler derimi yüze.

    Biraz ağzını kapa
    Seyreden hisse kapa
    Yağmur yağa, su dola
    Göletlere ve Kap’a.



    Sizler ince, ben kaba
    Dönmüşüm bakır kaba
    Açık seçik yaşarım
    Girdi sanma nikaba.

    Güzellik taşıyor yaz
    Seyret birer birer yaz.
    Güzün, kışın soğuktur
    Kulak düşürür ayaz.

    Orman yarısı koru,
    Derler yeşili koru.
    Sefil Selimi yanar
    Dıştan görünmez koru.

    Aklım imanıma eş,
    Kendi nefsinle güreş.
    Ben yiğidim diyorsan,
    Kabrini elinle eş.



    Uyuyanlar görür düş,
    Bir kâmil eline düş.
    Akıl, fikir almasın,
    Ne Fikriye ne Be,düş.

    Evliyi ve bekarı,
    Tutar kazancı, karı.
    Sözü yabana atma
    Sel olur dağın karı.

    İriye de Kos koca,
    Çulu dövdür tokaca.
    Hanım evde iş görür
    Ekmeğe koşar koca.

    Sefil Selimi’den tez,
    Olmalı herkesten tez.
    Dağda eser fırtına
    Ya eve gel ya da tez



    Yeleklerde var çıt çıt
    Konuşma,çıkartma çıt.
    Odun kırsan eder küt,
    Çubuk kırılır der: çıt.

    Doktorluk okulu Tıp.
    Damlalar düşer tıp, tıp.
    Aynı duyguyu taşı
    Çirkin huyları atıp.

    Elimde kaşık sapı,
    Kağnıyla çektik sapı.
    Viraj viraj dolaştık,
    Sap dedim duymaz “sap”ı.

    Çiviyi çakar keser,
    Sancı soluğum keser.
    Sevdiğine mektup yaz
    Yazmazsan umut keser.




    Saydım kırkdokuz elli,
    İnsan ayaklı elli.
    Diyar diyar dolaştım,
    Herkes başka bir el-li.

    Gönül kurban adadı,
    Payı dağıttı dadı.
    Bedava her ne olsa
    Balı aratmaz dadı.

    Yayvandır sini, leğen;
    Eşler fazla gül eğen.
    Etek öper, gaf yapar
    Boyun büken, bel eğen.

    Kalıçla nohut biçtim,
    Tartarak baha biçtim.
    Geçmişte terzi idim
    Kumarı kesip, biçtim.




    Gemiyle deniz geçtim,
    Kendi kendimden geçtim.
    Sefil Selimi’yem ben
    Rakibi kolay geçtim.


    İpek böceği kurdu,
    İnce koza dokurdu.
    Beyaz bina içinde
    Ne yazar ne okurdu.

    Şişe ağzında tapa,
    Kulak verdim tap tapa.
    Zalim şeytan arada
    Koymaz kul Hak’ka tapa.

    Başımda sert yel eser,
    Kültürüne katar eser.
    Ayrı ayrı tanımaz
    Bu eser ki ülkeser.




    Düşünüp farkına var,
    Sevenin yanına var.
    Herkeste neler varsa
    Bizde de aynısı var.

    Yürü yol tepe tepe,
    Dağın dik yeri tepe.
    Falan ahıra girdi
    Az kaldı katır tepe.

    Deryada bindik sala,
    Köpükler sala sala.
    Sefil Selimi düşün
    Herkes konur o sala.

    sefil selimi

    alıntı

  4. Konu Sahibi : hesna #24
    Maniler
    Ay doğar sini gimi
    Sallanır selvi gimi
    Yarim gohun geliyor
    Mısırın gülü gimi

    Mani benim naçarım
    Dilder gufer saçarım
    Manimin kutusunu
    Yar gelince açarım


    Mektup yazdım kış idi
    Kalemim gümüş idi
    Daha ok yazacaktım
    Mürekkebim az idi

    Ay doğar buludunan
    Cıngıllı kilid inen
    Beni yola salsalar
    Sevdiğim yiğidinen


    Ağaç dikili kaldı
    Yakam sökülü kaldı
    Eller yara kavuştu
    Boynum bükülü kaldı


    Mani benim ezberim
    Kan ağlıyor gözlerim
    Yar aklıma gelince
    Sızılıyor dizlerim

    Masa üstünde bekmez
    Al yanaktan kim öpmez
    Durdulu’nun gızları
    Tahsisiz gelin gitmez


    Sap kağnısı geliyor
    Bülbül figan ediyor
    Öpersen aha gerdan
    Küpem sana ne diyor


    Karamuğun kurusu
    Geçti güzel sürüsü
    Sürüsünden bana ne
    Yaktı beni birisi


    Altını sarraf bilir
    Derdimi cerrah bilir
    Benim sana yandığım
    Orasın Allah bilir
    Ayrıldım gülüm senden
    Dili bülbülüm senden
    Ölüm ayrılsın derken
    Dirim ayrıldı senden

    Bağa girdim üzümsün
    Yarim iki gözümsün
    Zannetme ki unuttum
    Gece gündüz sözümsün

    Bahçelerde mor erik
    Dallarını eğerik
    Bize Sivaslı derler
    Güzelini seçerik

    Çekmecenin kilidi
    Üstünü gül bürüdü
    Alacaksan al beni
    Cahil ömrüm çürüdü

    Dağları dolap ettim
    İpliği kelep ettim
    Ben senin hasretinden
    Ben beni harap ettim

    Oğlan adı İsmail
    İsmine oldum nail
    Beni sana vermezler
    İster öl ister bayıl

    Ördekliyim kızlıyım
    Kadimi Sivaslıyım
    Sivas’tan bir yar sevdim
    Onun için nazlıyım

    Ekin ekilen yere
    Sapı dökülen yere
    Can kurban canım kurban
    Sivas denilen yere

    Elim elimde değil
    Şalım belimde değil
    Ben Sivas’tan gitmezdim
    Ferman elimde değil

    Geldim ise giderim
    Kötü sözü niderim
    Giydiğim kutnu delme
    Soyunur da giderim

    Halıyı attım yüke
    Yedi kat büke büke
    Sevmişim inkâr etmem
    Etseler tike tike

    Madenüsün dalı yok
    Genceciğim halim yok
    Yarimi eller almış
    Cahilim haberim yok

    Oğlan adın İrecep
    Gün mü buldun gelecek
    Sokaklar buz bağlamış
    Düşüp de geberecek

    Sallan konağım sallan
    Dibinde pullu yorgan
    Sivas’tan yar alırsam
    Keserim çifte kurban

    Sivas’ta dut ağacı
    Çift gezer iki bacı
    Büyüğü ne ise de
    Küçüğü can ilac

    Sivas’ın altı çimdir
    Aç kapıyı o kimdir
    Zaten ben yaralıyım
    Belki gelen hekimdir

    Yılana bak yılana
    Dağı taşı dolana
    Beş yüz altın vereyim
    Bana yari bulana

    alıntı

    KAYNAK:http://www.sivaskulturturizm.gov.tr

  5. Konu Sahibi : hesna #25
    SİVAS


    GÜRÜN İLÇESİ’NDE DÜĞÜN ADET VE GELENEKLERİ HAKKINDA

    Düğünler, bir ulusun örf, adet ve geleneklerinin orijinal şekliyle sergilendiği, toplumsal eğlence yerleridirler. Düğünlerde, oyun havalarında, türkülerden ve manilerden, hikaye ve masallardan, cirit oyunları ve at yarışları ve diğer tüm tarihsel kökenli oyunlarının toplu olarak sergilendiği geleneksel törenlerimizdir. Bu nedenle düğünlerimiz, Türk Folklorunun ayrılmaz doğal bir parçasıdır.

    Gürün ilçesine bağlı altmış iki köyü bulunmaktadır. Bu köylerimizde yaşayan insanlarımız değişik Türkmen oymaklarına mensup aşiretlere mensupturlar. Bu farklılıklar, kültürel bahçemizdeki zenginliğin bir delilidir. Türk milletini meydana getiren çeşitli kabileler ve boylar bulunmaktadır. Bugün Türkiye’de yaşayan Türk, Türkmen, Yörük, Kürt, Çerkes, Avşar gibi her biri Türk kavminin birer değerli evladı ve ayrılmaz bir parçasıdır. Türk birçok alt guruplardan oluşmuş etnik yapısı tarihinin derinliği ve kültür bahçesinin de zenginliğiyle çok çeşnili olan büyük bir ırkın ve kavmin adıdır. ışte bunun içindir ki dünya üzerinde yaşayan Türk ırkının bir kolu veya parçası olan fakat bağlı bulundukları oymak veya kabilelerinin adıyla adlandırılan aslında Türk olan fakat mensup olduğu kabilenin ismiyle anılan oymaklar ve kabileler vardır. Bu durum Türkiye’de böyledir. Sivas vilayetinde de böyledir. ilçemiz Gürün’de de böyledir. Bu nedenle, Gürün ilçesi de Türk kavminin birçok etnik kolunun yaşamış olduğu bir yöremizdir.

    Gürün ilçesinde Türkmenler, (Yörük, Avşar, Karakalpak, Karapapak gibi) Kürtler ve Çerkesler yaşamaktadırlar. Bunların da kendi boylarına göre kuşaktan kuşağa aktarmış oldukları ve Türk kültür hayatının ve Türk kültürünün birer alt guruplarını oluşturan örf ve adetleri gelenekleri ve görenekleri bulunmaktadır. ışte bu örf ve adetlerden gelenek ve göreneklerden birisi de düğünler ve bu düğünlerde yerine getirilmekte olan adetler ve geleneklerdir. Bunun içindir ki Gürün ilçesinde yapılan düğünleri; Aşiret düğünleri, Çerkes düğünleri, Türkmen düğünleri olmak üç bölümde inceleyebiliriz. Bu düğünlerin birbirine göre farklı olmaları doğaldır. Bu farklılıklar çalgılarda olduğu gibi erkekli kadınlı birlikte oturma veya oynama konularında olduğu gibi birtakım adetlerde de birtakım farklılıklar göstermektedir. Bu farklılıkları ise kısaca anlatmakta elbette ilçemizin tanınması veya tanıtılması konusunda daha da iyi olacağından şüphe yoktur:

    A-Aşiret düğünleri: Yöremizde Aşiret kelimesi belirli bir sülaleye denildiği gibi, kökeni Kürt asıllı olanlara da bu isim yöresel olarak verilmektedir. Gürün ilçesinde yaşayan Alevi kardeşlerimizden gerek Kürt kökenli olanlar ve gerekse Türkmen kökenli olanların birçok adet ve gelenekleri sünni olan Türkmenler gibidir. Fakat düğünlerindeki adetlerin bir kısmı değişiklik göstermektedir. Bunlardan bazıları ise şunlardır. Mesela düğünlerde kadınlı erkekli karışık oyunlar oynarlar ve genelde de Türkmen düğünlerine göre biraz daha fazla içki bulundururlar. Genelde evlenecek erkek ve kızı kendi aşiretlerinden olanlarla evlenmelerini başta olmak üzere diğer gelenekleri ve göreneklerinin birçoğu Türkmenlerinkine göre daha çok Orta Asya Türklüğünün izlerini daha çok taşımakta ve bilhassa da Eskiçağ Türk dini olan Şamanizmin etkisinin daha fazla etkisi altında kalmış olduğu yani bu döneme ait olan kültürel yaşayışın izlerinin diğer etnik guruplara göre izlerinin pek az aşınarak günümüze kadar getirmiş oldukları görülmektedir. Bu durum cenaze konusundan tutunuz da düğün merasimlerine kadar olan tüm konularda da bu şekildedir diyebiliriz...

    B-Çerkes düğünleri: Gürün ilçesinin tek bir tane Çerkes köyü vardır. Bu köyümüz ise eski ismi Maraşlı olan şimdiki adı Erdoğan olan köyümüzdür. Erdoğan köyünde yaşayan Çerkesler, 1873 ve 1877 yılında yapılan Osmanlı Rus savaşının sonunda yapılan mübadele sonucundan gelerek bu bölgeye yerleşmişlerdir. Bunlar ilk önce Maraş ili Göksun ilçesi’nin Gücük Köyü’ne gelerek yerleşmişler. Sonra da her yaz mevsimi, Maraşlı Köyü ve havalisini bldikleri ve yayla olarak kullandıkları için buraya yerleşmişlerdir. Burada yaşayan Çerkesler Kafkasya’da Balkar Cumhuriyeti’nin Kabardin Bölgesi’nden gelmişlerdir. Çerkes düğünleri yöremizdeki Türkmen düğünlerinden farklıdır. Örneğin çerkes düğünlerinde “kına yakma adeti” yoktur. Düğün önceleri bunlarda bir hafta sürerken günümüzde ise ancak üç gün sürmektedir. Düğünün yapıldığı zaman kız evine veya dünürlüğe hiçbir zaman oğlanın babası gitmez. Dünürlüğe oğlanın ya dayısı, amcası veyahut dostlarından birisi gidereke dünürlük eder. Veyahut oğlanın büyük kardeşi dünürlük eder. Kızın babasından “evet” cevabını alınca hemen orada Nikah günü kararlaştırılır. Çerkesler’de şerbet içme, nişan bağlama gibi adetler yoktur. Sadece nikah günü vardır. Nikah gününde gelinlik kıza takılacak olan ziynet eşyası ve diğer hediyeler götürülür. Nikah günü kız evine giden topluluğa GUP adı verilmektedir. Bu kelime Çerkesce’de “Topluluk” demektir.

    Gup Gitmek: (Nikaha Gitme) Nikaha gidecek olanlara bir gün öncesinden haber verilir. Türkmen düğünlerindeki düğün kahyasına benzeyen sözü geçerli bir kişi “Gup başı” olarak seçilir. Herkes oğlan evinin önüne toplanırlar. Ata ve arabaya binmeden önce oğlan evinden hazırlanmış olan özel şerbet orta büyüklükte bir tasın içerisinden getirilerek “Gup” başının eline verilir. Gup başı içinde şerbet bulunan bu tası iki eliyle tutarak kıbleye döner (bir eliyle tutması ayıplanır) ve düğün alayının yani Gup’un kazasız belasız giderek geri gelmesi için dua eder ve oradakiler de dua ederler. Bu törenden sonra da yola çıkarlar. Kız evine veya köyüne yaklaşınca köye yakın bir yerde dururlar. Burada mola veren düğün alayı içlerinden iki kişiyi köye kız evine Bize izin var mı? diye sormaya gönderirler. Kız evinden de iki kişi düğün alayını davet için gelirler. Nikahçılar böylece kız evine giderek misafir edilirler. Sadece bu nikaha erkekler gittiği için o gece yatsı namazından sonra kız ile oğlanın nikahı kıyılır. Misafirlere yemekler verilir. Yemekten sonra da düğün günü kararlaştırılarak o gece mutlaka oğlan evine geri dönülür. Nikaha gidenler orada yatıya kalmazlar. Bazen de düğün gününün kararlaştırılması için özel olarak da gidilmektedir.

    Düğün gününde, gup alayına göre insan kalabalığı daha fazla olur ve bu sefer kadınlar da giderler. Yalnız düğün alayına giden kadınların nikah altında olmamaları lazımdır. Düğünlerde evli olan kadınlar düğün alayıyla kız evine gitmezler. Bunun içindir ki sadece düğüne kızlar gitmektedirler. Düğüne gidenler bir gece orada kalırlar ve ertesi gün gelini alarak getirirler. Ertesi gün oğlan evine gelince esas düğün buradan başlar. Kızın gelin getirildiği günün akşamı Gerdek gecesi olur. Düğünde oğlanın da kızın da ayrı sağdıçları bulunur. Kız ile oğlan gerdeğe girdiklerinin iki üç saatinden hemen sonra oğlan kızın yanından ayrılır ve sağdıcının evine giderek orada yıkanır ve orada kalır. Gelin oğlan evine girerken şeker ve para üzerine atılmaktadır. Gelinin sağdıcı da geline rehberlik eder. ıç gün düğün devam eder. Ertesi gün yani gerdek gecesinin ikinci günü çarşaf görme adeti yerine getirilir. Damata, Çerkesler “Şava” demektedirler.

    Şava, evlendikten sonra annesinden ve babasından bir ay saklanır ve görünmemeye çalışır. Diğer büyüklerine de görünmemeye çalışır. Bunun içindir ki düğünün hemen ardından hemen köyden ayrılır ve bir hafta bulunduğu yerin haricinde bir yerde akrabalarının yanında gibi yerlere giderek kalır. Daha sonra da köye geri dönerek evine gelir. Ancak bundan sonra büyüklerine görünebilir. Çerkesler’de kadınların erkeklere görünmeme müddeti ise bir kızın nikahının kıyılıp da bir çocuğu olana kadar geçen süredir. Bu müddet içerisinde erkeklere görünmez. Bundan sonra erkeklere görünmeye başlar. Çerkesler’de yakın akraba evliliğinin yapılması uygun görülmemektedir. Keza kirvelik olayı da yoktur. Eğer kirve tutulacaksa kirveliğe en yakın kimse de kişinin evlendiği zaman kendisine sağdıçlık yapan kişi olarak görülmektedir.

    Çerkes düğünlerinde davul ve zurna çalınmamaktadır. çerkeslerdeki düğün çalgı aletleri mızıka ve Akardion aletleridir. Düğündeki oyunlar ise erkekli kadınlı karışık olarak oynanmaktadır. Bu oyunların bir kısmı karşılıklı oyunlar bir kısmı da sıra halinde oynanan oyunlardır. Düğünlerde oynanan oyunlardan bazıları ise şunlardır:

    1- Kafe: Karşılıklı olarak ve erkekli kadınlı olarak oynanmaktadır.

    2- Vuk: Kadınlı ve erkekli olarak eller tokalı bir vaziyette karıık olarak oynanmaktadır.

    3- Şeşen: Bu oyun da yine erkekli ve kadınlı olarak karşılıklı oynanır ve döne döne oynanan bir oyun türüdür.

    4- Kazaska Oyunu: Bu oyun türü oldukça hareketlidir ve hareketli olduğu kadar da hem hareketli bir şekilde oynanır ve hem de dönülür.

    5- Vukkerey Oyunu: Bu oyun türü ise düğünlerde oyunların en sonuncusu olarak oynanmaktadır. çerkes oyunlarının hepsi de Kafkasya oyunlarıyla tamamen aynı benzerliktedir.

    C-Türkmen Düğünleri: Türkmen kelimesi yöremizde kökenleri oğuzlara dayanan ve oğuzların boylarından olan ve boyların soylarından oldukları bilinen Türk kökenli aşiretlere kabile veya sülalelere verilen bir ad olduğu kadar. Yöremizde aleviliği benimsemiş Türklere de bu isim verilmektedir. Bunun yanı sıra Kafkasya’dan ve ahıska’dan ve Erzurum veya Kars bölgelerinden gelen Türk boylarına mensup sülalelere de bu isim verilmektedir. Türkmen düğünleri Çerkes düğünlerine ve aşiret düğünlerine benzemekle birlikte bu düğünlerden farklı olan tarafları adet ve gelenekleri bulunmaktadır. Türkmen düğünlerinin vazgeçilmez unsuru çalgı olarak davul ve zurnadır. Düğünlerde oynanan oyunlar ise oldukça çok ve değişik türdedirler. Türkmen düğünlerinde oynanan oyunlarda ve adetlerinde Türk kavminin eski çağdan beri kültürel yaşayışının ve her türlü tarihi ve mitolojik bütün izlerini yansıtan izlerini ve bugüne kadar Orta asya’dan günümüze kadar sürdürüle gelmiş olan adetlerini ve de geleneklerini görmek mümkündür.

    Yöremizdeki düğünler bundan daha on on beş yıl öncesine kadar en az bir hafta sürmekte ve davul zurnalar da bir hafta müddetince çalmakta idi. Aradan zaman geçtikçe de bu zamanlar kısaldı ve günümüzde bu zaman üç güne hatta daha da az bir zamana sığdırılmaktadır. Yöremizde genelde düğün Cuma günü kurulur. Yani bayrak kaldırılır. Cumartesi günü kına yakılır. Pazar günü de gelin indirilir ve böylece düğün de sona erdirilmiş olur.

    Yöremizde daha düğün kurulmadan önce birtakım ön çalışmalar yapılmış olmaktadır. Bu çalışmalar ise dünürlük etme, kız beğenme, görücü gitme, yağlık bağlama, nişan takma, gelin görmeye gitme, bayramlık gitme, küçük şerbet, büyük şerbet içme gibi her birisi ayrı ayrı bölümlerde anlatılacak kadar geniş olan bu çalışmalardan sonra ancak düğün yapılabilmektedir.

    Bunun için, yöremiz düğünlerinin nasıl yapıldığının anlaşılması için kız ile oğlanın nişanlanmasından düğünleri yapılan zamana kadar ne gibi aşamalardan geçmiş olduklarını kısa kısa bölümler halinde anlatmakla bu konuda gereken bilgiler verilmeye çalışılacaktır..



    GÖRÜCÜ GİTMEK (Dünürlük Etmek):



    Evlenmek veya evlendirmek deyimleri yöremizde, bekar olan kimselerin(erkek veya kadın)karşı cinsten birisiyle hayatlarını ölünceye kadar birleştirmesi anlamında kullanılmaktadır. Burada “ev” kelimesi “eş” anlamında kullanılmakta ve “evlendirme”, “eşlendirme” olarak anlaşılmaktadır. Bir ailenin bekar oğlunu ya da kızını evermesi, eskiden bir dert olarak yani zor bir iş olarak değerlendirilirdi. “Kimin kızını alalım? Ele avuca sığabilen, huyu huyumuza, suyu suyumuza uygun bir kızı nereden bulalım”gibi endişeli ümitlerle bekar oğlan anaları, işi gücü bırakıp, o düğün senin, bu düğün benim, bekar oğulları için düğün düğün, kendilerine uygun olan bir gelin adayı kızı ararlardı. Kızı beğendi mi, bir de hamamda görmek isterlerdi. Akça pakça, kusursuz güzel olması gerekirdi. En önemlisi de, ailenin soyu sopu belli, ahlaklı bir ailenin kızı ile evermek, şanlı şerefli bir düğün yapmak oğlan analarının en başta gelen isteği ve arzusuydu. Bu gelenek dışında, başka sebeplerle, ananın, babanın rızası dışında everilmek yöremizde uygun görülmezdi. Everilme çağına gelmiş kız ve ergen oğlanda aranan şartlar, birbirine denk ve uygun olmaları, kurulacak yuvanın sağlam temeller üzerine oturtulmasıydı. Her iki tarafın da istediği şeyler; insan fıtratına yakışan vasıflara sahip olmalarıydı. Özellikle gelin olacak kızda şu vasıflar aranırdı: Her şeyin üstünde iffetli olması ve Cidağı (yani dik kafalı, inatçı) olmamasıydı. Bir başka aranılan özellik; gelin adayının çemkürgen (her şeye karşı çıkan, olur olmaz şeyleri konuşan), olmamak, sırtarıcı olmamak), evcimen olmak (eli işe yatkın, becerikli) olmak. Eli uzun ve sakar olmamak, dedikoducu ve gıybet sahibi olmaması, kayınbabasına ve kaynanasına saygılı olması gibi özelliklerdi. Dile, ele, hele sağlamlık iffet ve namus ölçüsü olarak kullanılmıştır. Diline, beline sağlam olmayanın insanlık ölçüleri zayıftır, güvenilir olmaktan uzaktır. Saygılı bir gelinin ölçütü, yapmış olduğu hizmetleri gönül isteği ve seve seve yapmasıydı.

    Evlenecek erkekte aranılan vasıfların en başında onun aklı başında ve oturaklı, baba malına güvenmeyen, hazıra konmayan kazancının kıymetini bilen, içkisiz, kumarsız, zinadan uzak duran, evinin yolunu bilen, evini ve kendini geçindirebilen bir sanat veya işe sahip olan, sanatının kıymetini bilen ve onu hor görmeyen, ehli kamil, ahlaklı, merhametli, tutuğunu koparan birisi olmaktır. Bu vasıflardan herhangi biri bulunmadığı takdirde, oğlan anası hiçbir kapıya oturamaz, hiçbir kız ailesi de ona kız vermezlerdi. “Bizim, oğlunuza verecek kızımız yoktur. Allah kısmetini başka kapıdan versin diye geri çevrilirdi. Görülüyor ki, kızda ve erkekte aranılan vasıflar, soyluluk gösteren toplumsal ve şifahi bir töreye bağlıdır. Eski düğünlerin hareketli çağlarında, kız alıp vermek, tümü ile ebeveyne (aile büyüklerine) aitti. Özellikle kız evladın ne düşündüğü, isteği, reyi hemen hemen söz konusu değildi. Anaya babaya karşı daima saygılı olur, rıza gösterilirdi. Kadere razı olurdu. Eskinin aile terbiyesi ve görgüsü buydu. Dini inanç ve geleneklerin güzel ve insancıl olanları yanında, insan haklarını kısıtlayan, özellikle kadın hayatını etkileyen töre ve törenlerin, alışkanlıkların, toplumda ve ailede çoğu zaman derin yaralar açtığı da olmuştur. Bu olumsuz etkileri, hayatın her safhasında, hukukta, mirasta en büyük hak erkek evladındır. Erkek evlat, eski aile yapımızda öz, kız (sanki) üvey evlat sayılırdı. Örneğin erkek çocuklar okullara gönderilirken, kız çocukları gönderilmezlerdi. Bugün bile bu düşünceyi yaşatan aileler vardır. Erkek çocuğun dünyaya gelmesi, aileye bir şenlik bir mutluluk havası getirir, doğum töreni bile başka olurdu.

    Artık günümüze erkek ve kız evlat arasındaki bu farklı davranma veya düşünme alışkanlıkları büyük ölçüde kalkmış durumdadır. Yöremizde evlenme yaşları kızlarda 17, erkeklerde ise 15’dir. Bu belirlenmeler kesin değildir. Daha aşağı ve yukarıda olabilmektedir. Evlenmelerde kız ve erkekler arasında anlaşmak, uyum sağlayabilmek son yıllarda gelenek haline gelmiştir. Yani eskinin “Kızı kendi isteğine bırakırsan ya davulcuya varır ya da zurnacıya” anlayışı tamamen yıkılmıştır. Bu nedenledir ki genç kızların yıllar önce halaylarda söyledikleri:

    “Fasulye fasıl olur

    Yemesi nasıl olur

    Ver baba sevdiğime

    Gör geçim nasıl olur.”

    Sızlanmaları artık eskilerde kalmıştır. Artık genç kız bir delikanlıyla anlaşmışsa; kız babası “damadının davulcu ya da zurnacı” olup olmadığına bakmazsın kızını verebilmektedir. Genç kızlar ve delikanlılar çeşme başlarında, çapa tarlalarında, düğünlerde, birbirlerini iyice tanıyarak anlaşabileceklerine inandıkları zaman delikanlı durumu annesine dolaylı yollarla anlatır. Zaten oğlunun davranışlarını yakından izleyen anne bu anlatıştan gerekli sonuçları rahatlıkla çıkarıp babaya aktarır. Anne, baba ailenin diğer büyükleri alacakları kızın terbiye, görgü ve hizmet yeteneklerini uzun uzun aralarında tartışırlar.

    Yöremizde yetişkin oğlu olan anne ve baba bilhassa da eğer çocuğu askere de gidip gelmiş ise, onunla artık evlenecek çağı gelmiş olduğunu düşünerek yetişkin olan oğlanın anne ve babası çocukları için uygun bir kız aramaya başlarlar. Bu arada kendi akrabaların da münasip bir kız arayarak kendilerine haber iletmesini söylerlerdi. Böylece aranılan ve kendi ailelerine adet, gelenek ve göreneklerine uyabilecek ve kendileriyle uyum sağlayacağına inandıkları bir kıza önce onu görmek amacıyla görücü gidilir. Tabii ki, evlenecek olan oğlana da haber verirler. Eğer oğlan kızı görmüş ve beğenmiş ise, o zaman annesine ve ablasına ya da yengesine kızı beğendiğini söyleyerek anne ve babasının dünür gidebileceklerini söyler. Bunun üzerine oğlanın annesi kendi yakın akrabasından çok iyi konuştuğu bir kadınla veya yanında götürdüğü kızı veya geliniyle kız evine giderek o arada, kızın tutumunu ve annesinin durumunu ve ailesinin durumunu öğrenir. Böylece kendine göre araştırmasını tamamlamış olur. Kızın ailesinin ve kızın durumunu öğrenince durumu ima yoluyla kızın annesine açmaya çalışır. Burada muhatap kızın annesiyle oğlanın annesidir.

    Kız kendi düşüncelerine uygun ise ağız yoklamak için kız evine zaman zaman ziyaretler düzenlenir. Kız babasının kızını vermeye taraftar olup olmadığı araştırılır. Kız babası ilk defalar bu ziyaretler sırasında “Benim kızım daha çocuk”, “Hele kardeşi askere gitsin gelsin” gibi sözlerle kendini biraz naza çeker. Hemen “evet” diyemez. Ancak oğlan tarafı işin peşini bırakmaz. Aile büyüklerini, hatırı sayılır kişileri, kız tarafına göndererek kız babasını razı etmeye çalışır. Kız tarafının tavırlarında bir yumuşama olursa oğlan tarafı eskiden; “Falanca gün heybeyle geleceğiz” diye duyuruda bulunurdu. O gün geldiğinde oğlan tarafı, bir heybenin içine çay, şeker, sigara yemeni, çörek/kete gibi şeyleri koyarak akşam kız evine giderdi. Bu ziyaret sırasında havadan sudan şeyler konuşularak, çay içilirdi. Hoş-beş edildikten sonra ilk sözü açacak kadın ev sahibine (kızın annesine) yönelerek “Bize niye geldiniz diye sormayacak mısınız?” der. Bunun üzerine ev sahibi (kızın annesin) “O da ne demek? Misafire niye geldiniz denilir mi? Diye cevap verir. Eğer uygun görülürse oğlan tarafına evet olacak bir haber gönderilir. Eğer kız tarafı kızını vermeye niyetli değilse oğlan tarafının heybesini içindekilerle birlikte ertesi gün geri gönderir yok eğer verme taraftarı ise heybeyi geri göndermez. Birinci heybede olumlu sonuç alan oğlan ikinci defa heybeyle gider. Bu heybede de pişirilmiş tavuk, çay, şeker, yemeni, çorap, sigara gibi şeyler götürülür. İkinci heybeye oğlan tarafı ve kız tarafı kendi akrabalarını, yakınlarını ve aile büyüklerini davet ederler. Davetliler kız evinde toplanırlar.



    SÖZ KESME (Nişan) YAĞLIK BAĞLAMA:



    Oğlan tarafı, kız tarafından “evet” cevabını aldıktan sonra (her iki taraf için de) müsait bir zaman da “dünürlük açmaya” gelirler. Bu misafirlikte oğlan tarafının yakınları da bulunur. Oğlan tarafı erkekli-kadınlı hep birlikte kız evine gelirler. Burada hoş-beşten sonra esas mevzu olan dünürlüğe gelinir. Toplantı da konu bir yaşlı tarafından ortaya atılır. Zaten bir kız tarafı, kızlarını vermeye niyetli olduklarından “Ne diyelim kısmet ne ise öyle olsun” ya da “Allah yazdıysa olur. İnşaallah hayırlı olur.”, “Komşular ne diyorsa öyle olsun” diyerek kızını verdiğini anlatmış olur. Bundan sonra orada bulunanları “Allah hayırlı uğurlu etsin” der. Kız babası ile oğlan babası sakallaşır yani birbirlerini kucaklayarak öpüşürler. Kız alıp-verme işlemi bittikten sonra hemen şerbet hazırlanır. Şerbet, su içine şeker ilave edilerek hazırlanır. Şerbet hazırlandıktan sonra gençlerden bir şerbet dolu helkeyi odaya getirir. Helkenin üzerinde bir bez örtülüdür. Şerbetçi elinde kulplu bir maşrapa alır ve: “Tas geçmiyor, şerbet donmuş” diyerek töre ister. Oğlan tarafı şerbetçiye belli bir bahşiş verir. Bunun üzerine şerbet bardaklara konularak orada bulunanlara ikram edilir. Şerbeti içenler “Allah hayırlı, kademli eylesin” dileklerinde bulunur. Bu şerbete “el şerbeti” adı verilir. Ayrıca yeni nişanlılar da şerbet veren şerbetçi, onlardan da bahşiş alır. Şerbetin içilmesinden sonra kız tarafının hazırladığı yemekler yenilir. Artık nişanlanan genç kız yanına bir kız arkadaşını alarak odaya girer ve odada bulunanların ellerini sırasıyla öper. Nişan yüzüğü de bu arada kızın parmağına takılır. Yöremizde nişanlanan kızlara gelin kız denir. Ta ki düğün yapılıncaya kadar. İkinci heybeden sonra kız ve oğlan tarafı büyük şerbet için bir gün kararlaştırırlar. Kararlaştırılan zamandan bir kaç gün önce oğlan tarafı gelin kızlarını şehire götürerek elbise, ayakkabı, saat, küpe, bilezik, kolye veya altın para gibi süs eşyaları alınır. Ayrıca oğlan tarafı gelin kızın annesine, dayısına, teyzesine, halasına, amcasına, kardeşlerine ve yakın akrabalarına yol alırlar. Yolluk çeşitli giyecek eşyalarından oluşur. Büyük şerbete yapılacak yemekler içinde ayrıca malzemeler alınır. Büyük nişan veya büyük şerbet için kararlaştırılan gün için (eskiden) davul ve zurna çalınırdı. Nişan gününden bir gün önce oğlan evi tarafından kız tarafına kına duvarı ve yiyecek malzemeleri gönderilir. Ayrıca kız tarafına “hediyelik davar” göndrilirdi. Oğlan tarafından bir erkek ve iki kadın gider. Bunlar kız evinde kına davarının kesilmesi ve yemeklerin hazırlanması işini yerine getirirlerdi. Kına davarının gönderilmesinden sonra kız ve oğlan tarafından birer kadın köyü gezerek evlere okuntu dağıtırlar; "yarın nişanımız var buyurun” derlerdi. Nişan günü oğlan evinin önünde, davul zurna çalınırdı Bu arada kız evine okuntu getirilir. Eski yıllarda yöremizde “Okuntu” (verilen hediye) yerine yemek yapmada kullanılacak süt, yoğurt, bulgur, fasulye, patates, şeker gibi şeylerdir. Oğlan tarafına ise okuntu olarak çeşitli hediyeler ve para getirilir ve bunlar nişan yerinde takı takılırdı. Kız evine gitmeden önce oğlan tarafı kendi akrabalarını davulla evine davet eder. Davetliler tamamlandıktan sonra nişancılar kız evine doğru yola çıkarlar. Köy delikanlıları ve genç kızları türkülerle ortalığı çınlatırdı. Yol boyunca davul zurna oyun havaları çalardı. Nişancılar kız evine vardıklarında kız tarafı evin kapısını kilitlenir. Oğlan tarafından töre alındıktan sonra kapı açılırdı. Bu gelenek düğün esnasında da uygulanırdı. Erkekler ayrı, kadınlar ayrı odalarda otururlar önce nişana gelenlere çay verilir. Ve yemek hazırlıklarına başlanır ve sofralar kurulur. Yemekler kazanlarda pişirilir ve küçük kaplara bölünerek sofralara dağıtılır. Yemek bölünmeden önce yemeği hazırlayan kadın “çömçe geçmiyor” diyerek bahşiş alır ve yemekleri dağıtmaya başlar. Yemekler çorba, köfte (sulu), bulgur pilavı, komposto, yoğurtlu mantı, sütlaç gibi şeylerden oluşur. Yemeklerini yiyenler “İki başlı da hayırlı kademli olsun” temennisinde bulunurlar. Bundan sonra yapılacak iş kadınlara aittir. Gelin kız daha önceden bir kız arkadaşının evinde genç kızlar tarafından süslenir. Kız evinde bulunan kadınlar ve damat adayı davul-zurnayla kızın bulunduğu eve doğru yola koyulurlar. Evin önüne gelindiğinde gelin kızın arkadaşları kapının töresini alarak gelenleri içeri alırlar. Damat adayı gelin kızın koluna girerek dışarı çıkarır kapıdan çıkışta dışarıda bulunanlar tarafından alkışlanır. Damat adayı ve gelin kız köyün içinde dolaştırıldıktan sonra kız evinin önüne gelinir. Ortaya iki sandalye konulur ve genç nişanlılar oturduktan sonra etraflarında çeşitli halaylar çekilir. Bu arada hazırlanan kına nişanlıların ellerine sürülür ve genç kızlarla çocuklar “ele çalması sevaptır” diye gelin kız kınasından bir parçacıkta olsa ellerine sürmek yarışına girerler. Genç delikanlılar, bize de nasip olur inşaallah dilekleriyle nişan da içilen şerbet bardakları çalınmaya çalışırlardı.

    Halayların çekilmesinden sonra, gür sesli ve bu işlerde tecrübeli bir kadın herkesin görebileceği ve duyabileceği şekilde yükseksesle “gelin kıza” getirilen takılar herkese duyurmaya çalışır: “Gelin kızın kayın babasından bir beşi birlik veya beş bilezik kaynanasından bir kolye” veya “Falancadan bir elbiselik, filancadan şu kadar para diyerek takılan takıları bildirdikten sonra büyük şerbet veya büyük nişan sona erer ve herkes evlerine dağılırdı.

    Yöremizde nişan süresi genellikle 6-7 ay veya 1 yıl olabilmektedir. Nişanlılık süresince nişanlılar rahatlıkla birbirlerini görebilir. Bu, doğal olarak karşılanır. Nişandan sonra oğlan babası zaman zaman kız evine giderek başlık parasını belirler. Başlık parasına yöremizde süt hakkı denilir. Süt hakkı kız tarafının tutumuna bağlıdır. Kız babası hiç süt hakkı almayabilirdi. Bu adet günümüzde tamamen ortada kalkmış durumdadır. Yöremizde ayrıca kız annesi “ana donluğu” gibi bir miktar para isteyebilirdi. “Ana donluğu” elbiselik, altın gibi şeyler olabilirdi. Kızın, kardeşi de kardeş yolu alabilir. Kardeş yolu ise genelde para olduğu gibi, bir silah veya başka bir nesne de olabilirdi.

    Dünürlük işini ya köyün veya mahallenin imamı ya da bu iş içinn görevlendirilen oğlan tarafını temsil eden bir kimse tarafından açılır. “Allahü Teala’nın emri, Hz. Peygamberin kavliyle kızınız filanı, oğlumuz filan için istiyoruz” der. Bunun üzerine kız tarafının vekili olan kimse ya da toplumdaki en yaşlı kimse “Allah hayırlı uğurlu eylesin. Allah başa kadar sürdürsün. Mademki, Allah’ın ismiyle istiyorsunuz biz de verdik gitti” diye cevap verince hemen orada bulunan bir kişi köyün veya mahallenin imamı veyahut dini konularda az çok bilgisi olan bir kişi dua eder ve oradakiler de “Amin” derler. Herkes birbirine “Hayırlı uğurlu olsun” temennisinde bulunurlar. Bunun ardından da oğlan tarafından getirilmiş bulunan tatlılar yenmeye başlanır. Bunun ardından da kız tarafı çay pasta gibi yiyecek içecek şeyleri ikram ederler.

    Eğer nişan yapılacaksa nişan yüzüğü takılır ve öylece durulur. Sonra şerbet içilir. Bu durumda da kıza bir cumhuriyet altını takarlar ve parmağına da yüzük takarlar. Bunun yanı sıra da gelinlik kıza tepeden tırnağa olacak şekilde elbiseler gibi hediyeler alınır. Bunun adına Yağlık Bağlama adı verildiği gibi nişan da denmektedir. Yöremizde nişan demek; herhangi bir şeyin herhangi birisine ait olduğunu belirlemek için herhangi bir şeye veya herhangi bir yerine iz, işaret gibi bir şeylerin konması demektir. Eğer ileride büyük bir masrafla nişan işi yapılacaksa ki buna şerbet içme de denmektedir. Bu ilk olarak yapılan nişana küçük şerbet adı verilir. Veya buna yağlık bağlama adı verilir. Yok eğer şerbet ile nişan bir arada yapılacak ise oğlan tarafı önceden gelirken daha hazırlıklı gelir ve yine yakınları da hazırlıklı gelirler. ıki nişan bir arada yapılır. Yok eğer bu ilk dünürlük işiyle sadece yağlık bağlanıyorsa kız evinden ikram edilenler yenilip içildikten sonra büyük şerbet veya nişan için gün kesilir yani hangi gün yapılacağı kararlaştırılarak kız evinden ayrılarak oğlan evine gelinir. Böylece ilk nişan ya da yağlık bağlama olayı bitmiş olur.

    Büyük Nişan (Büyük Şerbet): Kız ve oğlan tarafının kararlaştırmış oldukları günün akşamında her iki taraf da birtakım hazırlıklar yapılır. Ve her iki taraf da kendi yakınlarını ve komşularını bir gün önceden yarın şerbet içeceğiz buyurun diyerek haber verirler. Şerbetin içileceği gün oğlan tarafının yakınları oğlan evinde kız tarafının tarafı da kız evinde toplanırlar. Oğlan tarafı akşam namazından sonra kalkar kız evine gider. Burada yine hoşbeşten sonra yine dualar okunur ve tatlılar yenir. Kız evinin yemek verdiği de olur. Bu arada da kadınlarca gelinlik kız için götürülen hediyeler takılmaya başlanır. Erkekler de kendilerine göre uzatılan tepsiye para olarak hediye verirler. Zaten bu şerbete oğlan tarafından yakınları hazırlıklı gelmişlerdir. Kimisi altın olarak hediye getirirken kimisi de elbiselik ve diğer hediyelerden götürürler. Oğlanın babası da gelinlik kızın hemen her şeyini yine tepeden tırnağa denecek şekilde görür ve bu arada da durumuna göre beş on-on beş veya daha fazla cumhuriyet altını veyahut bilezik alarak gelinliğinin koluna takarlar.

    Oğlan tarafı bu hediyelerin yanında bir torba da çay şekeri alarak kız evine getirmiştir. Bu şeker ile kız evinde şerbet yapılır ve bu toplantıya katılanlara ikram edilir. Bu şerbetten iki sürahi doldurularak bir kenara bırakılır ve oğlan tarafı giderken bu iki sürahiyi oğlana götürürler. Şerbetler içildikten sonra kadınlar tarafından gelinlik kıza hediyeleri takılır. Buna takıntı adı verilmektedir. Bu takılar takılırken bu işi becerebilen genç bir kadın eline bir tepsi alır ve bu verilen hediyeleri alır. Kim ne verdi ise bunu da yüksek sesle söyler. Bu hediyeler içinde tepsiye atılanlar arasında para da olur. Bunlar yapıldıktan sonra da birtakım eğlenceler düzenlenir. Kadınlar kendi aralarında erkekler de kendi aralarında birtakım sohbetler yaparlar. Kız tarafından verilmiş olan yemekten veya çay ile pastadan sonra herkes birbirine hayırlı uğurlu olsun temennisiyle kız evinden ayrılırlar. Oğlan tarafı kız evinden ayrılırken kız tarafının oğlan tarafına almış olduğu hediyeleri de birlikte götürürler. Nasıl ki oğlan tarafı kız tarafının tüm yakınlarına küçük büyük ne ise maddi durumuna göre hediyeler almış ise kız tarafı da oğlan tarafı için almıştır. Bu hediyeleri götürürler. Bu hediyelerin içinde damadın kravatı, pijaması ve diğer giyim eşyaları da bulunmaktadır.

    Oğlan tarafı giderken oğlanın kız kardeşinin eline iki sürahi şerbet verilir ve damada gönderilir. Bu iki sürahiden birisine mavi tülbent bağlanır. Diğerine de pembe bir krep (dülbent) bağlanır. Bu sürahileri oğlanın bacısı küçük bir çocuğun eline verir ve oğlan yani damat veya damadın babası da bu çocuğu ödüllendirir. Bu ödül genelde de para olabildiği gibi koyun, kuzu gibi şeyler de olabilmektedir. Bu geleneklerin Orta Asya’dan beri süregelen adetlerden olduğunu bu şerbet konulmuş sürahilerden ve bu sürahilere bağlanmış olan renklerden anlamak da mümkündür. çünkü düğünlerde ve şerbetlerde yapılan adet ve törelerde kullanılan renklerin ve çeşitli yiyeceklerin belirli anlamları bulunmaktadır. Bu anlamlar da Eski Türk Mitolojisi ile ilgili bulunmaktadır. Örneğin pembe tül bağlanmış olan sürahi mutluluğu simgelerken mavi tül bağlanmış olan da kutsallığı yani evlilik bağının kutsal olduğu betimlenmiş olmaktadır. Şeker ise ağız tadını ve refahı simgelemektedir. Bu renklerden bazılarının Orta Asya kökenli olanları ve anlamları şöyledir:

    Pembe (Tül): Mutluluk getirdiğine inanılmaktadır. Mavi Tül: Bu maviye turkuaz mavisi de denmektedir. Rengini Gök Tengri’den almış olduğuna inanılmaktadır. Bu yüzden mavi renk kutsallığı simgeler. Tatlılar: Yaşama sevincini simgelemektedir. Şeker: Refah ve mutluluğu simgelemektedir. Süt: Süt temizliğin işareti sayılmaktadır. Dinsel kökenlidir. Bilindiği gibi Hz. Peygamberimiz sıra ve Mirac hadisesinde Cebrail kendisine getirerek bal, süt ve şarap olmak üzere içilecek üç şey ikram etmiştir. Hz. Peygamber efendimiz de sütü içmeyi tercih etmiştir. Mum: Aydınlığın işareti olarak sayılmaktadır. Tarak: Kadın güzelliğinin sembolüdür. Ayna: Yine kadınlarda güzelliğin simgesidir. İğ: Kadınlığın simgesi sayılmaktadır. Hititler’de iğ(kirman)ve ayna kadınlar için güzellik simgesidir. Nitekim Hititler’de iştiştaya ve papaya adlı tanrıçaların hem yeraltı tanrısının yardımcıları ve hem de güzellik tanrıçaları olduğunu tarihi kaynaklar belirtmektedir. Bu iki tanrıça da ellerinde kadınlık simgesi olan ayna ve iğ(kirman)taşıyor haldedirler.

    Büyük şerbetin içilmesinden (yani büyük nişandan) sonra kız tarafı oğlan tarafını oğlan tarafı da kız tarafını belirli bir günde evlerine çağırarak yemek ziyafeti verirler. Bu yemek bazı yörelerimizde gündüz vakti verilerek bazı yörelerimizde de akşam üzeri verilmektedir.

    BAYRAM GÖRMEYE GİTMEK: Oğlan tarafı gerek Ramazan bayramında ve gerek kurban bayramında gelinlik görmeye giderler. Oğlan tarafı kıza ve yine yakın akrabalarına birtakım hediyeler alır ve götürürler. Gelinlik kıza altınlar, bilezikler gibi hediyeler ve kına, şeker ve kolonya da alınmaktadır. Bu arada oğlan tarafı kendi yakın akrabalarına da gelin görmeye gideceklerini haber vererek onların da gelmeleri için davet ederler. Bu akrabalar da aldıkları hediyelerle oğlan eviyle birlikte kız evine giderler ve bu hediyelerini gelinlik kıza takdim ederler. Bayramlık görmeye gitme ya bayramdan bir gün önce (Arefe günü) veya bayramın ikinci veya üçüncü günü olur. Oğlan tarafı kurban bayramında bir koyun veya koç alarak gelinlik kıza hediye götürürler...



    GÜN KESME VE DÜĞÜN BAŞLATMA (BAYRAK KALDIRMA



    Nişandan sonra kız tarafı kızlarını yatak, yorgan, “işleme” takımlarını hazırlamaya başlar. Yatağa konulacak yönü hangi tarafın alacağını kız ve oğlan tarafı aralarında anlaşır. Nişanlılık süresi içinde dini bayram varsa, bayramda oğlan tarafı gelin kızlarına arefe günü bayramcalık götürürler. “Bayramcalık” olarak gelin kıza altın ve elbise alınırdı. Ayrıca bunu fırsat bilen aileler (Kız ve oğlan tarafı) aralarında konuşarak düğünün günün belirler. Buna gün kesme” denilir. Oğlan tarafı düğün gününü kestikten (belirledikten) sonra gelin kızını, kızın anne ve babasını alarak şehre götürür, evlenme işlemleri yapılır ve çeyiz eşyası alınır. Yöremizde çeyizi oğlan tarafı alır. Kız tarafı maddi gücüne göre kızlarına çeyiz verebilir. Kız tarafı oğlan tarafına yakın akrabalarına dostlarına dağıtmak üzere yol aldırır. Yol, elbiselik, gömlek, ayakkabı gibi giyeceklerdir. Kız tarafı oğlan tarafının aldığı yolları yakınlarına düğünden önce dağıtır. Yolu alanlarda kızı evlerine davet ederler ve düğün hediyesi olarak çeşitli ev eşyaları verirler.

    Oğlan tarafı düğün yapmak için birtakım hazırlıklarını yapar. Ve bu arada da kız tarafından da yine aynı şekilde hazırlıklar yapılmaktadır. Oğlan tarafı yine yakın akrabalarıyla bir gün toplanarak kız evine gider düğün gününün ne zaman yapılacağını belirlerler. Bunun için de kız evine haber gönderilir. Bu haberden sonra gelecek cevaba ve verilen güne göre oğlan tarafı birtakım hediyelerle kız evine bir akşam üstü kendi yakın akrabalarıyla birlikte giderler. Kız evinde hoşbeşten sonra konu açılır müsadeniz olursa artık gelinimizi alacağız derler. Kızın babası da evet cevabını verir ve her iki aile için en uygun zaman belirlenerek o gün düğünün kurulmasına karar verirler. Kız evinde yenilen yemekten sonra da kalkar evlerine gelirler. Düğün için her iki taraf da daha yoğun bir şekilde hazırlık yapmaya çalışırlar. Eskiden bilhassa da köylerde başlık adı verilen bir para kız tarafınca oğlan tarafından alınır ve bu para ile de kızın masraflarına harcanırdı.

    Aslında hiçbir ıslami dayanağı da olmayan bu adet aynı Hititlerdeki “Kusata”(ağırlık)adetiyle tıpa tıp benzerlik göstermektedir. Bilindiği gibi Hititlerde evlenen bir kişi evlendiği kızın babasına kusata adı verilen bir parayı veya maddi karşılığı vermeyince o kızla asla evlenmiş sayılmazdı. Kızın babası da ivaru adı verilen bir çehizi kızına verirdi. Bu çehiz de bu kusata ile kılınırdı. (Hititlerde “eğer bir madam” adlı kanunda madde 28 ve madde 29 bakınız - Yakın Şark II Anadolu-Prof. Şemsettin Günaltay. Sayfa: 155-156) Keza beşik kertmesi adeti de Hitit kökenlidir. (A.g.e. Sayfa: 156) Yöremizdeki on ve on beş yıl öncesine kadar varlığını koruyan ve günümüzde de artık yavaş yavaş önemini yitirmiş olan başlık parası konusunun İslamiyetteki “Mehir”ile de hiçbir alakası yoktur. çünkü mehir kadına verilen ve onun sosyal garantisi durumunda olan bir maddi karşılıktır ve bu maddi unsuru ancak kendi tasarrufu ile kullanabilmektedir ve kızın babasının bunda hiçbir hakkı ve tasarruf yetkisi bulunmamaktadır. Günümüzde ise artık evlenen erkek ile kızın çehizleri ve ev eşyaları hemen hemen ortaklaşa alınmaktadır.

    Oğlan tarafı düğünde yapılacakların masrafların bir listesini yaparak neler alınacağını kararlaştırır. Düğünde verilecek yemek için gerekli olan masrafı ve davulcuya ve zurnacıya arabalara verilecek paraları ve diğer yapılacak masrafların bir listesini çıkarır ve neyi nasıl bir şekilde yapmaları gerektiğini ev halkıyla birlikte kararlaştırırlar. Kız tarafı da kendisine göre hazırlıklarını yapar. Kız kendi eliyle hazırladığı dantela ve oyaları ve diğer el emeği ve göz nuruyla yaptıklarını ütüler ve hazır bir hale getiri. Kız tarafı gelinlik kızın yatak ve yorganının ve diğer çehiz eşyalarını yaparlar. Bu arada da “Çatı” adı verilen ve köylerde de Töre olarak adlandırılan oğlan tarafına gönderilecek hediyeleri de hazırlarlar. Bu hediyeler ise genelde kaynanaya ve kayınbabaya bir seccade (yöresel ifadeyle: namazlağı), bir elbiselik, bir karyola takımı ve bir elbiselik ve gömlek hediye olarak hazırlanır.

    Oğlanın yakınlarına da, kaç tane bacısı var ise bunların adedine göre hediyelik töre hazırlanır ve ayrıca da gelin görmeye gelen oğlan tarafının yakınlarına ve şerbette de ağır hediye getirmiş olanlara da kız tarafının yakınlarına hazırlanır ve ayrıca da gelin görmeye gelen oğlan tarafının yakınlarına ve şerbette de ağır hediye getirmiş olanlara da kız tarafınca birer törelik hazırlanır. Genelde bu töre veya çatı olarak adlandırılan hediyeler el emeği ve göz nuru olan işlerden gönderilmektedir ki değeri olsun diye.

    Bütün işler ve hazırlıklar bittikten sonra da kararlaştırılan günde düğün kurulur ve bayrak kaldırma işine başlanır. Eskiden köylerde ve Gürün ilçesi merkezinde her eve birer kibrit veya bardak veyahut havlu (peşkir) hediye olarak (buna okuntu denir) gönderilir ve böylece düğüne davet edilirdi. Düğüne davet edene ise okuntucu adı verilmektedir. Düğün kurulmadan birkaç gün önce bütün akrabalara şu gün düğünümüz başlıyor diye haber gönderilir. Davulcular ile anlaşılır ve Cuma günü de bayrak kaldırılır. Bayrak kaldırılırken dua yapılır ve dikilen bayrağın ağacına elmalar dikilir ve bunlara da nişan alınarak silah sıkılır. Eskiden bu elmayı vurabilenlere hediyeler verilirdi. Düğünde düzeni sağlamak için düğün kahyası tutulur ve bir de kahveci seçilir. Köyden köye düğüne davet etmek için de salıkçı adı verilen bir davetçi gönderilmekteydi. Eskiden yapılmakta olan adetlerin büyük bir kısmı bugün unutulmuş durumdadır. Bu diğer konularda olduğu gibi düğünler konusunda da böyledir.

    Mesela, köyden köye düğüne davet eden kimse gönderilir. Ve buna salıkçı adı verilirdi ki bu salıkçı bir köyden diğer köye varınca bu kişiye yapmadık eziyet verilmedik ceza kalmazdı. Yaşlılarımızın anlattıklarına göre köyün en yüksek bir yerine kağnının iki tekerinin takılı olduğu mazıyla birlikte bu adam da çıkarılır ve mazıya bağlanan salıkçı kişi bu tepeden bu tekerlekler ile yuvarlanarak aşağıya kadar yuvarlandırılırdı. Bu her iki tekeri birbirine bağlayan mazının üzerine sarılmış olan salıkçı adam aşağıya kadar birçok tehlikelerle karşılaşarak aşağıya kadar inerdi. çoğu kez ağır yaralanmalar bile vukuu bulmaktaydı. Günümüzde ise artık bu adet kaldırılmış durumdadır. Bunun yerine köylerde de artık düğünlere davet etme adeti özel olarak bastırılmış düğün kartlarıyla yapılmaktadır. Eskiden yöremizdeki düğünlerde davul bir hafta çalınırdı ve Pazartesi günü başlayan düğün ertesi Pazartesine kadar devam ederdi. Fakat günümüzde ise düğünler üç gün sürmektedir. Cuma günü bayrak kaldırılır ve Pazar günü de gelin getirilerek düğün işi bitirilmektedir.

    Bayrak kaldırıldıktan sonra yöremizde düğünler genelde davul ve zurna ile yapılmaktadır. Sadece Maraşlı (Erdoğan) köyümüzde yaşayanlar Çerkes oldukları için bunların düğünlerinde akardion veya mızıka çalınmaktadır. Çerkeslerin oyunları da değişik olarak oynanmaktadır.



    alıntı



    Aslında hemen hemen bütün ilçelerinde adetler aynı,pek bir fark göremiyorum...

  6. Konu Sahibi : hesna #26

    Onaylıyorum Sivas - Ulaş Ilcesine ait Atasözleri, Deyimler, Duaları, Bedduları

    ATASÖZLERİ



    Deniz dalgasız gönül sevdasız olmaz.

    Biliyorsan konuş ibret alsınlar, bilmiyorsan sus insan sansınlar.

    At binenin kılıç kuşananındır.

    Ak akçe kara gün içindir.

    Bir adamın adı çıkacağına canı çıksın.

    Bir çöplükte iki horoz ötmez.

    Bir gününde beyliği de beyliktir.

    Bugün ki işini yarına bırakma.

    Çocuktan al haberi.

    Göz gördüğünü ister.

    Fare çıktığı deliği bilir.

    Kalp kalbe karşıdır.

    Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.

    Kargayla gezen b. ka konar.

    Lokma çiğnenmeden yutulmaz.

    Mal adama hem dost hem düşmandır.

    Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden eder.

    Yuvayı yapan dişi kuştur.

    Zengin arabasını dağdan aşırır, fakir düz ovada şaşırır.

    Koy avucuma koyayım avucuna. .

    Yuvarlanan taş yosun tutmaz.

    Evladı ben doğurdum,ama gönlünü ben doğurmadım.

    Hocanın vurduğu yerde gül biter.

    Kavun karpuz yata yata büyür.

    Balının tatlısı kadının saçlısı güzel olur.

    Eşeği süren kabahatine katlanır.

    Katranı kaynatsan olur mu şeker

    Cinsi batasıca cinsine çeker.

    Bir ağaçtan oklukta çıkar, boklukta çıkar.

    Her yerde elin olsun sohbette dilin olsun

    Koyunu güden kurdu görür.

    Suyu döğsen de gene sudur.

    Dirgene dayanmayan porsuk harmana gelmez.

    Yavşak büyür bit olur

    Enik büyür it olur.

    Dağ delisiz yol çalısız olmaz.

    Deveyi uçurumdan atan bir tutam ottur.

    Bir deli kuyuya taş atmış, bin akıllı çıkaramamış.

    Doğacak oğlak pisliğinden bellidir.

    Yazın yatanı kışın bünelek tutar.

    Yatan arslandan gezen tilki iyidir.

    Para buçuktan dana bicikten (buzağıdan) büyür.

    Yiğitte burun, atta karın olmalı

    Farazaynan borç ödenmez

    Sermayeden katmayınca

    Evmeyenin (acele etmekle) yol alınmaz.

    Er geceden kalkmayınca

    Başa gelmedik iş, ayağa değmedik taş olmaz.

    Hayvan hayvandır atından olsa nalı,

    İnsan insandır kendirden olsa evler.

    Ya herk et ya da terk et

    Kağnı devrildikten sonra yol gösteren çok olur.

    Zenginin kağnısı dağlardan aşar

    Fakirin kağnısı düz yolda şaşar.

    Kılavuzsuz kuş uçmaz.

    Kazın geldiği yerden tavuk esirgenmez.

    Kaz büyük yumurtladı diye tavuk canından olmuş

    Dolma akılından yaşanmaz.

    Deve binilip yara sinilmez.

    Önü olmayanın sonu olmaz.

    El kesesinden bahşiş verilmez.

    Sel önüne harman dökülmez.

    Fırıldak bayramda satılır.



    DEYİMLER

    Akıl elden fikir emanet: Onun bunun aklıyla yaşayan

    Dizlerime kara sular indi: Yorulmak

    Toprak benim başıma: Ne yapsam ne etsem

    Ocağım battı: Mahvolmak

    Gözlerimin feri tükendi: Gözlerin yorulması

    Beni cin atına bindirme: Kızmak, sinirlenmek

    Beynim patladı: Gürültüden başın ağrıması

    Eşek sudan gelinceye kadar döverim: Zamanı belli olmayan dayak

    Çubuk gibi boyu var: İnce ve uzun boylu

    Maşallah tosun gibi: Sağlıklı

    Et kütüğüne dönmüş: Aşırı şişmanlık

    Aslan gibi adam: Güçlü ve kuvvetli

    Ortada sipsivri kaldın: Çaresiz ve yalnız kalma

    Adama yan camız gibi bakma: Başkasına kötülük düşünme

    Kazık gibi dikilip durma: Lüzumsuz yere ayakta durma

    Dilini yut: Sesini kes, konuşma

    Camız gibi höğrüp durma: Hoşa gitmeyen, lüzumsuz bağırma

    İflahım kesildi: Takatsiz kalma

    Mum gibi yandım, çıta gibi söndüm: Bitmek, tükenmek

    Kağnı dayağı gibi sürünüyorum: Sıkıntıyla, dertle uğraşıp durma.

    İki heybe bir yastık.

    Aldık duvara astık: Bir işi çabucak bitirme,

    Kaş yapayım derken göz çıkarma: Bir işi karma karışık etme

    İşkembeden konuşma: Patavatsız, yalan, lüzumsuz konuşma

    Eşeği sattım çü demeden kurtuldum: Bir işi yoluna koyma

    İçerim alaf (ateş) gibi yanıyor: Üzüntü, yangın

    Altın adımı pul ettin: Birini kötüleyici eylemde bulunma

    El deliye ben akıllıya hasretim: İşlerin tersine gitmesi.

    İki sitil bir mitil: Bomboş, tam takır

    Ardıç kadı, çam müftü: İkisi de birbirini mizacına uygun kişi

    Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş: Birbirine uygun.

    Dikeni çıkardım: Sıkıntıdan ya da önemli bir işten kurtulma.

    Sırtın kaşınıyor: Dayağı hak etme

    Kırk dereden su getiriyor: Bir şey için türlü bahaneler bulma.

    Sırra kadem bastı: Ortalardan kaybolmak.

    Baba minderi ateştir. Her evlat onda oturamaz.

    Sarı samanın altından su yürütür: Bizli kapaklı iş yapma.

    Yenen yer ayrı, yanan yer ayrı (Kayapınar köyü)

    Uzun laf Kur’an’a yakışır.



    Dualar



    Allah bereket versin

    Allah kabul etsin

    Allah yerine yetirsin

    Allah yerine yetiştirsin

    Allah vere

    Allah utandırmasın

    Allah utandırmaya

    Allah işini rast getirsin

    Allah kesene bereket versin

    Allah ceddine rahmet etsin

    Tuttuğun altın ola

    Babanın canına değsin

    Ananın canına değsin

    Ömrün uzun olsun

    Allah ne muradın varsa versin

    Toprak diye avuçladığın altın olsun.

    Tuttuğun kolay gelsin.

    Ayağına taş değmesin.

    Kara gözlü nişanlına kavuşasın. (Nişanlılar için)

    Balım Sultan yardımcın olsun.

    Hasretlerine kavuşasın.

    Oğlunla oba, kızınla komşu ol.

    Allah yardımcın olsun.

    Boz atlı Hızır yardımına gelsin.

    Aydınlık günler içinde olasın.

    Ellerin dert görmesin.



    Beddualar

    Allah bereketini vermesin

    Allah kabul etmesin

    Allah yerine yetirmesin

    Allah yerine yetiştirmesin

    Allah vermesin

    Allah işini rast getirmesin

    Allahın gadasına uğrasın

    Allah belasını versin

    Gafil gadalara uğrayasın

    Gözün kör olsun

    Zıkkımın kökünü yesin

    Zehir zıkkım ola

    Zehir zemberek ola

    Derbeder olasın

    Sürüm sürüm sürünesin

    Sı. . b. . . la oynayasın

    S. . . . . . . in tutula

    Yiğit iken yıkılasın

    Yerin dibine batasın

    Allah canını alsın.

    Parçalanırsın inşallah.

    Ocağın batsın.

    Çöpten dönmezsin inşallah.

    Çöpün dağılsın(Gürpınar)

    Ölün önüne uzansın(Gürpınar)

    Kara haberin gelsin.

    Devrilesin inşallah.

    Evin, yuvan dağılsın

    Allah sana çöp yüzü göstermesin(Gürpınar)

    Ağzından babalar çıksın

    Yaşın donun kara gelsin.

    Ağzından yan

    Ocağın batsın

    Ciğerin ağzından gelsin

    Tütünün kesilsin.

    Evine baykuşlar dünesin.

    Koynunda gördün, kucağında görme.

    Sidikliğin dursun da tilkiler gibi çığır(çığır:bağır, çağır)

    Alın yeşilin dökülü kalsın.

    Sesin kara yerden gelsin.

    Babalar ye.

    Zehir zıkkım olsun.

    Sanıcığın etmesin. (Yaşın büyümesin anlamında)

    Ağzından al kanlar gelsin.

    Boyun devrilsin.

    Yiğit iken yıkılasıca.

    Ağızcağını bir kere açasıca.

    Beşinizi bir tahtada yusunlar.

    Salacan al bayrağınan gelsin.

    Gün görmeyipte murat alamıyasın.

    Hay babamın yanına yatasıca (Babam gibi toprağa gir. Anlamında)

    Gidişin olsun da dönüşün olmasın.

    Gittiğin yerden gelemiyesin.

    Çeyizi dökülüpte kalasıca. (Yetişkin kızlara söylenir.

    İki yakan bir araya gelmesin.

    alıntı

  7. Konu Sahibi : hesna #27

    Onaylıyorum Sivas’ta Gelin Hamami

    SİVAS’ TA GELİN HAMAMI

    Sivas’ımız için ne türküler söylenmiştir, ne hikayeler anlatılmıştır, ne dillere destan gelenek ve göreneklerimiz vardır. Sivas halkı her zaman sevgi ve saygı doludur, yüreği tertemizdir. İnsanlık ve yardımlaşma duygusu yoğundur, en önemlisi dürüsttür. Bir başkadır Sivas’ın insanı , Sivas’ tan göç eden Sivaslılar yıllar geçse bile Sivas özlemi hep burcu burcu kokar burunlarında. Kalpleri bir başka atar Sivas için, sadıktır toprağına memleketine, farklı illerden Sivas’ a gelenler ilkönce bir tedirginlik yaşarlar ama Sivas’ı ve insanlarını tanıyınca gitmek istemezler, yerleşirler Sivas’ a. Sevmemek mümkün mü? Sivas’ı. Ben Sivas’ın yerlisiyim, ne mutlu ki bir yerlere göçüp gitmedim, doğdum doğalı bu topraklarda yaşamaktayım. Sivaslı olmaktan da kıvanç duyuyorum. Çocuklarıma ve torunlarıma da ömrüm oldukça her zaman sevgi ve gururla Sivas’ı anlatmaya devam edeceğim. Onlarda zaten Sivas’a aşıklar, bir başkadır bizim memleketimiz diyorlar.

    Sivas’ımızı hep sevelim sevdirelim, öyle ki her geçen gün gökyüzünde güneş bir başka doğsun, esen rüzgarı ciğerlerimize bir başka dolsun, insanları hep mutlu olsun.

    Gelin hamamının nasıl bir gelenek olduğunu hatırladığım kadarıyla anlatmaya çalışacağım. Amacım hem bizim kuşaktakilerle o günleri paylaşıp güzel bir nostalji sunmak, hem de yeni kuşakların öğrenmelerini sağlamak. Kim bilir bir gün onlarda belki çocuklarına ve torunlarına anlatırlar. Bu tür gelenekler böylece hatırlarda kalıp yaşayarak gider.

    Sivas’ta yıllar önce gelin vermek, gelin almak, gelin olmak, öyle kolay değildi. Bazı gelenekler halen devam ediyorsa da, bazıları unutulup gitmiştir.

    Gelin hamamı düğünden önce yapılan bir gelenektir. Kız evi ve oğlan evi hayırlı işe karar verdikten sonra, ilkönce kız evinde her iki tarafın ailesi toplanır, bol şekerli tatlı kahve veya beyaz bir cam sürahi içindeki kırmızı boyalı şerbet içilir. Lokumlar yenir. Aynı gün akşam mahalle hocası eve davet edilir, dini nikah kıyılır. Ertesi gün ise; alışverişler yapılırdı. Kız evi ve oğlan evi alınanları birbirlerine bir orta yaşlı bayanla karşılıklı olarak gönderirler buna halk arasında “Sini dönmesi” denir. Belirtilen tarihte nişan kız evinde yapılır. Eğer nişan ile düğün arasında kurban bayramı varsa üzeri altın bilezik, terlik, hediye dolu, süslü püslü boynuna kırmızı kurdele bağlanmış besili bir koç kız evine oğlan evi tarafından gönderilirdi.

    Düğün olmadan, günler önce küçük bir kız çocuğu süslenip - püslenir takılar, altınlar, her tarafına takılır, yanında orta yaşlı bir bayan elinde davetli listesi ile tek tek evleri kapı kapı dolaşarak düğüne davet ederdi. Halk arasında buna da “ Okuyucu gezme ” denirdi. Bazen bu davet işi birkaç gün sürerdi.O zaman düğün davetiyesi bastırılıp dağıtma adeti pek yaygın değildi. Zaten matbaalar bu kadar yoktu ki.

    Düğünden bir hafta önce gelinin çeyizi kendi evlerindeki odalarının içindeki duvarlara çivi çakılarak ipler gerilir üzerine gelinin eşyaları sergilenir. Ertesi gün çeyize bakma töreni vardır. Gelin bindallı veya peşli dediğimiz yöresel kıyafet giydirilir. O gün her iki tarafın ailesi çeyize bakmaya gelir, geline ne verilmiş, ne alınmış tek tek incelenirdi. Aynı günün akşamı ailenin ileri gelen büyükleri tarafından çeyizin maddi değeri tek tek listeler halinde itina ile yazılırdı. Buna da ” çeyiz yazma” denirdi. Bu yazma işini yapan kişi eli kalem tutan biri olur ve sonunda bir havlu veya çorap hediye edilirdi. Eğer aile büyüklerinden bir erkek o gece çeyiz yazmaya çağrılmadıysa düğün evine kırılırdı.

    Ertesi gün çeyiz kız evinden karşı tarafa gönderilir, gönderilmeden önce gelin sandığının üstüne kız evinden bir çocuk oturur oğlan evinden yüklü bir bahşiş alırdı. Eğer bahşiş az ise çocuk oturduğu sandıktan asla kalkmazdı. Oğlan evi çeyizi götürür kız tarafından birkaç kişi gelinin kalacağı eve gidip çeyizi yerleştirir evi sererlerdi.

    Nihayet sıra gelin hamamına gelir, gelin hamamını yapmak oğlan evinin görevi idi. Çeyiz işleri bittikten birkaç gün sonra gelin hamamının tarihi her iki tarafın fikri alınarak karararlaştırılır daha sonra oğlan evi herkesi hangi hamama götüreceğini belirlerdi. Hamama gidilmeden birkaç gün önce oğlan evi hamama gider hamam sahibine şöyle der “….……hanım……. günü aşmıya (öğlenden önceki vakit) gelin hamamımız var ,aman görüyüm sizi parlak çıkak hemi, bizi malamat (mahcup etmek) etmen haa bacı” der. Birkaç hamam tası oraya bırakırdı. Çünkü bu hamam tasları hamama gidileceği gün kurnaların başına konur ki o kurnaya gelecek kişi olduğu anlaşılsın diye. Diğer gelen düğün evi dışındaki hamama gelen insanlarla kurnalar yüzünden olası kavga çıkması engellenirdi. Ya da hamamdaki hücre denilen bölmelerden birkaçını sıcak olsun diye hazne önünden kurna ayrılırdı.

    Gelin hamamından bir gün önce meyve ve gazoz siparişleri yapılır hamamın olduğu gün götürülmek üzere hazırlanırdı. Sıra gelir gelin hamamına çağırılacak hanımlara. Oğlan evi kendi çevresine, kız evi de bilhassa çeyiz hazırlığında kendilerine yardım eden genç kızları davet ederdi. Zaten onlar olmazsa çeyiz asmak pek kolay olmuyordu. Kimi ütü yapar, kimi toplu iğne verir, kimi mavi ve kırmızı parlak elişi kağıt üzerine dantelleri, bohçaları farklı görünümlerle şekil verip toplu iğne ile asar, kimi de yemek yapardı. Bu işler esnasında da evde pikap varsa yoksa birilerinden getirtilip son moda plaklar dinlenirdi. Şimdi o plaklar var olsa da yeni kuşaklar onları dinlese. Eminim ki o zaman şimdi dinledikleri müziklerden nefret ederlerdi.Bizler gerçek Türk müziğini dinleyerek büyüdük, şanslıyız.

    Hamama gidileceği günden bir gün önce davetli hanımlar evlerinin işini bitirip yemeklerini yaparlardı. Evin her işi bitecekti ki hamamdan yorgun argın gelince akşam kına gecesine gidilecekti. Kına gecesinde o güzel doyumsuz Sivas halayımızı şöyle ağızlarının tadıyla hatasız dinç bir şekilde çekmeleri lazımdı. Öyle ki evin tabanındaki tahtalar halaydan dolayı gümbür gümbür gıcırdayacaktı.

    Nihayet her iki taraf belirtilen tarih ve saatte hamamda buluşurlar. Ev sahibi durumunda olan oğlan evi, kız evinden gelenlere hal hatır sorar, hoş geldin der. Gelen davetlilerden her bir aileye birer adet sabun dağıtır. Peştemallar takılır, ayaklara nalınlar giyinilir, bir gün önceden kildanda ıslatılan kil ile hamama girilir ( Eskiden şampuan yerine saç yumuşatmak için kullanılan bir tür toprak ). İşte gelin hanımı bundan sonra büyük görevler beklemektedir. Gelinin hizmeti bitmeden kendisinin yıkanma şansı hiç mi hiç yoktu.

    İlkönce giyinme bölümünde kayınvalidesinin terliklerini ayağına çevirir. Ona yardımcı olur, sonra koluna girer birlikte yıkanma bölümüne girerler. İlkönce kayınvalidesini özene bezene yıkar, biraz nefes alıp sonrada bilhassa oğlan evinden gelen yaşlı bayanların yıkanmalarına yardım ederdi. Zaten onlarda sıraya çoktan girmişlerdi. Gelinin yanlarına gelmesini özellikle beklerlerdi. Zavallı gelin en az her birinin başını kafatası derisini yüzercesine kütür kütür iki üç kez sabunla ovması gerekirdi ki daha sonra o hanımlar birbirlerine “ gız anam görüyonmu gelin hanımda pek babayiğitmiş başımı bir sürdü bir sürdü ki hemi de dört kez ? (yani başımı sabunla ovdu) eline sağlık” diye birbirlerine hava atarlardı. Gelin hanımın kurna kurna gezip baş sürme işi nihayet tamamlanırdı. Sıra gelir keselenmeye ve liflenmeye. Bu kez de yaşlılara sırtlarının kese ve liflenme işlerine yardım ederdi.

    Artık gelinin ve davetlerinin biraz dinlenmesi gerekiyordu, ara verilip dinlenme bölümüne gelinirdi. Burada önceden kasalarla gelen meyveler yıkanır, oğlan evi neşe içinde herkese ikram eder çocuklara da gazoz ikramı unutulmazdı. O zamanlar çoluk çocuk için hamamda gazoz içmek bir ayrıcalıktı. Gazoz hamamın vazgeçilmez bir içeceği idi. Zaten başka içilecek meşrubat çeşidi pek yoktu. İkram işi biter bitmez tekrar içeri girilir. Dinlenme bölümünde meyvesini yiyen misafirler hamamın yıkanma bölümüne gelirler. Bazıları meyveyi hamam tasına kor, içerde yemeyi tercih ederler. Bu arada hamamdaki göbekte daha önce hususi çağrılan Utçu Hatice ve Defçi Dalkır hazırdır. Gelinin koluna genç bir kız girer önde Utçu Hatice ve Defçi Dalkıran arkada gelinle genç kız göbek taşının etrafında çalınan müzik eşliğinde oynayarak birkaç kez dönerler. Bu arada diğer genç kızlardan bazıları da onlara eşlik ederlerdi. Gelin kayınvalidesinin yıkanma işlemini tamamlar dışardan kayınvalidesinin havlusunu bohçasından alıp getirip verirdi. Hamamtasına ılık su kor kayınvalide gelinin koluna kasıla kasıla girer hamamın içindekilere “afiyet olsun size” (saatler olsun) der, giyinme
    bölümüne giderlerdi. Burada gelin kayınvalidesinin ayaklarına tastaki ılık suyu döker elini öperek görevini tamamlardı.

    Çok şükür gelinin görevi nihayet bitmiştir. Artık kendisini yıkamaya sıra gelmiştir ama ayaklarındaki o yüksek topuklu şıngır şıngır ses çıkaran nalınlar bile onu yormuştur. (Şimdi o nalınlar evlerde şark köşelerinde antika eşyası olarak yer almaktadır) Gelin yorgun argın yıkanır. Aile büyükleri çıktıktan sonra en son gelin hamamdan çıkar. Herkes akşam görüşmek üzere deyip evlerine dağılırlar.

    Aynı günün akşamı kına gecesi yapılırdı. Geline kına yakılırken herkes gelinin az mı çok mu ağlayacak diye meraklı bakışlarla beklerken ağlamak zorunda olan gelinin yorgunluktan zaten ağlayacak gücü bile kalmamıştır. Eğer kına yakılırken ağlamaz ise “ Vah anam görüyon mu ? geline bakın hele heçte ağlamıyor, anasının evinden güle oynaya gidiyor, hemi gı.” diye eleştirirlerdi.

    İşte böyle ne demiştim gelin vermek, gelin almak ve gelin olmak eskiden kolay değildi. Bazen düşündüğümde o zamanki geleneklere yeni kuşaktaki gelinler dayanabilir miydi acaba ? Şimdi ise kayınvalideler gelinlerine hizmet ediyorlar. Şu anda bende bir kayınvalideyim. Yeni kuşaklardan zaten bir beklentimiz yok, bize hizmetlerini de istemiyoruz. Elbetteki eskiler gibi de düşünmüyoruz ama sevgi ve saygıyı da unutmasınlar. Kendileri yuvalarında eşleriyle çocuklarıyla mutlu olsunlar. Onların mutluluğu bizlerin mutluluğudur. Şimdiki kayınvalideler daha fedakar ve anlayışlı, gelinler ise daha şanslı ve rahatlar.

    Gelenekler unutulsa da; sevgi ve saygı her zaman her yaşta yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası olarak kalmalıdır. Arada sırada da olsa bazı geleneklerimizi eski çocukluk ve gençlik anılarımızı hatırlamakla buruk bir nostalji yaşıyoruz. Bazen dudaklarımızdan hafif ve yorgun bir tebessüm, bazen de gözlerimizin pınarlarımızdan birer damla gözyaşı süzülüyor. Zaman zamanda olsa anılarımız yaşamalı ve hatırlanmalıdır diye düşünüyorum.

    Tüm insanlara güzel ve mutlu anılar yaşayabileceği günler diliyorum.


    Sabiha SERİN
    Araştırmacı Yazar


    ALINTI

  8. Konu Sahibi : hesna #28

    Bilgilenderme Sivas Duaları ve Beddualar


    Dualarımız:yerimseniben
    - Allah seni yüzseksenbeş yaşına kadar kocaltsın. (Musa Peygamberin 185 -----yaşında öldüğüne inanılır.)
    - Son beşiğim altın eşiğim.
    - Allah İmandan kur’an’dan ayırmasın
    - Allah ne muradın varsa onu versin.
    - Allah görünmez kazalardan esirgesin.
    - Allah tuttuğunu altın etsin.
    - Sofrana Halil İbrahim bereketi dolsun.
    - Yerin durağın cennet olsun.
    - Kötü talih kapını çalmasın inşallah.
    - Hızır yoldaşın olsun.



    Beddualarımız:yerimseniben

    - Allah seni yok eder inşallah
    - Allah seni yerin dibine sokar inşallah
    - Allah karaltını kaldırır inşallah
    - Allah cızırtını vere
    - Atlar kuyruğunda gidesin inşallah
    - Ölmeyesinde sürüm sürüm sürünesin
    - Babasının gözünü yılanlar vura
    - Boynu altında kalsın
    - Anan baban derine gide
    - Boyu devrilesica
    - Çatında budunda kala inşallah
    - Doğmaz olaydın
    - Eskin eskine kalmaz inşallah
    - Karaltın kalkar inşallah
    - Gidişin ola da dönüşün olmaya
    - Son gittiğin olur inşallah
    - Ömrün kesilasıca
    - Yerde yaşayasıca
    - Yerde oturasıca
    - Oyunun ola koyunun olmaya
    - Koyunun ola konun (ağıl) olmaya
    - Konun ola da koyunun olmaya
    - Allah tavuğumu çalının çırnağı gözüne batsın, tüyü yüzünde bitsin
    - Allah belanı versin
    - Allah canın alsın
    - Ocağın sönsün
    - Adı bilinmedik derde düşesin
    - Gidişin olsunda gelişin olmasın
    - Her nefesde döşünden sızı gelsin
    - Aşından ekmek çıksın
    - İyi nimetlere perhiz tutasın
    - Yavrunu bağrına bastığın zaman kuçağında taş göresin
    - Damı çökesice
    - Ocağı batasıca
    - Bugünler de mazarını kazsınlar
    - Döşekte uzanıp ölmeyesin
    - Kazancın ilaçlara yetmesin
    - Ömrün uzun olsun dert ile yaşa



    bunlar da bedduayerimseniben

    -ekmeği bulamayasıca
    -allah yellik günde yanasın
    -ağ iti ayran diye guvalayasın
    -ekmek atlı sen yaya olasın
    -kapın kitli kala
    -yuvanda baykuşlar öte
    -ocağın kör gala
    -çer alasıca
    -mındar şişesice
    -yetişmeyesice
    -boynu gopasıc
    -kara kara yanasıca
    -gözüne dizine dursun
    -gudum gudum gudurasıca, gudurupta etine düşesice
    -kanı içine akasıca
    -gözünün feri solasıca
    -mendebur olasıca


    Ayrıca beddua görünümünde olup da beddua olmayan sözlerde vardır yerimseniben

    Bunlara ters beddua denilmektedir. Şöyle ki ; yerimseniben

    - Çekilsin damarın kanın kurusun
    - Yastık yoldaşınla ihtiyar olma
    - Davulu önünde gidasıca
    - Cuma günü ölesıce
    - Allah cezanı alsın
    - Ölü kargalar gözünü oysun
    - Göçmüş duvar üstüne yıkılsın
    - Susuz, derelerde boğulasın
    :sm_confused:


    alıntıdır

  9. Konu Sahibi : hesna #29
    Değerli arkadaşlarım yönetimimizin aldığı kararlar doğrultusunda sohbet ,teşekkür, selam kelam türü mesajlar silinecektir.
    teşekkür için teşekkür et butonları beğenileriniz içinde terazilerin olduğu rep butonlarını kullanalım lütfen.
    Bu köşe yörelerinizin örf adet gelenek ve göreneklerinin paylaşımı içindir.
    Anlayışınız için şimdiden teşekkürler.
    sevgiyle kalın a.s.
    http://www.kadinlarkulubu.com/kadinlar-kulubu-pro-uyelik-kart-hakkinda-f888/


    Sizin hala KK Pro kartınız yokmu :1shok:


    TÜRK İNSANI PARA GİBİDİR, İÇİNE IŞIK TUT, ATATÜRK YOKSA SAHTEDİR...

    Sigarayla Savaşanlar Derneğiyle Savaşanlar Derneği Asil Üyesi
    :delphin:

  10. Konu Sahibi : hesna #30
    bu şiir çoook hoşuma gitti buyurun:kahve:

    Çiviye Mıh Diyorlar Bizde


    Diyorlar Bizde..

    Düzgün mısmıldır, baş örtüsü bürük

    Lahana kelem, dağ armudu çördük

    İştaha mada, azıcığa eccük

    Alkışa da çepik diyorlar bizde



    Merdiven badaldır, sebze de zavzu

    İğneye bir derler, dibeğe sohu

    Sitil kovadır, ceket ise saku

    Sedire mahat diyorlar bizde



    Behniyem yerdir, arazi yazu

    Eme haladır, abla ise abu

    Balçığa lığ, ev duvarına çamdu

    Civcive de cücük diyorlar bizde



    Banyo yapmak yunmak, bol ise follan

    Hindi culuhdur, sac ekmeği cızlah

    Patatese kastil, sahiye essah

    Kızılcığa zoal diyolar bizde



    Sip, çabuk demek, kötü de irezir

    Foroz horozdur, kevgir de iliştir

    Kaynağa göze peçeteye peşkir

    Geçen yıla bıldır diyorlar bizde



    Takunya nalındır, çok bilmiş çepil

    İçi boş kütüktür, çabuk kızan çitil

    Şubata gücük, yatağa da mitil

    Belkiye ellaham diyorlar bizde



    Koşmak seğirtmektir, boğaz ise ümük

    Keh uçurumdur, kısa boylu güdük

    Aşhana mutfak pisboğaza sümsük

    Çınara kavlağan diyorlar bizde



    Ağleş dur demek çirkin ise gaşmer

    Ahacuk işte, gözetmek işmar

    Yufkaya işkeve, salçaya pelver

    Mandaya da kömüş diyorlar bizde



    Azıcık bıdıhım, tatsıza sasuh

    Boduç su kabıdır, ayran da gatıh

    İşkembeye garın, çiviye de mıh

    Bileziğe gol bağı diyorlar bizde



    Bir Sivaslıdan..

    alıntıdır

Sayfa: 3/4 İlkİlk 1234 SonSon

Benzer Konular

  1. Sivas///58
    By Bencitlembik in forum Bizim Eller
    Cevaplar: 2514
    Son Mesaj: 23-07-2014, 19:16
  2. Nişan Adetleri-Sivas
    By NILBERA in forum Nişan (Nişan Adetleri, Nişan Bohçası, Nişan Tepsisi)
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 31-01-2010, 19:40
  3. Sivas katmeri
    By Elif in forum Yöresel Yemekler
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 26-01-2010, 03:27
  4. Sivas
    By zubeyda in forum Arşiv
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 22-03-2009, 10:58
  5. ÇİRLİ ET /Sivas
    By Elif in forum Yöresel Yemekler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 24-01-2009, 16:26

Yetkileriniz

  • Yeni konular gönderemezsiniz
  • Mesajlara cevap yazamazsınız
  • Mesajınıza eklentiler ekleyemezsiniz
  • Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz
  •  
Önemli uyarı, mesajlaşma yöntemi dönem dönem yönetim tarafından kontrol edilmektedir !
İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren kadinlarkulubu.com adresimizde 5651 Sayılı Kanun'un 8. Maddesine ve T.C.K' nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur.

Kadinlarkulubu.com hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler iletişim linkinden iletişime geçildikten sonra en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve avukatımız size yazılı/sözlü geri dönüş yapacaktır.