Can Dündar Yazıları...

Gerçekten güzel anlatmış. Böyle aşklar yaşanıyor demek ki hala:rolleyes2:
 
çok güzel bir can dündar yazı emeğine sağlık.
ben bu adama bayılıyorum.
sevgilerimle...
 
Kendi dünyanın küçüklügünü kesfetmek ve buna ragmen kendinin kıymetini bilmek çok ise yarıyor. Bir gün hepimizin bu huzurlu olgunlugu bulmasını diliyorum......

cok güzeldi..
 
Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende...

cok güzel anlatıyor.. cok güzel yazıyor..
 
Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.



Can Dündar

BENDE ÇOK SEVİYORUM CAN DÜNDARI SEVGİLER CANIM
 
Tanju Okan ın İYİ DÜŞÜN SEVGİLİM şarkısı eşliğinde okudum yazıyı...
son paragraf akıllara ziyan!!! vurdu... parçaladı....

tşkler paylaştıgın için kuzeyyy...
 
Yapmacik, inanmadan konusmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konusmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.

tşkler leydi500 paylaştıgınız için.... çok güzeldi...
 
kızlar bu can dündar varya günün hangi saati olursa olsun hiç farketmiyor alıp götürüyor insanı derinlere beğenmenize sevindim

sevgiler ... :içelim:
 
Türkiye yıllar yılı tanımazdan geldiği Demreli Nikola'yı Hıristiyan dünyasının "özbeöz Türk Noel Baba"sı olarak tescillemek üzere harekete geçti. Lakin hem Türkiye'de hem de dünyada bu ak sakallı şişman ihtiyar hakkında yakışıksız söylentiler var


Geçen hafta oğlumun okulunda öğretmen çocuklardan, Noel Baba'ya bir mektup yazmalarını istemiş. Çoğu mektup şöyle başlıyormuş:
"Sevgili Noel Baba!
Öncelikle ifade etmeliyim ki sana inanmıyorum. Ama yine de bir şeyler getirebilirsen iyi olur."
Bu cevap, bizim Noel Baba'yla ilişkimizin tipik bir örneği...
Bunca yıl (yani 1700 yıl) hiç inanmadığımız bir ihtiyardan, bir şeyler getirmesini bekliyoruz son yıllarda...
"No-el Baba"dan önce "Demir-el Baba"mız vardı. Ona da inanmayanlar, bir şeyler getireceğini umarak bir ömür tükettiler.
Peki ne oldu da şimdi "Çoban Sülü"den boşalan "en popüler baba" koltuğuna "Aziz Nikola" oturuverdi?
Bunun sırrı, onun torbasından çıkan dövizlerde gizli...

"Asıl baba, bizim baba"
Oldukça problemli bir ilişkimiz var Aziz Nikola'yla...
Onun bu toprakların çocuğu olduğunu, Demre'de doğduğunu bilsek de bilmezden geldik yıllar yılı...
Neticede Anadolulu olsa da Müslüman değildi, Türk değildi; dolayısıyla mukaddesatçı tarih yorumunda "bizden sayılmaz"dı.
O yüzden bir tür üvey evlat muamelesi gördü yıllarca...
Zaten mezarındaki kemikler Haçlı seferlerinde Demre'den alınıp İtalya'da Bari'ye götürülmüş, ondan geriye hiçbir iz kalmamıştı.
Batılılar "Noel Baba" diye "Santa Klaus"u anarken, "Asıl Noel Baba bizim Nikola" demek kimsenin aklına gelmedi.

"Fukara Babası"
Sonra ne olduysa oldu, Türkler birden bu ak sakallı, yardımsever ihtiyarın kendi ataları olduğunu keşfetti, "Bizimki de fukara babası... Neden Noel Baba o olmasın?" diye ortaya çıktı.
Önce büyük alışveriş merkezlerinde eli çıngıraklı, omzu torbalı, kırmızı-beyaz urbalı animatörler baş gösterdi ve küçük çocukların "Size Noel Baba diyebilir miyim amca?" sorusuyla karşılaştı.
Baba'nın turist de çektiği anlaşılınca Turizm Bakanlığı, o zamana kadar kimselerin yüzüne bakmadığı Demre'yi pazarlamaya başladı.
Bütün dünyaya, sevgili Noel Baba'larının aslen Türkiyeli olduğu anlatılmaya çalışıldı.
Bazı tarihçiler daha da ileri giderek "O, ataları Türk olan bir Likyalıdır. Dolayısıyla Türkoğlu Türk'tür" diyerek "Milliyetçi bir Noel Baba" karakteri yarattı.
1996'da bir Noel Baba Vakfı kuruldu ve Demreli Nikola'nın, Bari'de bir katedralde sergilenen kemikleri geri istendi.
Artık okullarda, ecnebi "cingıl bels" şarkısı şu sözlerle söyleniyordu:
"Türkiye'de doğdum ben / Antalyalıyım.
Bendeniz Noel Baba / işte burdayım / hey!"

Yakılan maketler
Ancak tepkiler de gecikmedi.
Hıristiyan bir misyonerin, hem de İsa'nın doğum gününü de içeren aralık ayı boyunca caddelerde, alışveriş merkezlerinde, reklam filmlerinde, içkili muhabbetlerde boy göstermesi ve neredeyse mahyalara "Hoş geldin mübarek Noel Baba" yazdıracak kadar sevilmesi, mütedeyyin kitleleri rahatsız etti.
Misilleme olarak "Baba"nın 1930'larda Coca-Cola'nın renkleriyle ve onun bir reklam oyuncusu olarak pazarlandığı hatırlatıldı.
Birkaç kez cami çıkışında makatından uzun sopalara geçirilmiş şekilde pişirilirken rastladık Noel Baba'ya...
Demre'nin bir meydanında duran, 2000'de Ruslar tarafından yollanan bronz Noel Baba heykeli, "Baba'nın dünyaca tanınan görüntüsüyle uyuşmadığı" gerekçesiyle, Demre'nin DYP'li belediye başkanı tarafından müzeye kaldırıldı. Bu girişim, Türkiye ile Rusya arasında diplomatik krize neden oldu.
Ve nihayet Yeni Şafak'ta Rasim Özdenören, bu toprakların en muteber nefret yaftasını, tonton Baba'nın boğazına astı:
"O, aslında sübyancı bir eşcinsel!"

Edepsiz Baba
İddiaya göre Aziz Nikola Demre'de değil Mısır'ın İskenderiye kentinde dünyaya gelmiş. Orada küçük erkek çocuklarına tecavüzden yakalanıp cezalandırılmış. Uslanmayınca yakılmasına karar verilmiş. O da Lübnan üzerinden gizlice kaçarak soluğu Demre'de almış. Burada da kendini "aziz" olarak tanıtmış.
Gülmeyin!
Daha geçen hafta Britanya'daki alışveriş merkezlerinde Noel Baba'ların çocukları kucağına alması yasaklandı. Çünkü suiistimal iddiaları almış yürümüştü. Yasağı başlatan mağazanın direktörü "Maalesef suçun ve korkuların artması sonucunda önemli bir geleneğimize daha veda ediyoruz" dedi.
"Önemli geleneğimiz" dediği şey, ak sakallı Baba'nın kucağında resim çektirmekti.
Bitmedi.
Hemen ardından Brezilya'nın Rio de Janerio kentinde polis 144 Noel Baba heykelciğinin kırmızı kadifeden çuvalları içinde kokain bulunduğunu açıkladı.
Anlaşılan saflığın ve umudun simgesi Noel Baba, ata toprağından uzaklaştıktan sonra edepsiz bir mafya babasına dönüşmüştü.

Cevapsız mektuplar
Mektupla başladık, mektupla bitirelim:
Şimdi bizim okullara sıçrayan Noel Baba'ya mektup yazma adeti, 80 yıl önce Finlandiya'daki Santa Klaus köyünde başlatılmış ilkin...
Popüler bir radyo çocuk programı, kendi bölgelerinde yaşadığını söyledikleri Noel Baba'ya isteklerini bildirmelerini istemiş çocuklardan...
Adres basitmiş:
"Noel Baba / Kuzey Kutbu".
O günden itibaren yılda ortalama 800 bin mektup gelmeye başlamış dünyanın dört bir yanından...
Baştaki süslü püslü istek mektupları zamanla yerini oyuncak kataloglarından kesilmiş sayfalara bırakmış; sonra da mektuplar azalmış, internet aracılığıyla yollanan mesajlar çoğalmış.
Fin posta idaresi ne yapıyormuş bu mektupları biliyor musunuz?
Her birine 8 dilde cevap yolluyormuş.
Ve çocuklar, Baba'dan hediye değilse de bir mektup almanın sevincini yaşıyormuş.
Bizim yerli Noel Baba da "Sana inanmıyorum ama bir şeyler yollasan iyi olur" diyenlere iki satır cevap yazıp serveti yoksullarla üleşmenin nimetlerini anlatamaz mı acaba?
Hepinize mutlu, sağlıklı bir yıl dileğiyle...


AZİZ NİKOLA

Çoraptan çıkan hediye öyküsü
Aziz Nikola MS 300'lerde Akdeniz kıyılarının önemli Likya kenti Patara'da doğmuş.
Patara o zamanlar refah içindeymiş.
Nikola zengin bir buğday tüccarının oğluymuş.
Babası ölünce onun mirasına konmuş ve servetini yoksullara yardım için harcamaya karar vermiş.
Onu "Baba" yapan süreç ise şöyle başlamış:
Patara'da fakir bir adam varmış. O kadar fakirmiş ki, çeyiz yapamadığı üç kızını satma noktasına gelmiş.
Nikola bu yoksula ve onun parasızlıktan evlenemeyen kızlarına yardım etmeye karar vermiş. Ancak kendini belli etmemek ve adamın da gururunu kırmamak istiyormuş.
O yüzden gece, uyuyan kızların ipe astığı çoraplarının içine bacadan üç külçe altın atmış.
Kızlar, sabahleyin altını bulunca sevinçten deliye dönmüşler ve evlenip mutlu yuvalar kurmuşlar.
O gün bugündür birçok Hıristiyan ülkede milyonlarca çocuk geceden başucuna çorap asıyor ve uyanınca çorabı hediyelerle dolu olarak bulma düşü kuruyor.

CAN DÜNDAR

 
Can Dündar'dan güzel bir yazı

Dedemden kalma duvarda asılı duran sazı çalarak
muziğe başladım. O zamanlar, beni birkac muzik ogretmenine goturmus,
gostermisler,
nasil bu cocukta gelecek var mi diye... Biri var
demis, digerleri de yok.
Yillarla birlikte, yetenekli oldugumu soyleyen
ogretmenin hakli
olduguna anladim. Yetenekliydim; ama bu yetenegimi
degerlendiremedim.
Enstruman
secmek icin bir
karar almam gerekiyordu. Ya keman calacaktim ya
piyano; ya flut calacaktim
ya da
akordeon... Olmadi,
hepsini istedim, hicbirinden vazgecemedim.
Yillar gectikten sonra her enstrumani iyi
calabiliyorum; ama hic
birinde virtuoz degilim. Bir enstrumanla isim
yapamadim. Ne kemanla
taninan bir eserim var, ne de piyanoyla... Butun
enstrumanlari iyi
çaliyorum,ama
kimse tanimiyor
beni. Basarili olmak icin her sey degil, bir sey
lazimmis.
Basari bir alisverismis; bir seyi alabilmek icin
birseyi vermek,
digerlerinden vazgecmek gerekiyormus. Keske kemani
secseydim ve
digerlerinden vazgecseydim.
Karima da hayati zindan ettim, sevgililerime de...
Hicbirinden vazgecemedim.
Karim dunyanin en iyi, en guzel kadiniydi. Evlenirken
ne oldugunu
anlayamadan evlenmistim. Yani... evlilik sadece
birisi icin karar
almak ya, digerlerinden vazgecmek... Iste evlenirken
ben bunu
anlamadan evlenmisim. Evlendikten sonra baska
kadinlarinda oldugu bir hayati
yasamaya devam ettim.
İclerinden bazilarini daha cok sevdim; ama ne
onlardan birinde, ne
de karimda karar kilabildim. Yillar sonra simdi
yapayalnizim... Ne
karim kaldi, ne de digerleri... Keske birini
gercekten secebilseymisim, ama,
yapamadim.
Tipki enstruman secimi gibi hepsini istedim ve
sonucta elim bos
kaldi. Almak icin birakmak gerekiyormus. Keske karimi
alsaymisim... Dolu
dolu,
bos yasamak..
Hayatim boyunca yapacak cok isim oldu; hepsini
yapmayi istedim.
Hangisinde "en iyi"yim? Simdi bakiyorum, kazananlar,
basarili
olanlar hep bir tek sey yapmislar. En iyi olmak icin
once secmek ve
digerlerini birakmak gerekiyor.
Iste de boyle, ozel yasamda da... Bu secimi yapmamiz
gerekiyor;
cunku mutlaka bazilari daha uygun... Bir ara ekonomik
sikintiya dustum.
Tasarruf gerek. Basladim
her seyden %10 kesmeye, ne anlamsiz bir ugrasmis bu.
%10 daha az peynir yemek, cay icmek. Bu tasarruf cok
aci verdi
bana,her an hissettim. Her seyden %10 kesmek
tabiatima uygundu tabii. Cok
sonradan anladim; sadece
taksiyle dolasmayi biraksam yetermis! Her kalemden
%10 degil, etkili kalemi
bulmak gerekiyormus.
Yani, orada da secim yapmak gerekiyormus...
 
... Ne
karim kaldi, ne de digerleri... Keske birini
gercekten secebilseymisim, ama,
yapamadim.

sanırım benim kocamda bu duruma düşecek az kaldı

neyse gerçekten güzel anlamlı bir yazı paylaştığın için teşekkürler canım
 
hayattan ne istadiğimizi biliyorsak başarılı olabiliriz annem küçükken hep birtane lile yetinmeyi bilmeyen fazlasını bulamaz derdi
paylaşımın için teşekkürler checim
 
Başlık: Akşamları Ne Yapıyorsunuz - Can Dündar Kategori: Yasam Hit: 1124



Dümdüz bir soru size: Akşamları evde ne yapıyorsunuz?


Koltuğa uzanıp, hiç tanımadığınız Amerikalı dedektiflerle, hiç tanımadığınız
Amerikalı haydutları mı kovalıyorsunuz?


Yoksa yerli dizilere kaptırıp hiç bilmediğiniz konaklarda yaşanan hayatları
mı seyrediyoruz?


Dört saat televizyon seyretmenin sekiz saat çalışmak kadar beyni yorduğunu
biliyor musunuz?



İki türlü hayat var:



1. Yaşanan hayat,


2. Seyredilen hayat,



Akşamlarınız televizyona kilitliyse, bilin ki, hayatı sadeceseyrediyorsunuz !


Akşamları evde ne yapıyorsunuz?

Akşamlarınızı nasıl geçiriyorsunuz?



" Pek çoğu gibi biz de çekirdek çıtlatıp saatlerce televizyon izliyoruz "
diyorsanız, durup bir düşünün lütfen;
dünyaya birkaç kez daha geleceğinize mi inanıyorsunuz?


Böyle bir şey olsaydı, şimdiki hayatımızın bir bölümünü ziyan etmek şimdiki
kadar acı sonuçlar doğurmayabilirdi belki.


Ne çare ki sadece bir hayatımız var. Bu da maalesef, çok kısa.



Ortalama altmış yılın yirmi yılı uykuda geçiyor. Kalan kırk yılın yirmi yılı çocukluk, eğitim, vesaire...



Son yirmi yılı da ziyan edersek, bize yaşanacak bir şey kalmaz.



Akşamlarınızı sadece televizyona veriyorsanız, sayılı nefeslerinizden bir
bölümünü çöpe atıyorsunuz demektir!


Çünkü televizyon izleyen kişi hayatta değildir, zira hiçbir şey yapmamakta,
hiçbir değer üretmemektedir; bu da bir anlamda yaşamamak sayılır.



Ne mi yapmalı?..



1. Ailece kitap okuyun, sohbet edin:



Nasıl tanıştığınızı, ilk nerede görüştüğünüzü, sıkılıp sıkılmadığınızı,
nerede nasıl evlendiğinizi, nikah şahitlerinizi, düğününüzü anlatın. Çocuklarınıza, onları hem dinleyin, hem de okumaya çalışın.



2. Gezin:



Gezmek için ille de bir maksat olması gerekmez, en büyük maksat hayatı
paylaşmaktır. Yakınsanız deniz kenarına inin, ayaklarınızı denize sokun ve becerebiliyorsanız taş sektirme yarışına girin.
Sonra da güneşin pembe gülücükler saçarak batmasını seyredin. (İnanın televizyon seyretmekten çok daha keyifli ve dinlendiricidir) Ormanda hep birlikte yürüyün, ağaçlara isim takın, yol boyu açan çiçekleri
sevin ve çocuklarınıza bunlarla sevmeyi öğretin. (Ama bilin ki hayat öğrenmek ve öğretmekten ibaret değildir. Dinlenmek, eğlenmek gibi olgular da hayatın bir parçasıdır) Çocuklarınızla ilişkilerinizde asla öğretmen tavrı takınmayın. Onlarla arkadaşlık etmek dünyanın en keyifli işidir.



3. Akraba ve komşularla ilgi bağı kurun:



Onlara ya gidin, ya da onları size davet edin. Sohbetiniz televizyonsuz olsun ki tadı çıksın. Birbirinizi gerçekten tanımaya çalışın. Bilirsiniz, " Komşu komşunun külüne muhtaçtır. "



4. Kültürel ve sanatsal etkinliklere katılın:



(Konferans, seminer, sergi, doğru sinema ve tiyatro) Hayatınızı biraz olsun
renklendirecek başka şeyler de bulabilirsiniz. Yeter ki isteyin. Bir şeyi çok isterseniz, Allah sebebini halk eder ve çok istediğiniz şeye
ulaşırsınız. "Olmaz ki " diye düşünüp taleplerinizi ertelerseniz,hiçbir yere
ulaşamazsınız. Aile bağlarının güçlenmesi, paylaşacak şeylerin çokluğuyla mümkündür. Ne kadar çok şey paylaşırsanız aileniz o kadar güçlenecek, o kadar diri duracak ve mutlu olacaktır. Hatıra defterine televizyon dizilerini yazamazsınız. Oraya ancak yaşadıklarınızı yazabilirsiniz. Her gün bir şeyler yaşamalı ve bunları deftere geçirerek geleceğe tarih
düşürmelisiniz. Bugün öyle bir hayat yaşayın ki, yarına da kalsın. Torunlarınıza filan
anlatacaklarınız olsun.



Ayrıca unutmayın ki; Hayatı biriktiremezsiniz; Ya her anını yaşayacaksınız, ya da ziyan edeceksiniz.



Artık cevap gelsin:



Akşamları ne yapıyorsunuz?..



YAŞIYOR MUSUNUZ, YOKSA SEYREDİYOR MUSUNUZ?



CAN DÜNDAR
 
Genelde akşamları yaşıyorum. Ya akraba ziyaretleri ya çoluk çocuk dışardayız yada misafir ağırlarız. Konsermiş, sinemaymış, tiyatroymuş, şimdilik bunları yapamıyorum. Ama kuzucuklar büyüyünce tam gaz devam:eyes:
 
Bazen öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz. Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında... En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır; iç çekişmelerinizin müsebbibi, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur. Göz yaşlarınız da, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır. Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak... Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur.

Lakin gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını. Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya. Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz: "Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..." Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız. Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız. Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya..." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı; açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından... Böyle süremeyeceğini bilirsiniz. Değişsin istersiniz. O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar. Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür. "Ya sev böyle ya da terk et" diye gürler...Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ışıtan o rüya, bir kabusa dönüşür birden... Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size... Hoyrattır, bakmaz yüzünüze... Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder. Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden... "İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz.

Ayrılırsanız yaşamayacağınızı bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz... "Madem öyle..." nin çağı başlar ondan sonra... Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir, madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmistir". Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz. Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece... Daha özgür olacağınız limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni... Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur. Deli kanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini... Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye...Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "Bana ne...kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre...



Ama sonra... ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden... Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh rakı içmeyi... Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye... Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden... Dönemezsiniz. Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız. Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz... Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu...
Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.
Sürünür gidersiniz...
 
Küçük bir kasabanın 4 ayrı mahallesi varmış.



Birinci mahallede''EVET AMA'' lar yasıyormuş. Evet ama'lar her zaman ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise''evet ama'' diye yanıtlarlarmış.Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu'da başkalarına atmakta ustaymışlar.



İkinci mahallede''YAPACAĞIM'' lar yasarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adim hazırlarlarmış ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yasamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.



Üçüncü mahallede yasayan ''KEŞKE'' çilerin hayati algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en iyi şekilde bilirlermiş ama... maalesef her şey olup bittikten sonra.''Keşke'' cilerin de basları hep kanarmış, duvara vurmaktan !..



Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise''IYI Kİ YAPTIM''lar otururmuş. ''Keşke''ciler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış. ''Yapacağım''lar ''Keşke''ciler ile birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.''Evet ama''lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından,günesin erken saatte dogması gerektiğinden şikayet ederlermiş.



''İyi ki yaptım'' mahallesinde ki insanların kusuru da beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmamasıymış.Bu yüzden yasadıkları ortam her zaman güzel, düzenli ve huzurluymuş.



Bu hafta hep beraber ''İyi ki yaptım'' mahallesine taşınmaya ne dersiniz ?



Can DÜNDAR
 
Çok güzel bir Can Dündar yazısı daha...

önceki KK da ben paylaşmıştım ...

Hatırlattıgın için tşkler leydi500..
 
X