Eskiden Ne Yediğimiz Önemliyken, Bugün Nasıl Yaşadığımız Daha Fazla Şey Söylüyor!​

Geçmişe dönüp baktığımızda, hayatın merkezinde çoğu zaman ne yediğimiz vardı. Sofralar aileyi bir araya getirir, yemekler kimliğimizi ifade eder, hatta sağlığımızın neredeyse tek belirleyicisi olarak görülürdü. “Sağlıklı beslen, gerisi gelir” cümlesi kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Oysa bugün, özellikle modern şehir yaşamının koşturmacası içinde, mesele yalnızca tabağımızda ne olduğuyla sınırlı değil. Artık asıl belirleyici olan, nasıl yaşadığımız yani zihinsel, ruhsal ve fiziksel yaşam bütünümüzün ritmi.


Günümüz dünyasında tempolar hızlandı, beklentiler arttı, dikkatimizi çeken uyaranların sayısı çoğaldı. Böyle bir ortamda yalnızca brokoli yemek, şekeri azaltmak ya da su tüketimini artırmak elbette önemli, ancak tek başına yaşam kalitesini korumaya yetmiyor. Çünkü artık biliyoruz ki insan bedeni, zihin ve ruh birbiriyle sıkı sıkıya bağlı üç temel direk. Bunlardan biri yorulduğunda, diğerleri de sessizce çatırdamaya başlıyor. Belki bunun içindir ki çağımızın asıl sorusu ne yiyoruz?´ dan ziyade nasıl yaşıyoruz? ´a dönüştü.

Birçoğumuz farkında olmadan güne alarmın sert sesiyle başlıyor, telefonumuza düşen bildirimleri uykulu gözlerle kontrol ediyor, işe okula veya evin sorumluluklarına koşuyoruz. Gündelik rutinimize sıkışmış halde, nefesimizin bile daraldığını hissedebiliyoruz. Ve işte tam burada, yaşam tarzımızın kıymeti devreye giriyor. Çünkü artık sağlıklı olmak, yalnızca gıdaların kalitesiyle değil, gün içindeki mikro alışkanlıklarımızla şekilleniyor. Sabahları 5 dakika sessizlik, gün içinde kısa bir yürüyüş, kendimize ayırdığımız minicik bir mola, bazen en büyük iyiliği yapıyor.

Elbette bu dönüşümün en önemli sebeplerinden biri, modern tıbbın ve psikolojinin bize sunduğu bilgiler. Bugün biliyoruz ki stres, vücudu yalnızca morali bozuk hâle getirmekle kalmıyor hormonlarımızı, bağışıklığımızı, hatta sindirimimizi bile etkiliyor. İnsan, duygularıyla yaşayan bir varlık duygular dengede değilse, en sağlıklı tabak bile o dengeyi tamir edemiyor. Bu nedenle iyi yaşam´ın merkezine artık yeme içme kadar, hatta ondan daha çok denge, farkındalık, iyilik hâli yerleşiyor.

Kadınlar için durum biraz daha özel. Çünkü kadın, toplumun birçok alanında aynı anda birden fazla rol üstleniyor iş hayatı, ev düzeni, çocuklar, ilişkiler, sorumluluklar.Tüm bunların ortasında kendimizi ihmal etmek bazen o kadar kolay oluyor ki. Hâlbuki içimizde sakince büyüttüğümüz tükenmişlik hâli, bize sessizce küçük sinyaller veriyor, motivasyon düşüklüğü, halsizlik, sabırsızlık, uykusuzluk, tam da bu yüzden bugün kadınların kendi yaşam ritmini koruması, en temel ihtiyaçlardan biri hâline geldi.

İyi yaşamak, kendimize tarif edemeyeceğimiz kadar pahalı bir hedef de değil aslında. Büyük değişiklikler değil, küçük dokunuşlar belirleyici oluyor. Gün boyunca yeterince hareket etmek, sosyal medyada geçirdiğimiz zamanı sınırlamak, ruhumuzu besleyen sohbetlere alan açmak, evin içinde bile olsa bir köşe yaratıp kendi kendimizle kalmak. Bunların her biri, yaşam kalitemizi fark edilir ölçüde yükseltiyor. Çünkü zihnimiz rahatladığında, yediklerimizden aldığımız fayda bile artıyor. Mutlu olduğumuzda bedenimiz daha hızlı iyileşiyor. Hatta bilimsel açıdan bile biliyoruz ki olumlu duygu hâlleri bağışıklığı güçlendirebiliyor, yani nasıl yaşadığımız, artık tüm sistemimizin temel şifresi.

Bugün birçok kadın, sağlıklı yaşamanın yalnızca kalori saymak, diyete girmek ya da kusursuz bir beslenme planı oluşturmak olmadığını fark etmiş durumda. Sağlıklı yaşamak, ruhu dengede tutmak, kendine şefkat göstermek, gerektiğinde yavaşlayabilmek, gerektiğinde sınır çizebilmek, bir nevi kendi iç bahçemizi özenle sulamak demek. Çünkü insanın içi kuruduğunda, dışarıdaki hiçbir düzen onu tam anlamıyla toparlayamıyor.

Belki de bu yüzden modern yaşamın en değerli alışkanlığı anda kalmak olarak tanımlanıyor. Ne geçmişin yüküne saplanıp kalmak, ne de geleceğin endişesine sürüklenmek, sadece bulunduğu anı hissedebilmek. Bir fincan çayın buharını izlemek, balkonda esen rüzgârı fark etmek, yürürken adımlarımızın ritmine kulak vermek, küçük ama etkisi büyük anlar bunlar, çünkü bize yaşamın aslında sürekli elimizin altında olduğunu hatırlatıyor.

Eskiden ne yediğimiz önemliydi, bugün nasıl yaşadığımız çok daha önemli, çünkü yaşam artık sadece fiziksel bir süreç değil, duygusal ve zihinsel bir yolculuk. Ne kadar dengede yaşarsak, yediğimiz her şey o dengeyi tamamlayan parçaya dönüşüyor. Ve belki de en güzeli, iyi yaşamın kalıplara değil, tamamen kişiye özel ritmine sahip olması. Hepimizin ihtiyacı, önceliği ve sınırları birbirinden farklı. Bu yüzden en iyi yaşam biçimi, kendimizi en huzurlu hissettiren biçim.

Günümüzde nasıl yaşadığımız´ın önem kazanmasının bir diğer nedeni de teknolojiyle birlikte değişen duygu düzenimiz. Bir zamanlar iletişim yüz yüze sohbetlerle kurulurken, şimdi ekranlar hem bağ kurduğumuz hem de yorulduğumuz alanlara dönüştü. Sürekli bağlı olmamız, aslında zihnimizin hiç dinlenmemesi demek. Araştırmalar, gün içinde yapılan kısa dijital molaların bile stres seviyesini azalttığını gösteriyor. Bu yüzden artık iyi yaşamın bir parçası da teknolojiyi ölçülü kullanmak, kendimize dijital sınırlar koymak. Bazen telefonu sessize almak bile zihnimizin yeniden nefes almasını sağlıyor.

Ruh sağlığının yaşam kalitesiyle ne kadar iç içe geçtiğini artık çok daha iyi biliyoruz. Eskiden “güçlü ol, geçer” diye ötelenen duygular, bugün beden üzerinde nasıl bir yük bıraktığını gösteriyor. Özellikle kadınların yaşadığı duygusal dalgalanmalar, hormonal dönemler, yoğun sorumluluklar, toplumsal beklentiler derken iç içe geçen bir yapıya sahip. İşte bu noktada kendi iç sesini duymayı öğrenmek, gün içinde en az bir kez “Ben şu an nasılım?” diye sormak kıymetli bir alışkanlığa dönüşüyor. Çünkü iç dünyamızdaki her küçük iyileşme, günlük yaşamın tüm akışına yansıyor.

Daha iyi bir yaşam biçimi oluşturmanın en güçlü yollarından biri de küçük ritüeller. Sabah kahvesini aceleyle içmek yerine birkaç dakika ayırıp kokusunu hissetmek, hafta içinde bir akşamı tamamen kendine ayırmak, sevdiğin bir müziği açıp eve yayılan sessizliği canlandırmak, bunların hepsi ruhu besleyen küçük adımlar. Kadınların kendi ritüellerini yaratması, günün koşuşturmasında dağılmayı engelleyip toparlayıcı bir etki yaratıyor. Çünkü ritüeller bize istikrar, güven ve sakinlik duygusu veriyor.

Bir başka önemli konu ise sosyal çevremizin yaşam kalitemiz üzerindeki etkisi. Hayatın telaşı içinde bazen ilişkilerimizi arka plana atabiliyoruz. Oysa iyi bir sohbet, anlayışla dinlenmek ya da sadece sevdiğimiz birinin varlığını hissetmek bile iyilik hâlini artırıyor. İnsan sosyal bir varlık ve duygusal destek mekanizmaları, sağlığın görünmez kahramanları, kadınlar arası dayanışma, sohbetler, birlikte gülüp iç dökmek tüm bunlar stres hormonlarını düşürüp rahatlama sağlıyor. Bu yüzden iyi yaşamak biraz da doğru insanlarla çevrili olmak demek.

Yaşam tarzının önemli bir parçası da kendimize yaklaşım biçimimiz. Kendimize karşı ne kadar şefkatli olduğumuz, hatalarımızı nasıl karşıladığımız, başarılarımızı nasıl kutladığımız bile günün sonunda ruh hâlimizi belirleyen unsurlar arasında. Modern yaşamda pek çoğumuz kendimize karşı fazlasıyla sert olabiliyoruz. Oysa kadınların en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, kendini yargılamadan kabul edebilmek. “Ben yeterim” duygusunu içselleştirmek, yaşam kalitesini tahmin edilenden çok daha fazla etkiliyor. Her şeyi kusursuz yapmak zorunda olmadığımızı hatırlamak, üzerimizdeki görünmez baskıları hafifletiyor.

Tüm bunların yanında, fiziksel hareket artık yalnızca kilo kontrolü için değil, psikolojik denge için de öneriliyor. Hafif bir yürüyüş, evde yapılan kısa bir esneme, dans ederek enerji atmak, hepsi stresi azaltan doğal yöntemler. Üstelik hareket etmek, serotonin ve dopamin gibi iyi hissettiren hormonları artırarak günün geri kalanını daha pozitif hâle getiriyor. Bu nedenle nasıl yaşadığımızı şekillendirirken, bedenimizin hareket isteğini dikkate almak büyük bir armağan.

Son olarak, yaşamın hızını kendimize göre ayarlamak belki de en kritik iyilik yöntemlerinden biri. Herkesin temposu, sınırı, dayanıklılığı farklı. Modern yaşamın bizi içine çektiği koşuşturma, sanki hızlı olanın başarılı, yavaş olanın geride kaldığı algısını yaratıyor. Oysa temponu kendin belirlediğinde, hayat çok daha yönetilebilir oluyor. Bazen yavaşlamak, bazen hızlanmak, bazen durmak, tamamen kendi ihtiyacına göre akan bir ritim oluşturmak, iyi yaşamın temel taşlarından biri.

Günün sonunda önemli olan, yaşamın akışını kaçırmadan, kendimizi unutmadan, bedenimize ve ruhumuza kulak vererek ilerleyebilmek. Çünkü insan iyi yaşadığında, sadece kendisi değil, çevresi de onun ışığından pay alıyor, kadınların içsel parlaklığı, yaşama yayılınca her şey biraz daha güzelleşiyor.