Makaleler

tiona

Geçici Olarak Hesap Pasiftir !
ÜZGÜN
Kayıtlı Üye
7 Mart 2010
28.311
14.349
43
Kendimi bildim bileli sosyalistim,dedelerim bile öylydiler:)
ortaokul ve lise yıllarında çok sorgulamalarım oldu kendi içimde,şu an islami bir çizgideyim,her nekadar başım kapalı olmasada.:)
 

Misty Day

she wolf
Kayıtlı Üye
5 Mayıs 2013
2.865
4.203
Ataizm diye birşey yok bu arada.Ateizm var.A(olumsuzluk eki)-teizm(tanrıcılık) yani tanrıtanımazlık,ruhani varlıklara karşı olan inançsızlık.Hayır,bana göre hava hoş da,Ataizm kelimesini "Ata" ile ilişkilendirip Ata'sının izinden gidenleri tanrıtanımazlıkla suçlayan dehalar çıkabiliyor sonra,o yüzden düzelteyim dedim.
 

DatluCadu

5 dakkaya hazırım
ÜZGÜN
Kayıtlı Üye
12 Temmuz 2006
22.726
769
41
İBRAHİM TENEKECİ
Kibir değil, izzet

Ne zaman kibirden konuşsak, aklıma ilk olarak Abdülaziz Bekkine Hazretleri'nin şu sözü geliyor: 'Bana kâfiri getirin, kibirliyi getirmeyin.' (Nurettin Topçu'ya Armağan, Sayfa 179) Sadece bu söz bile, konunun vahametini göstermeye yetiyor. Demek ki, hem kibirden, hem de kibirli kimseden uzak durmamız gerekiyor. Ha kibrit, ha kibir. İkisi de yakıcı.
Son yıllarda şöyle bir şey oluyor: Bir yandan Türk Dil Kurumu yabancı kelimelere karşılık bulmaya çalışıyor, bir yandan da bize mahsus kelimelerin 'yabancı' karşılıkları yaygın hale geliyor veya getiriliyor. Bir anlamda, kelimelerin ve kavramların içini boşaltıyor, derinliğini yok ediyorlar. Sözgelimi hırsızlık demiyorlar da yolsuzluk diyorlar. Ahlak değil etik, insan değil birey, kibir değil özgüven vs.
'Hırsızlık yapmış' demek ile 'yolsuzluk yapmış' demek, belki de bundandır, toplumumuzda aynı yankıyı uyandırmıyor. 'İnsan eşref-i mahlûkattır' diyorsunuz da, aynı şeyi birey için söyleyemiyorsunuz. Diliniz varmıyor.
***
Tekrar kibir bahsine dönelim. Dücane Cündioğlu, 'Büyük bir kayıp yaşamadan irfan bulunmaz, kibirden uzaklaşılmaz' diyor. Daha basit ifadeyle, burnumuzun sürtülmesi icap ediyor. 'Burnu havada olmak' deyiminin karşılığı da az-çok kibirdir.
Kendimizden emin olmamız, bizi emin biri yapmaz. Kibirli değilim demek de öyle. Şu veya bu nedenden dolayı 'kibir abidesi' haline gelenlere soracak olursanız, 'kendilerine olan saygıdan' falan bahsedecekler. Kibrin çıkış noktası da zaten burasıdır: Kendini beğenmek yahut kimseyi beğenmemek... Kurumlanmak, böbürlenmek.
Bize yakışan, kibir değil, izzettir. Mizah ile sululuk, hırs ile tutku, gurur ile onur nasıl aynı şeyler değilse, izzet ile kibir de ayrı dünyaların kelimeleridir, kavramlarıdır. İnsan için, izzette itibar ve şeref vardır, kibirde yoktur.
Büyüklük, ululuk, azamet gibi anlamlara gelen kibrin insana yasaklanması, ancak 'haddini bilme' olarak açıklanabilir.
Hatırlatmak gerekirse, Allah'ın doksan dokuz isminden biri de el-Mütekebbir'dir. Yani, büyüklüğünü bildiren. (Sırrını ifşaya kimsenin kâdir olamadığı ya da kimsenin mülküne karşı onu zorlayamadığı veya kimsenin kendisine ihsanda bulunamadığı… Sadreddin Konevi'nin Esmâ-i Hüsnâ Şerhi'nden, Sayfa 58.)
***
Kibir, iddia sahiplerini sever. İddia, kibri de beraberinde getirir, getirmiştir. Büyük konuşmak, çoğu zaman iyi sonuç vermez. Örneğin 'kibir kulelerini yıkacağım' iddiasıyla ortaya çıkar, sonra da kendinizi o kulelerden birinde bulursunuz. Genellikle böyledir. Ali el-Havvas'a 'ilmin afeti nedir' diye sormuşlar; 'iddia sahibi olmaktır' cevabını vermiş. Bunu da notlarımız arasına katmış olalım.
Kibir kurdu kalbe girdiği andan itibaren, insan olmanın basit ve ince özellikleri yavaş yavaş kaybolmaya başlar. Kendi adıma, kibirli bir kimsenin vefalı, merhametli ve hakkaniyetli olabileceğine inanmıyorum. Buradan şuraya varabiliriz: Kalbin en birinci düşmanı stres veya kolesterol değil, kibirdir.
Tabiatta ise kibir yoktur, ilham ve tevazu vardır. Bu yüzden olsa gerek, kırsal kesimde yaşayanlar, şehirlilere nazaran daha çok tevazu sahibidirler. Çünkü tabiatta, her şey kendisidir, bir başkası olmaya çalışmaz. Serçe sadece serçedir, kiraz sadece kirazdır. Hüsrev Hatemi hocamızın şu samimi cümlesi, tam da burada yolumuzu aydınlatıyor: 'Kendim kalmaya özen gösterdim.' (Kişver, Sayfa 8) Galiba bütün meselenin özü de, özeti de budur.
 

Misty Day

she wolf
Kayıtlı Üye
5 Mayıs 2013
2.865
4.203
İnsandaki Kalite

Yazar:Yunus Bilgiç

Kalitenin ingilizcesi quality, Türkçe sözlükte tarifi bir ürünün bilinen en iyi özellikleri bünyesinde taşımasıdır. Bu tarifin insanla ne ilişkisi var diyebilirsiniz, son yıllarda bence çok üzerinde durulması gerekli önemli bir unsurdur. Toplumumuzdaki bugün makbul olan kaliteli insanın profili nedir? Birincisi yakışıklı olması, ikincisi iyi eğitimli olması, üçüncüsü popüler olması, ekonomik durumunun iyi olması kısaca zengin olması son madde olarak sayılabilir. Sizce toplumumuzun bu bakış açısında esas kaliteli insan özelliklerini taşıyan daha önemli bir çok maddeleri ya unutulmuş yada uyuşturulmuş olabilirmi?

Esas insanının kalitesini belirleyen Yunus Emrenin sözündeki gibi'gelin tanış olalım, sevelim, sevilelim, bu dünya kimseye kalmaz' sevgi sözcüğünü kalbinde taşıyan, paylaşmayı, ben yerine biz demeyi, iyi ahlaklı olmayı, kul hakkı yemeyi kabullenmeyen, merak sorgulama ve analiz yeteneğini geliştirmiş, çağ atlamayı altındaki ferrari arabayla, yüksek binalarla, cebindeki telefonla değerlendirmeyen, çağ atlamanın beyinde olduğunu idrak eden zihniyetin neden toplumumuzda kabul görmediğini hep düşünürüm. Bu toplum oğluna ferrari alan bir sanatçıyı günlerce konuşup, memura zammı, emeklinin durumunu, hukuku, Cumhuriyetin temel ilkelerinin yokoluşunu, 19 mayıs törenlerinin iptalini, eğitim sistemini, işşizliği, vergilerimizle yapılmış karayolarının, köprülerin, viyadüklerin paralı olmasını hiç konuşmuyorsa, herhalde insandaki kalite ülkemizde daha çok sorgulanacakdır.

Yunus Bilgiç

Kaynak: İnsandaki Kalite
 
Son düzenleme:

DatluCadu

5 dakkaya hazırım
ÜZGÜN
Kayıtlı Üye
12 Temmuz 2006
22.726
769
41
ŞEHİRDEN MEDENİYET, MEDENİYETTEN ŞEHİR ÇIKARAMAMAK..


Dün; ‘dünya görüşü ve şehir idraki’ne sahip bir medeniyet ailesi olarak “şehir” deyince “medeniyet”i, “medeniyet” deyince “şehir”i anlıyorduk. Bugün ise, artık ortada sadece maddî kalıntıları kalmış bir iklimden bile habersiz olarak ‘şehir’den medeniyeti, ‘medeniyet’ten şehri okuyamıyoruz. Belki de hatırlamıyoruz. Çünkü tam bir “globalamnezi”yi yâni bütün bir “hafıza kaybı”nı yaşıyoruz.

Nasıl böyle kesin bir hüküm verebiliyoruz? Nereden mi biliyoruz?

Yaşadığımız yer kadîm bir medeniyet şehri olmasına rağmen herhangi bir insana “şehir deyince neyi hatırlıyorsunuz?”diye sorun. Büyük ihtimalle size şehirleri istila eden modern zaman virüslerinden birisini veya birkaçını söyleyecektir. Hafızasında asla şehrin medeniyeti çağrıştırabileceğine ilişkin herhangi bir ‘müdahale hücresi’ bulunmayacaktır. Suçu bütünüyle mevhum bir modernizm’e mi yüklüyoruz?Hayır! Hafızasıyla birlikte iradesi de elinden alınmış bir neslin “şehir ve medeniyet” idrakinin kaybolduğu, kaybedilenin de farkında olunmadığı bir hale işarettir muradımız.

Bu konuda, çağımızın önemli sinema yönetmeni Tarkovski,“modernizm karşısındaki duruşu” sorulduğunda ilginç bir örnekle cevap veriyor: “Bir ayağı bir teknenin kenarında, bir ayağı da başka bir teknenin kenarında olan bir adam gibi duruyorum. Teknelerden biri dümdüz ileri gidiyor, öbürü de sağa dönüyor. Yavaş yavaş suya düşmekte olduğumu anlıyorum. İnsanlık şimdi tam bu durumda…”

İnsanımızın şehir ve medeniyet ilişkisine ilişkin durumu da tam bu şekilde. ‘Doğulu kalamamakla batılı olamamak’ arasına sıkıştırılmış bir toplumun yönü belirsiz hareket halindeki pozisyonu “şehir ve medeniyet idraki”ni kaybettirmiş durumda.

Şehirlerimiz de, hangi istikamete gittiği meçhul ama hangi yöne savrulduğu malûm bir kaos içinde, önüne geçilemez bir tümörleşme içerisinde…

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, kendisiyle yapılan bir röportajdaHuntington’un “medeniyet çatışması” tezine de değinerek,medeniyet ve şehir ilişkisine dair şunları söylüyor: “Bütün insanlığın aktığı tek bir medeniyet değil, birçok medeniyet vardır. Ancak bu medeniyetler arasındaki ilişki Huntington’un düşündüğü gibi her zaman çatışmacı ve gerilimli bir ilişki değildir. Ayrıca medeniyetler birbirlerinden ayrı yerlerde, tarihi boşluk alanlarında ortaya çıkmazlar. Medeniyetler, özel şartlarda belli bir insan topluluğunun çevreye getirdiği yeni yorumlarla ve birtakım kurumların ortaya çıkmasıyla teşekkül etse de birbirinden kopuk yaşamazlar. Aynı medeniyetin farklı coğrafyalarında kurulan şehirler arasındaki farklılıklar, aynı coğrafya içinde kurulan farklı medeniyetlere ait şehirler arasındaki farklılıklardan daha azdır; mesela Marakeş ile Buhara İslam coğrafyasının iki ayrı dünyasıdır; ama birbirlerine çok benzerler; fakat Marakeş ile Madrid birbirine çok yakın olduğu halde birbirlerine daha az benzerler. Dolayısıyla tek bir medeniyet yoktur. Ancak bütün bu medeniyetler insanlık birikiminin ortak değerleridir ve insanlığın ortaya çıkardığı her şey birbirinden etkilenir, yani tek başına soyut bir alanda doğmayan medeniyetler insanlığın ortak birikimine katkıda bulunurlar….”

Dün bize ait medeniyet dünyamızda coğrafyaları birbirine çok uzak olsa bile ‘akraba şehirler’in aynı ruha sahip iklimi; yerini bugünün aynı coğrafyada birbirine yabancılaşmış, beton yığını haline gelmiş şehirlerine terk etmiştir.

Böyle olmuştur ve günümüzün “şehir ve medeniyet idraki”nden yoksun yöneticileri eliyle böyle olmaya da devam edecektir.

Anlayan, hisseden, tasalanan, hüzünlenen için “şehir ve medeniyet” bir derdin adıdır, şifası da onu inşa edecek iklimle mümkündür. Büyük Velî Feridüddin Attar’ın söylediği gibi; “kitabıma dert gözüyle bak ki bendeki yüz dertten birini görebilesin!”

Yaşadığımız şehre bu gözle bakabiliyorsak, şehrimizin kendisine ait neleri kaybettiğini ve kendisine ait olmayan nelerle kuşatıldığını fark edebiliriz.

Evet… “Şehir ve medeniyet” derken, maalesef yaşayan bir vakıadan bahsedemiyoruz. Bu kavramların çekiciliğiyle tarihî realiteye kaçmaktan başka bir şey yapamıyoruz. Bu anlamda, hafızamıza yeniden dönmeliyiz. Dönmek için de ‘hafızamız olduğu’nu hatırlamak zorundayız. Yoksa ‘travmatikamnezi’lerle insanımız ve şehirlerimiz sarsılmaya devam edecektir.
Yahya Düzenli

şehirler medeniyeti emmeli, sindirmeli ki şehirleşirken medenileşsin. medeniyet yalnızca ilim ve irfanda ilerlemek, bir gökdelen gibi sivrilmek değil bir halka gibi genişleyerek büyümektir. işte o zaman medeniyet herkesi kapsar ve kuşatır. ilim ve irfanı estetik ile buluşturarak , bilgiyi estetikleştirerek kullanılabilir araç haline dönüştürmek onu gözlere aşina kılmak ileri bir medeniyetin göstergesidir. kitaplara hapsolmuş bilgiler ile zihinlere hapsolmuş ezberlerin birbirinden hiç bir farkı yoktur. Mimar Sinan'ı eşsiz kılan işte bu ilim ve irfanı somutlastırmak, bilimi taşa işleyerek taşı estetik bir yapı haline dönüştürmekti. medeniyet taşa ruh katmak aynı zamanda. bu ruhu bir toz gibi cansız nesnelere serpiştirerek onlara bir kimlik kazandırmak.

dönüp etrafınıza bir bakın . bir birine benzeyen ruhsuz binalar, alışveriş merkezleri, plastik oyuncaklarla dolu parklar. geçmişten size bırakılmış ancak zamanla tahrip olduğu için yok olmaya yüz tutmuş şeyleri hatırlayın şimdi. sokağın köşesindeki bir çeşme, damı uçmuş eski bir köşk, şimdilerde görmenizin mümkün olmadığı ağaçlara takılmış küçük kuş evleri. küçük ayrıntılarla büyük sıkıntıların önüne geçmiş bir geçmiş, kaba varlıklarıyla nefes almayı daraltan bugün.
biz ne zaman medeniyeti günlük hayata uyarlamaktan vazgeçtik. şehirlerimizi ne zaman duvarları karalayan bir çocuk gibi belediyecilik anlayışına mahkum ettik.
Matisse, “Görmek yaratmanın başlangıcıdır,” diyor. yarattığınız şeyin nereden baktığınızla ilişkisi kaçınılmaz değil mi?
 

DatluCadu

5 dakkaya hazırım
ÜZGÜN
Kayıtlı Üye
12 Temmuz 2006
22.726
769
41
"Büyük üstat, düşünce adamı ve şair Sezai Karakoç, mimari ile kozmoloji arasındaki aşkın bağlantıya işaret ederek; Şehir, Medine, Site veya Kent, hangi kelimeyle ifade edersek edelim, bir medeniyetin canlı ve toplu sergisi demek olan bu eserler her şeyden önce bir ruhun ifadesidirler. Her bir medeniyet kurmuş olduğu şehirlerde ve bunların mimarilerinde kendisini gösterir der. Ve ona göre kent, kentsel tasarım ve mimari esas olarak bir medeniyet işidir ve aynı zamanda kozmoloji ile de ilgilidir. Bu dünyayı dönüştürmenizin ulvi veya metafizik bir derinliği yoksa eğer oluşturduğunuz mimari de sığ kalmaktadır. Bu tarz bir yapı, dönemsel ihtiyaçları karşıladıktan sonra yerimizi (dünyamızı) daraltmaya başlamaktadır.

Bu konu, şehir ve mimari, Türkiye’nin uzun bir süre gerektiği gibi üzerinde durmadığı hayati öneme sahip olan bir konudur. Mimarinin ideoloji ile olan “doğal” akrabalığı “kurgulu” bir hale getirildiği günden bu yana sorunlar giderek büyümektedirler. Elbette her düşüncenin bir mimari tarzı olacaktır ama mimari üzerinden dönüştürme çabası var olan işleyişi tersine çevirme girişimidir. Ve bu girişimin arzulanan bir dönüşümü sağladığı da vaki değildir.

Şehir, salt bir yerleşim birimi değildir, çevreyi tanımlama ve çevreye kimlik edindirme pratiğini de içeren bir girişimdir ve dahi bir kimlik oluşturma alanıdır. Her toplum veya medeniyet tasavvuru kendine bir kimlik edinirken onu birçok konuyla olduğu gibi belli bir “anavatan” idealiyle de ilişkilendirmek zorundadır. Her ütopyanın ya da ideolojinin kutsal bir mekanının olması da bundandır. Bu tür mekanlar aynı zamanda iman ile ontolojik bir ilişkisi olan güvenlik duygusunu da oluşturur.

Fiziksel çevre ile aramızdaki ilişki, bir düzen ve denge çerçevesinde kurulduğunda ancak bize güven ve rahatlık sağlayabilir. Aynı zamanda o bizim sahip olduğumuz değerlerin de somutlaştığı bir alandır. Bu bağlamda şehri, kültürel ve ulusal değerler belirlerler ve mekânlama da bu eksende oluşur. Aynı zamanda yerleşim alanı oluşturmanın konumlanma ve adabı da bu değerler bağlamında oluşur.

İnsanoğlunun doğaya yerleşmesi salt barınma ihtiyacını karşılayan bir pratik olmadığından kent imajı ve planı toplumsal değerlerle sıkı bir ilişki içindedir. Bundan dolayı da yerleşmeyi düzenlemek aynı zamanda sahip olunan değerlerin yerleşmesini de istemektir.

......................

Son olarak, eğer bir medeniyet tarihinden bahsedilecekse bu aynı zamanda şehirlerin tarihidir. Şehirliliğin tarihi vardır köylülüğün tarihi olmaz. Tarih yazmak isteyenler, tarihe konu olacak alanlarda çalışmalar yaparak bunu gerçekleştirebilirler.

Mimarisi, matematiği ve müziği olmayan toplumlar bir medeniyet tasavvuruna sahip olamazlar. Bunların oluşmasının ilk adımı ise bu alanlara ilişkin düşünceyi ve ortak aklı bulmaktan geçer."

Mazhar Bagli
 

DatluCadu

5 dakkaya hazırım
ÜZGÜN
Kayıtlı Üye
12 Temmuz 2006
22.726
769
41
Mehmet Dumanoğlu
Müslüman Ülkeler Neden Geri Kaldı?
Müslüman ülkeler, bilime ve teknolojiye gereken önemi (VII.-XV. yy arası hariç) verememişlerdir. Günümüzde bilim, sanat, felsefe ve teknolojideki gelişmeleri birkaç lokomotif ülke ( Türkiye, İran ve kısmi olarak Pakistan ) yüklenmiştir. Günümüzdeki dünya düzeninde Müslüman ülkelerde yeni farkına varılan bilimsel gelişmeler hak ettiği yeri henüz istenildiği kadar alamamıştır. Yüzyıllar önce Avrupa’da yapılan yenilik hareketleri İslam ülkelerinde o zamanki İslami anlayış nedeniyle takip edilmemiştir.



Müslüman ülkeler arasında sosyal, ekonomik işbirliği yerine mezhepler ve siyasi çelişmeler İslam devletlerinin çağa ayak uydurmasına engel olmuştur. XV. Ve XVI. yy. da bilimsel, siyasi ve sosyal gelişmeyi ilerletmesi düşünülen Osmanlı İmparatorluğu birtakım yanlış politikalar ve politik hesaplar yüzünden teknolojiye de gereken önemi verememiştir. Bunun sonucunda günümüze kadar uzanan ve telafisi çok zor olan geri kalmışlık süreci yaşanmıştır. Laik devlet anlayışı yerine İslam devleti kimliği arkasına sığınan ülkeler İslam’ın en önemli unsurlarından olan akıl ve bilimsel gelişme ile ilerlemeyi göz ardı etmişlerdir. İslam’ı doğduğu zamanın koşullarıyla kabullenmiş ve hangi zamanda olursa olsun bu anlayışı sürdürmüşlerdir.

Bugünün koşullarına bakacak olursak hiçbir Müslüman ülke bolluk yıllarında bile kişi başına düşen milli geliri 3500 dolardan yukarı çıkaramamıştır. Sömürgeciliğin halen artarak devam ettiği, güçlünün güçsüzü yok ettiği dünya düzeninde Müslümanlar birlik ve beraberlik anlayışı içinde hareket etmezlerse sonları diğer güçsüz ülkelerden farklı olmaz. Türkiye, ABD’nin Orta Doğu haritasını kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmek için harekete geçtiği bu zamanda atacağı adımlarla, hem Yeni Dünya düzeninde büyük rol oynayacak hem de Müslüman ülkelerin güç kazanmasına önemli unsur olacak.

Pakistan ve Türkiye’nin bilim ve sanayileşme alanında yaptığı yatırımlar düşünülmez ise Müslüman ülkelerde petrolden elde edilen gelirlerin İsviçre ve ABD bankalarında toplandığı görülür. Petrolden para kazanan ülkeler bunu israf ekonomisine harcamaktadır.

Oysa Somali, Uganda, Etiyopya gibi sürekli açlık tehlikesinin olduğu ülkelere veya kendi ülkelerinde sanat ve bilime harcansa Müslüman ülkelerin kalkınma süreci hızlanır.

Bilim ve teknolojiye, sanat ve felsefeye yatırım yapılmamasının nedeni Müslüman ülkelerdeki egemen güçlerin ve ailelerin ‘’ Yönetme güçlerini’’ kaybetme korkuları olabilir.

Aşiret anlayışı ve ağalık sistemi şıhlık geleneği devam etsin diye Doğu ve Güneydoğu Anadolu milletvekillerinin kendi bölgelerine devletin yatırım yapmasını engelledikleri ( böylece halk cahil kalacak, yol olmadığı için medeniyet, okul olmadığı için uygarlık gelemeyecek böylece güçleri devam edecek ) düşünülürse geri kalmış ülke yöneticilerinin de aynı yönetim felsefesinde olduklarını tahmin etmek güç değildir.

X.yy. da ki İslam dünyasında ( Abbasiler ) İbn-i Rüşt felsefesi hâkimdir. Bu felsefede rasyonalizm, realizm görüşleri temel alınmış, din biliminin hizmetine sunulmuştur. Kur’an-ı Kerim ve Hadisler bu uygulamaya izin vermiştir. Ancak Gazali felsefesinin Abbasilerin son dönemlerinden itibaren yanlış yorumlanması ve uygulanması XV. yy. İslam âleminde sanat, edebiyat ve felsefede, dolayısıyla genel kalkınmışlıkta, önce duraklama, sonra gerilemeye neden oldu.

Bu sırada Avrupa’da ( XI-XVIII. yy. arası ) üniversitelerin açılması, Rönesans, Reform, Aydınlanma çağı aşamaları ile bilim çok gelişmiş, 18. yüzyıl sonlarında Sanayi Devrimi gerçekleşmiştir.

XI.- XX. yy. arası İslam kültür tarihine baktığımızda her türlü gelişmenin sadece Türklerin sırtına kaldığını görüyoruz ( XIII. yy. İran arada görülür ). Oysa Avrupa uygarlık ve medeniyeti bütün Avrupa toplumunun ortak ürünüdür. Türklerin zayıflaması İslam uygarlığının da zayıflamasına neden olmuştur. Kültür ve uygarlığın sadece Türklerin sırtında kalması XV. yy.’ dan itibaren geri kalmanın tarihi temel nedeni olarak görülebilir.

Günümüze gelirsek, tarihi etkenler yanında 1960’dan itibaren Pakistan ve Hindistan hariç ‘’ çalışma isteği ve araştırma merakının’’ Müslüman toplumlarda yönetenlerce, yönetilenlere ÖZELLİKLE empoze edilmemesi, İngiltere, Fransa, ABD, S.S.C.B. gibi ülkelerin kasıtlı bir yanlış eğitim yöntemi olarak Müslüman ülkelerde ezber, günlük hayatta hiçbir yararı olmayan bilgilerle çocukları donatıp OYALAMALARI, öğrenmenin bilgi bombardımanı şeklinde verilmesi ancak günlük hayatta kullanılabilir yöntemlerin tercih edilmemesi geri kalma faktörlerinden birkaçıdır.

Müslüman ülkeler arasında kültürel, sosyal, ekonomik işbirliği yerine mezhepler ve siyasi çekişmeler, karşılıklı gelişmeyi engelleyici propagandalar, silahlanma yarışı faktörlerdir.

Bugünün koşullarıyla durumu ele alırsak son 20 yılda dünyada yoksulluk da eşitsizlikte arttı; KÜRESELLEŞME, artan yoksulluk ve eşitsizliğe yeni bir ivme kazandırdı. BM verilerine göre 7.3 milyarlık dünya nüfusu içinde en yoksul yüzde 5’lik kesimin toplam dünya üretiminden aldığı pay, 15 yıl önce yüzde 2.3 iken şimdi 1.4’e gerilemiştir. Aynı dönemde en tepedeki yüzde 5’in dünya üretiminde aldığı pay yüzde 70’ten yüzde 85’e yükselmiştir.

Amerikan işgal kuvvetlerinin Ortadoğu’nun haritasını toptan değiştirmek üzere kolları sıvadıkları bugünlerde dünyada neden kalkınmış tek bir Müslüman ülke bulunmadığını düşünmek çok da zor olmasa gerek.

Türkiye’nin bu karmaşık dünya düzeni içinde yapacakları, dünya düzenine yön verecek en önemli etkenlerden biri olacaktır. Başka ülkelerin Türkiye üzerindeki hedeflerine ya karşı koyacağız ya da ilmi araştırmaları, felsefeyi, KENDİ DİLLERİNİ KORUMAYI, bilimi ikinci plana atarak boyun eğmek zorunda kalacağız.

Bilim ve sanat artık Avrupa ve ABD’nin tekeli olmaktan çıkıp tüm dünya ülkelerin refahı ve huzuru için kullanılmalıdır. Her dönemde Avrupalılar Müslüman ülkeleri karşı karşıya getirmek için türlü oyunlar düzenlemişlerdir. Kendi ulusal çıkarları açısından bakarsak yaptıkları doğrudur ve oyunların çoğunda başarılı da olmuşlardır. Artık geçmişten ders çıkarılıp yarınlara yön verecek adımlar atılmalı, Müslüman ülkeler kendi gençliğine sahip çıkıp, bilim, sanat, felsefeye gerekli desteği vermeli, Ulusal dillerini Fransızca, Almanca ve İngilizcenin işgalinden kurtarmalıdırlar( çünkü bir insan hangi dili konuşursa o kültürle düşünür). Bu alanlarda YAPTIRIMLARA ve YATIRIMLARA yönelmelidir.

Coğrafi keşiflerle yağmacılık, sömürgecilik, emperyalizm şimdi de küreselleşme yani globalizmde elbette yatırım ve yaptırım kolay değil. Fakat 1919 da Türk Ulusu’nun ATATÜRK’ÜN liderliğinde o zamanki bütün emperyalistleri yenerek YOLU AÇTIĞINI HATIRLATIRSAK…


http://mehmetdumanoglu.com/politik-yazilar-liste/13-musluman-ulkeler-neden-geri-kaldi.html