Günlük... Aylık... Yıllık...

Aysegul3437

Üye
Kayıtlı Üye
7 Ocak 2025
142
203
18
Hadi ben de başlayayım. İşe yaracak mı bilmiyorum ama en azından bunu bilmek için denemem gerekiyor. Toparlanmak zorundayım ve her zaman olduğu gibi bunu yine benden başka kimse yapmayacak. Yalnızlık bu çağın sorunu mu yoksa insan her devirde yalnız kendi adımlarında mı bu hayat denilen yolda? Kimileri daha şanslı sanırım, özellikle duygusal anlamda...

Evet toparlanmak gerek. Dönüp dolaşıp tekrar tekrar girdiğim depresyondan çıkmak. Belki yine düşeceğim ama bacak kaslarım gelişecek ha. Ya da yine bir züğürt tesellisi...

Hedefler, hedefler... Yapsan bir türlü, yapmasan başka. Yapmadığımda zaten sıkıntı. Yaptığımdaysa kendimi robot gibi hissediyorum. Sanki bu dünyaya To Do listelerini tıklamaya gelmişim. Kasiyerlerin dıdıt dıdıt diye bir şeyleri ekranda geçirivermesi gibi. Çantama girdi mi girdi, eee sonra...

İnançlı bir insan olarak bu anlamsızlık girdabı da ne ayıp. Ama somutlar oluşmayınca soyut da eksik kalıyor. Ya da ben çok dünyevileştim...

Sorunum istikrar. Üç beş gün yapıp bırakmak. Her şeyin yeniden aynı hızla matlaşması. Yaşama sevincimi ne zaman kaybettim?

Neyse içimi dökmek için bir günlük olsun burası. Belki o gün yapıp ettiklerimi yazdığım, gaza geldiğim, motive olmama yardım edecek bir yer. Ya da ilk yazıdan sonra hevesimi alıp bir daha da uğramayacağım, arkada bıraktığım silik bir iz....

Denemeden bilemem değil mi?
 
Az önce okuduğum kitaptaki bir bölüm bende çok farklı açılımlar oluşturdu ve resmen var olan paradigmamı değiştirdi. Kitapları bu yüzden seviyorum. Bir farkındalık ve sonra değişen algılar, gerçekler. Şekil zemin ilişkisi bu hayattaki en önemli olgulardan biri. Zaten bizi de en çok buralardan vurmuyorlar mı?

Tabii asıl çözüm zannedildiği gibi farkındalıkla oluşmuyor bence. Her yerden bin türlü uyaranla "Aaa kuş" denilerek oradan oraya savrulurken dikkatimiz, esas mesele fark ettiklerimizi bunca hengamede unutmadan, iyice besleyerek, derinleştirerek hayatımıza entegre etmekte. Yarın bambaşka bir kitap ve fikirle kuş olup uçacaksa bu farkındalığım ne önemi var ki? Kuluçkaya yatırmak gerek hakikati. Gerçek civcivlerimiz olsun diye. Kuşlar vefasız.
 
Ben kendim mi yazdım da unuttum acaba dedim, kaleminize sağlık, umarım işe yarar
 
Eh bugün şükür biraz daha iyiyim. Yine öylece, çok bir şey yapmadığım bir gündü ama bir kaç güne göre kafam biraz daha yerinde. Güne başlarken biraz dua ettim, korunma sureleri. Onların da etkisi olabilir. Normalde de okumaya gayret ediyorum ama artık sayılarını biraz daha arttırmam gerek sanırım.

Hiç kitap okumadım. Zihnim dinlensin diyorum ama yarın iştahla tekrar okurum herhalde. Sorun okumak değil, okuduklarımı, öğrendiklerimi uygulayamamak. Bir süre sonra bütün o bilinenler yük olmaya başlıyor. Eskiden en azından yazardım. Deneme, şiir, günlük. Sonra kaleme, deftere de küstüm. Dünyanın en yalancı insanları bence şairler. Hezeyanlarını yazıp duruyorlar hakikat diye. Üç beş üstadı ayrı tutarsak tabii. Meğer ben de hep zanlarımı yazmışım. Seneler geçip yazdıklarım gerçekleşmemiş heveslerimle beraber kaybolup gidince ben de aptallığıma yandım... Ve küstüm heveslerime de, hayallerime de, kelimelere de. Şimdi daha akıllı ve suskunum.

Neyse fazla da melankolik olmaya gerek yok. Açtım bir Youtube kanalı, bir şeyler örmeye çalışıyorum. Kalem tutmayacaksa da ip tutsun parmaklarım. Boş duranı Allah sevmez.
 
Selamlar, ilk yazınız sanki biraz beni de anlatır gibi geldi de, neler yaşadınız da bugünlere geldiniz? paylaşmak ister misiniz?
 
Selamlar, ilk yazınız sanki biraz beni de anlatır gibi geldi de, neler yaşadınız da bugünlere geldiniz? paylaşmak ister misiniz?
Merhaba. Aslında çok anlatmak istediğim şeyler değil. İçimde yaşamayı ve buraya olaylardan ziyade duygularımı yazmayı tercih ediyorum. Aslında üç aşağı beş yukarı çoğumuzun yaşadığı şeylerin iz düşümü.
 
Az önce hayatta en çok nefret duyduğum kişiye olan öfkemi bir kağıda yazdım. İçimden ne geliyorsa, küfür kıyamet. Böyle zamanlarda sansürlemek en kötüsü. O kadar çok negatiflik birikmiş ki içimde içsel sesim bağıra bağıra yazdım hem de. Çünkü "acaba" dedim öncesinde; "beni bu kadar dibe çeken, depresyona, umutsuz bir mutsuzluğa iten o mu? Bu duygu ve düşüncelerimi engellemeden bir yere yazarsam rahatlarım belki. "Bazen tek gereken sadece bağırmaktır. Kimse duymasın diye içerden ya da bir kalemin ucundan da olsa.

Yazdım. Sinirden kağıdı yırtacak kadar çizgiler çize çize. Sonra da yaktım kağıdı. Ondan gelen negatiflikler de böyle bu sayfalar gibi bir daha hiç geri dönmemecesine yok olup gitsin ve ben onsuz kendi hayatıma tertemiz bir sayfayla başlayayım diye. Şu anlık işe yaradı gibi. Sakin ve huzurluyum. Biraz...

Odamda keskin bir yanık kokusu. Pencereyi açtım üşüdüğüm halde. Yine de gitmiyor koku. O negatifliklerin izinin maalesef çok uzun zaman kalacak olması gibi. Ve hep üşütecek. Neyse, bari biraz temiz hava alırım bu bahaneyle. Onun yüzünden nefes alamadığım bu hayatta oksijene çok ihtiyacım var zira...
 
Bir çok şeyi fark etmek ama kimsenin anlamayacağını hatta üstüne üstlük çirkefçe saldıracağını bilerek susmak ne kötü...
Ya da belki esasında iyi. Kimseyle çekişmeye enerjim yok. Dilimi tam uzatıp konuşacakken ağzımın içine geri sokuyorum. Eskiden inandığım, bildiğim konularda asla susmazdım. Gerektiği yerde doğrularımı çatır çatır savunurdum. Önemli bir konuda yine öyleyim ama insanlara yardım etmek adına artık çaba sarf etmiyorum. Çözümü bilsem de susuyorum çünkü çoğu insan çözüm istemiyor, sadece ağlak ağlak şikayetlenmek istiyor. Ve çözüm ve yardım hak edilmeli diye düşünüyorum artık. Bana zamanında kimse yol yordam öğretmediği için hayatımdaki çoğu şeyi çarpa çarpa kendim öğrendim. İstiyordum ki başkalarına bu tecrübelerimden yola çıkarak yol göstereyim, çözüm üreteyim. Ama dedim ya insanlar çözüm istemiyor. Kendilerine acınılsın ve zaafları kabullenilsin istiyor. Doğrucu davut olmak neme gerek. Çırpının çırpının durun oturduğunuz yerde debelenerek!

Hayattaki en büyük ahmaklıklardan biri her şeyi bildiğini zannetmek. Farklı bakış açıları için zihnini ve kalbini açamayan insan hakikati de içine alamaz. Her doğru elbette kabullenilmez birisi söylüyor diye ama kendine düşünecek bir alan açıp "Ya acaba bu doğru diyor olabilir mi? Dur ben şunu bir araştırayım" bile diyemiyorsa insan varsın hezeyanlarında oradan oraya savrulsun kalsın. Eninde sonunda hakikatle karşılaştığında ki illaki karşılaşacak, mal gibi kalsın... :)
 
Anım anıma uymuyor. Bir iyiyim, bir ruhum daralıyor. Bu aralar seneler önce bıraktığım sigaraya başlamamak için zor tutuyorum kendimi. Sanki sağlığım çok iyi. Bir de onu enjekte edeyim sisteme. Alışkanlık denilen şey öyle tuhaf ki yıllar geçse de üstünden bu kalp seni unutur mu? Ney! Şarkı çık aradan. Nerde kalmıştık. İşte olmuyor bıraksan da beni ey aşık, olmadık anda damdan düşerim. Yok ben iyi değilim.

Hayat bazen komik, bazen trajik. Çokça trajikomik. Hani diyorlar ya "vatandaşı olmasan güzel ülke" diye. Hayat da biraz öyle. Çok üstüne alınmasan yaşamak o kadar da zor değil belki. Egoyu bırakmak zor olan. Bu zor yokuşun başı orada başlıyor. Belki bir adım atsan, sonra bir kaç adım daha zirvelerdesin. Ama o adımlar yok mu o adımlar...

Bazen yürümek bile zor geliyor. O zaman sürünmek gerek. Ne demiş şair:

Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Hepi topu bir simülasyondayız belki de. Yok belkisi fazla, bu aralar ikna oluyorum tam da öyleyiz. Adam üç senedir dışarı çıkmak istemiyor. Karga tulumba çıkarmışlar sokağa. Evde bile rahat bırakmıyorlar adamı. Ev ne güzel, mis. Ben de dışarıyı hiç sevmiyorum. İşim yoksa vınlarım eve. Ne işim var bunca saçmalığın, yüzeyselliğin içinde. Demek ki simülasyonda olan ama aslında olmayanlar da var. Farkındalık güzel de ya çözüm? Yine geldik mi en başa.

Balık baştan kokulu. İstediğin kadar sür parfümü.

Bir de can sıkıntısı. Onca yapılacak şey var ama yok bu can illa sıkılacak. Sıkı can iyiymiş, öyle diyolla...
Hadi oradan. Diyorlar da gerçek merhemi bulan da yok, süren de yok. Konuşup dursun varsa yoksa uzmanlar, azmanlar. Herkesin her şeyi bildiği ama hiç bir sorunun bitmediği bir devir bu çağ. Gerçekten bilenler de susuyor çokça. İşte diyorum ya bir simülasyon yaşadığımız. Postmodern devrin moderni gitmiş postu, leşi kalmış.

Güya kendi derdimi anlatacaktım. Yine geldik mi sistem eleştirisine. Belki de bireysel sandığımız her dert aslında işte dünyadaki bu kokuşmuşluktan. Balık bu yüzden kokuyor işte. Akvaryumun suyu bozuk. Balıklar hasta olmasın mı?

Bize başka okyanuslar gerek de adım adım yürünmüyor ki akvaryumun içinde...
 
Düzen... Düzen... Olmazsa olmaz. Ben dağınıkken mutluyum, aradığımı ancak o zaman bulabiliyorum diyenleri hayatım boyunca anlamadım. Gerçekten öyleler mi yoksa kendilerini mi kandırıyorlar? Zira dağınıklık enerjisi insanı savruk hale getirmez mi ya? Düzenin gözünü seveyim.

Genelde şunu da gözlemliyorum ki hayatının bir yerini düzene soktuğunda düzeltemediğin başka bir yeri de toparlanıyor. Kuantum dolanıklık teorisinden mi kaynaklı bu? Esasen inanılmaz bir evrende yaşıyoruz. Bir de her şeyin hikmetini bilebilseydik hayranlıktan donakalırdık herhalde.

Doğru olanı yapmak bambaşka alanlarda da ödüllendirici oluyor ama ah bir yapabilsem. Kendime bir sağ kroşe atsam yeniden disipline olur muyum?

Anlık motivasyon bir işe yaramıyor. Evet yapıyorum ama dakikalar kadar. Günlere, aylara uzanan hayırlı bir irade istiyorum ben. Kitap okumak bu anlamda artık yetmiyor. Çok okumaktan duyarsızlaştım galiba. Çevrem desen benden beter. İlham veren yok ki. Burada mızmızlanıp dur bakalım. Kendini böyle kandır. Yok, yok sol kroşe de olur.

Pes de edemiyorum. Kabul et işte olmuyor de ve otur oturduğun yerde. Vicdan azabım ne olacak? Ya kendime, hayatıma, dünyalarıma ettiğim yazık. Nefis ve şeytandan gelen kazık. Bari bu yaz alsaydık bir yerlerden bir yazlık.. Sazlıklardan havalanan...İlhan İrem'de ne güzel söyler.

Keşke konu başlığını "Saçmalardan seçmeler" koysaydım günlük yerine. Ama değiştiremiyormuşuz bir kere yazınca. Neden ki? Zaten hayatta yeterince değiştiremediğimiz şey var. Bari burada özgür olaydık...

Çevreye verdiğim saçmalıklardan ötürü özür dilerim.

Ben kendimden bile sıkıldım ya. Ezel gibi yeni bir kimlikle mi çıksak piyasaya? Ne yaparsan yap yüz nakli de olsan, cismin, kimliğin de değişse Eyşan'lar hep aynı.

Düzen önemli. Kafada da...
 
Uykum var. Sabah çok erken uyandım. Normalden neredeyse dört beş saat daha erken. Çünkü bu aralar öğlen uyanıyorum denilebilir. Millet akşam yemeğine hazırlanırken ben kahvaltımı yapıyorum. Bir gidiyor denge, pir gidiyor. Ama bugün dışarıda işim vardı ve kalkmak zorundaydım. Bir gece önce geç uyuyunca uyanamam dedim ama uyandım. Fakat ve lakin gel gör ki sabah erken uyanınca benim premses bağırsaklarım, midem ve dahi tüm diğer iç ve dış organlarım bundan ziyadesiyle huzursuz oluyor. Resmen deliye dönüyorlar. Bari konuşayım onlarla dedim. Biraz sakinleştirdim. Sonuçta işimiz var. Dönünce eve uyuyabilirsiniz değil mi? Bazen düşünce gücü hiçbir işe yaramıyor ama bazen müthiş işler çıkarıyor. Sakinleştiler. Gün içinde ara ara mızırdansa da midem, yine içimden ikna ederek pek bir sorun çıkarmasına müsaade etmeden eve gelmeyi başardım. Esasında iyi geldi hem o saatlerde dışarıda olmak hem de bir şeylerle uğraşmak. Amaçsız dolaşmayı sevmiyorum, işim varsa tamam. Bu iyi gelebiliyor.

Bu aralar ufak ufak yediklerime dikkat ettiğim için de kendimi hafiflemiş hissettim. Bu da hoşuma gitti. Hala vermem gereken biraz kilom var ama. Üç dört ay öce uzun süren, gıdım gıdım ilerleyen bir diyet dönemim oldu. Araya tatil girmeseydi bayağı bayağı veriyordum ama tatilde hoopp tekrar aldım bir kısmını. Şimdi yine verme zamanı inşaAllah. Alıyoruz, veriyoruz kapitalizme can veriyoruz. Her iki anlamıyla da... Ama şu bir gerçek ki sağlıklı, dengeli beslenmek ruha da, bedene de iyi geliyor. Diğer türlüsü de mahvediyor.

Tatilden hemen sonra başlayayım diyete dedim ama bir ay içinde arka arkaya üç cenazemiz oldu akrabalardan. Bir çadırdan ötekine koştuk resmen. Çok etkiledi desem yalan olur zira insanlara karşı eski sevgim yok. Ölümlerine bile üzülemiyorum desem. Çok yakınım da olmayınca. Zaten artık gözlemliyorum ki insanlar eskisi kadar ağlamıyor bir mezar başında. Hemen ayrılmak istiyorlar sanki ölenin kabrine baktıklarında, yüzleşmek istemedikleri sonlarından...

En çok babamın mezarında ağlıyorum ben. Ne zaman gitsem başucuna, yok ağlamayacağım bu defa diyorum ama olmuyor. Onu çok özlüyorum. İyi ki babam sen oldun. Kabrin nur mekanın cennet olsun...

Neyse. Hayat böyle bir şey. Diyetler, cenazeler, helvalar, işler. Mezar taşları, kaçışlar.
Yine bir gün bitti. Uykum geliyordu, kaçtı...
 
Bugün aslında yazasım yok. Pek bir şey de yapmadım. Bu aralar şekersiz besleniyorum ve böyle olunca kitap da okuyamıyorum çok fazla. Beynim duruyor sanki. Hoş akşam üstü Joseph Murphy'nin Bilinçaltının Gücü kitabını okumaya başladım. Olumlu düşünebilmek, harekete geçebilmek için kitapların gazına ihtiyacım var. Bibliyoterapiye her zaman inanıyorum. Ve hayatım boyunca bana faydası oldu. Çok okumanın zararları da var tabii. Bir süre sonra bilgi zehirlenmesi yaşayabiliyor insan. Zihin öğrenilen, fark edilen onca bilgiyle çatallaşıp sonu gelmez yollardan hangisine gireceğini bilemeyebiliyor. "İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı" diyen Hz Ali'nin bu sözünü daha iyi anlıyorum bazen. Sadelik her anlamda en temel hizaya çekici ama okumaktan başka çare de görmüyorum kendimde. Arada bir durdursam da kendimi ben kitaplarımla mutluyum. İyi ki onlar var. Bir gün cennete girersem (inşaAllah) orada da sonsuz bir kütüphane istiyorum. :) Bir de sadece bana ait uçsuz bucaksız bir deniz. Ve alimlerle, bilgelerle dolu bir sohbet masası. Bir ayağına tutunup o masanın (onlarla birlikte oturacak kadar alim değilim) dinlemek isterdim bu evrenin gizemlerini, nice hikmeti...Ne müthiş bir şölen olurdu. Allahım nasip et. Amin.
 
Bugün yine biraz erken uyanıp doktora gittim. Ne zamandır tahlil yaptırmamıştım ve yine halsizliklerim başladı. Magnezyum ve D vitamini eksikliğim varmış. Diğerleri çok şükür iyi. Beni diyetisyene yönlendirmesini rica ettim doktordan. Az çok ne yapacağımı biliyorum ama belki farklı bir şey söyler dedim. Zira eskiye nazaran kilo verme hızım çok düşük. Birkaç fikir aldım. Diyet listesine yüzde yüz uymayacağım. Kendime göre ayarlayacağım. Eczaneden ilaçlarımı alırken verdiği magnezyumun içinde titanyum dioksit görünce iptal ettim. Bu maddenin olmadığı bir ilaç bulmak artık o kadar zor ki. Yarın muadilini aile hekimime yazdırırım artık.

Hastaneden çıkınca yağmurlu havada uzun uzun yürüdüm. Ufak tefek ihtiyacım olan şeyleri aldım. Her sene sevdiğim renk değişiyor. Bu sene bebek mavisi. Bayılıyorum. Farkında bile olmadan neyi tercih etsem bakıyorum o renk. Bir kupa bardağı aldım masmavi. Bir de küçük yeğenim kırdığı için bir cep aynası. Onun da üzerinde masmavi bir deniz, sarı bir kumsal var. Tam benlik. Gereksiz alışveriş yapmayı hiç sevmiyorum ama bir şeyi de çok beğendiysem artık onu almalıyım, yoksa aklımda kalıyor. Yoruldum bu kadar çok yürüdüğüm için ama iyi geldi. Şimdiyse yorgunum. Bir fincan kahveden sonra artık uykum gelmez. Fincan dediysem koca bir kupa.

İbadetlerimi çok aksatıyorum. Ona canım sıkılıyor. Bir türlü silkinip kendime gelemiyorum. Bazı konularda biraz daha iyiyim ama ağır aksak olmuyor böyle. Bir sihirli değnekle her şey hemen hallolsun istiyorum. O kadar uzun zaman bekledim ki acele etmeye hakkım varmış gibi geliyor, ama yok! Psikoloji düzelmeyince çok bir şey de düzelmiyor. Çok bir şey düzelmeyince psikoloji de düzelmiyor. Al sana bir paradoks. Yumurta mı tavuktan, civciv mi embriyodan... Valla Allah ol demiş olmuş. Fazla kurcalamaya gerek yok. Allah sonumuzu hayır etsin...
 
Biten bir gün daha. Yatağa girdim ama yatacak mıyım; elbette hayır. Çocukluğumdan beri gece uyumayı sevmiyorum. Bana kayıp bir zaman gibi geliyor bu saatte uyumak. Zamanın da çok kıymetini biliyorum ya, neyse. Velhasıl kelam uykum gelse de direniyorum. Neden bedenimle, zihnimle bu kadar çatışıyorsam. Kız kardeşim çok gülüyor bazen bu hallerime. Gündüz de karışanım yok çok fazla ama ben gecenin herkesin uyumasıyla oluşan yalnızlığını seviyorum. Dürtecek kimse yok ve kendinle başbaşasın. Bu büyük bir lüks bana kalırsa.

Bugün ilaçlarımı yazdırdım. Aile hekimim yoktu ben de diğerine gittim. Bu adam biraz garip. İlla her şeyi sorgulayacak. Yaz ver işte ilacımı. Önce söylediğimi anlamadı. Bir daha açıklayınca tamam şimdi oldu diyor. Asıl doktorum daha kıvrak zekalı olabilir. Tövbe tövbe :) Buna gidince geriliyorum resmen. İlaç yazmamak için direniyor sanki. İyi ki asıl doktorum bu değil. Neyse onu da çok övmeyeyim. İyi dediğim iki gün iyi kalmıyor sonra.

Markete uğrayıp geldim eve. Çoğunlukla internette vakit geçirdim. Bir şeylerden kaçma yöntemi...Akşam şekerim çok düştü. Mecburiyetten birkaç gofret yedim çayın yanında. Diyetimi bozmuş oluyorum biraz ve buna bir çare bulmam lazım. Bakalım yarın tartıya nasıl sirayet edecek bu kaçamak.

Havalar soğumaya başladı. Kışı hiç sevmiyorum ama mecbur. Sevmediğimden mi neyse yaz hemen bitiyor ama kış geldi mi gitmiyor sanki. Hayırlısı olsun. Daha yazasım var ama yok da. Allah şifa versin bana da, herkese de. :)
 
Bol su içtiğim için mi neyse biraz daha odaklı olduğum, kafamın yerinde olduğu bir gündü yaşadığım. Saat tutarak biraz kitap okudum ki bu bana çok iyi geldi. İnternette çok fazla boşa vakit geçiriyorum ve buna bir son vermek adına uzun zamandır izlemek istediğim filmlerin listesini yapıp bari onları izleyeyim dedim. İlk olarak Tarkovski ile başlıyorum. İzlediğim filmlerine de tekrar dönerek yeniden seyretmek istiyorum. "Ayna" filmi ile başladım. Bitiremedim bugün ama en azından her bilgisayar başına geçtiğimde aklıma ilk bunlar gelecek. Sonra belki İran filmleriyle devam edeceğim. Bizdekilerden çok daha anlamlı buluyorum İran filmlerini.

İnsanı mahveden şeylerden biri kararsızlık gerçekten. Öyle ya da böyle bir karar alabilirse insan, kafa da netleşiyor. En azından bende durum bu. Boşuna dememiş Yavuz Sultan Selim: ”Cesaret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık ise ölüme götürür.” diye. Kötü kararlar veririm diyerek hiç karar veremeden bir girdapta takılı kalmak insanı çürütüyor. Bazen ya herro ya merro diyip yürümek lazım. Ama bazen... Cahil cesareti de bir yere kadar.
 
Beden, ruh ve zihin denilen üç odadan oluşan bir ev gibi görüyorum bazen kendimi. Biri diğerinden daha önemli değil ve bir odada var olan sıkıntı diğerlerine de sirayet ediyor. O yüzden çözüm hepsini asgari düzeyde de olsa içine alacak, tatmin edecek eylemlerde bulunmak. Bütüncül yaklaşmazsam hayata, kendime, parçalanıp savruluyorum oradan oraya habire.
 
Bir kaç gündür biraz toparladım gibi. Ama bu ne zamana kadar devam eder, tartışılır. Sabah erken uyanmakta hala zorlansam da namazlarımı kılmaya başladım bir kaç gündür. İnşaAllah devamı gelir ve sabaha da uyanabilirim. Vitamin takviyelerimi de düzenli kullanmaya çalışıyorum ve belki onların da toparlanmamda katkısı vardır. Diyetime ufak değişikliklerle devam ediyorum. Her gün düzenli yürüyüş yapmaya çalışıyorum. Az önce 45 dakika kadar kitabımı da okudum. Gün içinde temizlik yaptığım için yoruldum ama kitap okuyarak, faydalı videolar seyrederek hem dinlenmiş hem de o zamanı verimli geçirmeye gayret etmiş oluyorum.

İnsanı yoran, çürüten şey çalışmak, hareket değil sürekli düşünmek. Hele buna da meyli varsa. Kendimi bildim bileli düşünmeyi, sorgulamayı çok seviyorum ama bunu kontrol edecek üst bir bakış açısı yoksa, gözlemleyen bilinç devre dışı ise o zaman fasit bir dairede dönüp durmaya başlıyor insan. Eee baş dönmesi, mide ve ruh bulantısı da ardından geliyor tabii. Hayatın dizginlerini düşüncelere, duygulara dalıp giderken bırakmamalı. Yoksa bir yere toslamak sadece bir an meselesi.

Ayna filmini izledim ama zor bir film seçmişim. Önceden derin bir hazırlık gerektiriyor. Yönetmenin hayat hikayesini bilseydim, günlüklerini okumuş olsaydım zannederim ki daha zevkli gelirdi bana izlemesi. Şu haliyle ise bölük pörçük, etkileyici ama dağınık sahneler silsilesi. Youtube'da film okuması yapan bir kanalda biraz anlamaya çalıştım sahneleri ama o da çok kısa bir videoydu. Sonra düşündüm de işte bir insan da esasında başka bir insanı ancak benim şu filmi hazır bulunuşluğum olmadan anladığım kadar anlayabilir. Arka plandaki travmaları, alışkanlıkları, Heidegger'ın "atılmışlık hali" dediği doğuştan mahkum olduğu kaderini bilmeden, anlamadan ne kadar anlayabiliriz ki bir insanı? Tanpınar'ın o sözünü nasıl da seviyorum:

“Yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz."​

 
Bu siteyi kullanmak için çerezler gereklidir. Siteyi kullanmaya devam etmek için onları kabul etmelisiniz. Daha Fazlasını Öğren.…