Blog

  • Ev yapımı doğal cilt bakımı

    Ev yapımı doğal cilt bakımı

    Ev yapımı doğal cilt bakımı Bedenimiz protein, yağ, karbonhidrat, vitaminler ve minerallerden oluşuyor. Doğal olarak bedeni onun yapı taşları ile beslemek de en iyi sonucu veriyor. Yani doğru bakımın adresi mutfağınız..

    Hollanda’da doğal kozmetik ve güzellik üzerine eğitim alan ve halihazırda bir güzellik salonu işleten doğal kozmetik, güzellik ve cilt koçu Döndü Yılmaz Mens yüzde yüz doğal malzemeler kullanarak güzelleşmenin mümkün olduğunu söylüyor. Cildi bütün kimyasal içerikli kozmetik kremlerden arındırmak gerektiğini belirten Mens, hemen herkesin mutfağında bulunabilecek malzemelerle nasıl güzelleşebileceğimizi anlattı. İşte ev ve el yapımı küçük sırlar…

    Cilt bakımında neden sadece doğal ürün kullanmalıyız?

    Doğal ürün, adı üstünde cilt yapımıza uygun ürün demek. Ayrıca doğal ürün derinin işlevine destek verir, derinin doğal görevini yapmasını ve böylelikle de beslenmesini sağlar. Kan dolaşımını desteklediği için cildin gerçekten nefes almasına yardımcı olur. Bedene yaşam enerjisi aşılar, hormon sistemini ayarlar ve dengede tutar. Ayrıca doğal ürün demek çevre dostu ürün demek. Bu da zaten başlı başına harikulade değil mi? Ayrıca yine kullandığınız ürünün hayvanlarda denenmediğinden de emin olmuş oluyorsunuz. Yanlış kozmetiğin birçok bilinmeyen hastalığa yol açabileceği artık bilinen bir gerçek. Oysa doğal ürün kullandığınızda otomatikman bunlardan da korunuyorsunuz çünkü biliyorsunuz ki içinde ne bir sentetik ne de bir yapay madde var. Uzun süre kullanılsa bile sağlığı bozmuyor. Bedenimizi oluşturan yapı taşlarını şöyle bir hatırlayalım; proteinler, yağlar, karbonhidratlar, vitaminler ve mineraller. Hal böyleyken bu yapı taşlarından oluşan bir makine düşünelim. Bunu nasıl beslersiniz? Doğal olarak bedenin yapı taşlarına benzer maddelerle beslemek en akılcı olan değil mi? Tamamen mantık bu. Motor yağı, petrol, alüminyum, vazelin, paraben, parafin gibi zararlı, koku ve renk veren kimyasallar yerine doğal yollarla beslemek en doğrusu değil mi?

    Evde Yapılabilen Doğal Cilt Bakımları için Tıklayın!

    Cildimizi en çok ne yaşlandırıyor?

    Cildi en çok yaşlandıranlar, ilk bakışta keyif verici görünenler; güneş, sigara ve şeker. Ama ilk sırayı ben yine de güneşe vereceğim. Sonra şeker ve sigara ikinciliği paylaşıyorlar. Ultraviyole ışınları cildimizde güneş lekeleri dediğimiz renk değişimlerine sebep oluyor. Kılcal damarların ortaya çıkmasına yol açıyor. Ayrıca cildin sağlıklı ve canlı olmasını sağlayan kolajen dokunun hasar görmesine sebep oluyor. Bu da cildi yaşlandırıyor. Yine şeker cildin destekleyici dokusu üzerinde olumsuz rol oynuyor. Şeker molekülleri cilt ve saçtaki kolajen liflerde biriktikçe cildin elastik dokusu bozuluyor. Keza sigaranın da gözenekleri kapattığı, bu nedenle cildin hava almasını yavaşlattığını ve dolaşım sistemini bozmakla kalmayıp, cildin renk dokusuna da zarar verdiğini biliyoruz. Bu kadar zararlıyı saydıktan sonra en faydalıyı da sayalım. Elbette su… Suyu gerektiği kadar içmezsek cildimizin nemini kaybetmesine neden oluruz. Nemini kaybeden bir ciltte ise bildiğiniz gibi kurumalar, kırılmalar ve dolayısıyla kırışıklıklar oluşur. Yalnız dikkat; aşırı su tüketimi de böbrekleri yorabilir.

    Mevsimlere göre cilt bakımları da farklılık gösteriyor mu?

    Buna yanıtım, ‘evet’ olacak. Özellikle mevsim geçişlerine daha çok dikkat etmeliyiz. Mevsim geçişlerinde cilt tipinize, cilt probleminize, cildin ihtiyacına, yaşınıza, bulunduğunuz sosyal koşullara bağlı olarak bakım önerileri sunmak daha etkili olur kanımca. Her mevsimde cildin ihtiyacı olan bakım da farklılık gösterir, ürünler de. Aralık-ocak-şubat aylarında kış bakımı yapılırken, temmuz-ağustos yaz bakımı, eylül-ekim-kasımda sonbahar bakımı yapılmalı. Elbette mart-nisan-mayıs ve haziranda bahar bakımı olmalı. Doğal bakım yaparken bu mevsimlerde yetişen doğal sebze ve meyvelerden yararlanmalıyız. Her mevsimin getirmiş olduğu özellikleri, değişimi göz önünde bulundurursak uygulanacak bakım ve ürün seçmek

    CİLT BAKIMI DÜZEN VE DİSİPLİN İSTİYOR

    Sağlıklı, güvenilir ve cilde çok önemli yararlar sağlayan bakımın amacı cildi canlandırmak, hücre yenilemek, nemlendirmek, cildin yapısını korumak ve beslemek olmalı. Bakımı doğru ve sağlıklı hale getirmek için kesin iki kuralı unutmamalıyız: Öncelikle cilt tipine uygun ürünlerle bakım yapmak ve bu bakımı da uygun bir zaman ve sırayla gerçekleştirmek.

    1. Adım: Cilt temizliği

    Cildin kendini yenilemesi ve biyolojik görevlerini sağlıklı bir biçimde sürdürebilmesi için ilk adım temizlik ile başlıyor. Cilt üzerinde birikmiş yağ, ter, ölü hücreler, cilde yapışmış egzoz, tozlar gibi dış çevresel faktörler ve makyaj artıklarından cildi arındırmak gerekiyor. Cildi temizlemede kullanılan ürünlerin hiçbir anlamı olmuyor. İstediğiniz kadar pahalı ve iyi ürün kullanın, durum değişmiyor.

    2. Adım: Losyon

    Temizleme işlemi tamamlanmış bir cilt üzerinde, temizleyici atıkların kalmaması için mutlaka losyonla temizlemek gerekiyor. Losyonun serinletici, rahatlatıcı, gözenekleri sıkıştırıcı ve pH tabakasını yenileyici özellikleri bulunuyor. pH dengesinin önemini biliyorsunuz. pH dengesi bozulan bir ciltte bozulmalar başlıyor. Temizleme ürünleri ile temizlenen cildin de pH dengesi bozuluyor ve losyonla dengelemek gerekiyor. Losyon cildi yeniliyor, gözenekleri sıkıştırıyor ve canlılık veriyor.

    3. Adım: Nemlendirici

    Losyonla temizleme işlemi tamamlandıktan sonra mutlaka nemlendirici sürmek gerekiyor. Yenileyici, besleyici, hücre yenileyici, onarıcı, koruyucu, güçlendirici, tazelik ve canlılık veren nemlendiriciyi sürerken boyun ve dekolte bölgesini de unutmayın. Kreminizi çene, yanak, burun, alın, boyun ve dekolte olarak paylaştırın. Nemlendiricinizi bu bölgelere dairesel hareketlerle yedirerek sürün.

    4. Adım: Peeling

    Peeling, cildin ölü hücrelerden arındırılmasıdır ve normal temizleme yöntemleri yetersiz kaldığında devreye girer. Peeling’in cilt tipine göre kullanım yöntemi ve sırası değişir. Kimi ciltler için peeling haftada bir gerekirken, kimi için on beş günde bir, kimilerinde ayda bir yeterli oluyor. Peeling mevsimi eylül ayında başlıyor ve nisan sonunda bitiyor. Yaz aylarında peeling’e ara verilmesi gerekiyor çünkü güneş ışığının kuvvetli olması peeling yapılmış ciltte güneş lekeleri oluşmasına neden olabiliyor. Sakın sivilceli ve akneli bölgelere peeling uygulaması yapmayın çünkü peeling bunların köklerini aktive ediyor. Bu da sivilcelerin yayılmasına ve artmasına sebep oluyor. Çok kuru ya da dermatit problemi olan ciltler peeling uygulamalarını 15 günde bir yapmalılar. Peeling sonrası mutlaka yoğun nemlendirme özelliği olan ürünler kullanılmalı.

    HANGİ CİLDE HANGİ BAKIM YAPILMALI?

    Yorgun cilt: Tazelik, canlılık, parlaklık katacak ürünleri tercih edin. Temizleyici, losyon, krem ya da özel yağlar, peeling ve maskeler kullanın.

    Stresli cilt: Sakinleştirici, canlandırıcı ürünleri tercih edin. Temizleyici, losyon, krem veya özel yağlar, peeling ve maskeler kullanın.

    Yağlı cilt: Temizleyici, arındırıcı ürünleri tercih edin. Temizleyici, losyon, krem ya da özel yağlar, peeling ve maskeler kullanın.

    Sarkık cilt: Cildi toparlayan, sıkılaştıran ürünleri tercih edin.

    DÖNDÜ YILMAZ MENS KİMDİR?

    Döndü Yılmaz Mens, Hollanda’da ‘Doğal Kozmetik Güzellik ve Cilt’ eğitimi aldı. 2003 yılında halen faal olan kendi salonu “PuurNatur”u kurdu. HBO yüksek okulunda iki yıllık cilt ve deri eğitimini tamamladı. İhtisasını ‘cilt hastalıkları ve doğal kozmetik’ üzerine yaptı. Allrond Güzellik Uzmanlığı Okulu’ndan mezun oldu, bir yandan da kozmetik firmalarıyla atölyelere katıldı. Plastik cerrah, dermatolog ve ev doktorlarıyla birlikte çalışan Mens, Amsterdam’da yayınlanan Türk dergisi Kadın’da doğal bakım üzerine köşe yazıları yazıyor.

    Yazı: Aycan Aşkım Sarıoğlu/Pozitif Dergisi

  • Taş Devri diyeti daha mı sağlıklı?

    Taş Devri diyeti daha mı sağlıklı?

    Taş Devri diyeti İşlenmiş gıdaların sağlıksız olduğunu biliyoruz; ama bu nedenle tarih öncesi bir diyete geri dönmeye çalışmak mantıklı mı? Taş Devri insanları ne pizza yiyordu ne de kek. Eti için hayvan avlıyor, balık tutuyor, ormandan fındık-fıstık ve yemiş topluyordu. Bazıları, 2,5 milyon ile 10 bin yıl öncesinde yaşayan bu insanların uyguladığı diyetin insana en uygun diyet olduğu görüşünde.

    Taş Devri diyeti”ni destekleyenlerin argümanı şu: İnsan vücudu Taş Devri’nde yaşama adapte oldu; o günden bu yana genetik yapımızda pek bir değişiklik olmadığı için bu dönem insanlarının tarım öncesi uyguladıkları diyet biyolojik olarak insana daha uygundur. Bu diyeti savunanlar, insanların bugün her türlü süt ürünlerinden, makarna, ekmek, pirinç gibi tahıl ürünlerinden, hatta baklagillerden uzak durması gerektiğine inanıyor. Kalp hastalıkları, diyabet, kanser gibi modern hastalıkları insanın Taş Devri’ndeki anatomik yapısına uygun olmayan bir beslenme tarzına sahip olmasına bağlıyorlar.

    Peki, mağarada yaşayan insanların diyetinin bizim için daha iyi olacağına dair bilimsel bir veri var mı? Burada iki sorunun yanıtını aramak gerekiyor: Birincisi, modern insan Taş Devri insanı ile biyolojik olarak aynı mıdır? İkincisi, o devrin beslenme tarzı bizim için daha mı faydalı olacaktır?

    Taş Devri diyetini savunanlar, o diyetin insanın sindirim sistemine daha uygun olduğu görüşünde. Tarım ve hayvancılığın ortaya çıkmasıyla beslenmemize giren süt ve tahıl ürünlerinin insanın evrimine ve vücut yapısına aykırı olduğunu ileri sürüyorlar. 2012’de Polonya’da yapılan bir araştırma, Batı ülkelerindeki nüfusun günlük enerji kaynağının yüzde 70’ini oluşturan süt ve tahıl ürünleri, şeker ve işlenmiş yağın Taş Devri insanının yemekleri arasında yer almadığını belirtiyordu.

    Taş Devri diyeti daha mı sağlıklı?
    Taş Devri diyeti daha mı sağlıklı?

    Genetik değişim

    ABD’deki Minnesota Üniversitesi’nde evrimsel biyoloji uzmanı Marlene Zuk ise bu görüşe katılmıyor. Zuk, farklı genlerin farklı oranlarda değişim gösterdiğini, bu nedenle Taş Devri insanı ile genetik olarak tıpa tıp aynı olmamızın beklenemeyeceğini vurguluyor. İnsan sürekli evrim halindedir. “O dönem sahip olduğumuz bazı genler de yaşamın sadece suda var olduğu dönemdeki genlerle aynı diye suda beslenmemiz gerektiğini mi söylemeli?” diye soruyor Zak.

    İnsanın tarihi bakımından son dönemler olarak adlandırabileceğimiz bir genetik değişim 7 bin yıl öncesine denk düşen laktoz direnci ile ilgili. İnsan yavrusu sütle besleniyor, ama anne sütü kesildiğinde başka bir süt verilmesi durumunda mide ağrısı ve ishal gibi rahatsızlıklar baş gösteriyordu. İnsanlar inekleri sütü için değil, eti ve derisi için beslemeye başlamıştı. Ama inek sütünü içip de sindirebilen insanlar evrimsel bir avantaj kazanmış oldular; sadece fazladan bir besin kaynağına kavuşmakla kalmayıp, temiz içeceğe de kavuşmuş oldular. Böylece hayatta kalma şansları daha da arttı ve sütü sindirmelerini sağlayan genlerini çocuklarına da aktarma olanağına sahip oldular. Böylece zamanla sütle beslenebilen insan sayısı farklı yerlerde farklı sayılarda artmış oldu.

    Genetik olarak Taş Devri insanı ile yüzde yüz örtüşmesek de bu dönemin beslenme tarzı yine de bizim için daha iyi olabilir mi? Çoğunluğu işlenmiş gıdalardan oluşan bir diyet karşısında Taş Devri diyeti elbette üstün gelecektir; ama sağlıklı bir beslenme tarzı ile kıyaslandığında aynı sonuca varabilir miyiz?

    Bu konuda yapılan araştırmalar şunu göstermiş: Taş Devri diyeti ile daha hızlı kilo kaybedebiliriz; ama yapılan deneylerin çoğu kısa dönemli ve insanları böyle bir diyet yapmaya ikna etme konusundaki sıkıntılar nedeniyle az sayıda insanla yapılmış.

    Mağara diyeti mi, Kuzey diyeti mi?

    Bu yıl yeni bir araştırma ile konu tekrar gündeme geldi. Araştırma, Taş Devri’ndeki beslenme tarzının insan için daha iyi olduğunu gösteren verilere ulaşıldığını iddia ediyordu. Yapılan kontrollü deneyin süresi iki yılı kapsıyordu; yani diğer deneylere kıyasla daha uzundu. Ortalama 60 olan denek sayısı da diğerlerine göre daha fazlaydı. İki yıl boyunca deneklerin bir kısmına Taş Devri diyeti, diğerlerine ise yağ oranı düşük olan Kuzey diyeti uygulanmıştı. Kuzey diyeti hiçbir yiyeceği dışlamıyor, fakat az yağlı süt ürünlerine ve lifli tahıl ürünlerine dayanıyordu. Deneklerin alması gereken ideal miktarda protein, yağ ve karbonhidrat hedefleri belirlenmişti.

    Deney sonucunda şu görüldü: Her iki gruptaki denekler de kilo kaybetmişti; ama altı ayın sonunda Taş Devri diyetini uygulayan kadınlar Kuzey diyetini uygulayanlara oranla daha fazla kilo kaybetmiş, belleri daha fazla incelmişti. Fakat iki yılın sonunda her iki gruptaki denekler arasında kilo bakımından fark kalmamıştı. Tek fark zararlı olarak değerlendirilen kan yağlarının, trigliseridlerin oranıydı. Ancak Kuzey diyeti uygulayanlarda da bu oran güvenlik sınırları içinde, normal seviyedeydi. Her iki gruptaki denekler de diyete uymanın zorluklarından ve besin gruplarını hedef olarak gösterilen ideal miktarda tüketememekten yakındılar. 2011’de yapılan başka bir deneyde denekler Taş Devri diyetinde yeterli miktarda kalsiyum, demir ve lif almanın zorluğunu dile getirmişti.

    Yani kısacası, mağara devri insanları gibi beslenmenin daha iyi olduğunu gösteren bilimsel bir veri yok. Beyaz ekmek, şekerli kahvaltılık tahıllar gibi aşırı miktarda işlenmiş gıdalara dayalı bir beslenme elbette sağlıklı değil. Ama bu her türlü süt ve tahıl ürünlerinden kaçınmak anlamına gelmemeli, eğer bunlara karşı herhangi bir alerjiniz yoksa.

    Kilo vermek açısından ise söylenebilecekler zaten bildiğimiz şeyler: Az yiyip, çok hareket etmek. Yani hâlâ sihirli bir değnek yok!

  • Tekrarlayan gebelik kayıpları

    Tekrarlayan gebelik kayıpları

    Görülme Sıklığı: İki veya daha fazla gebeliğin ardarda düşükle sonlanması ‘’ Tekrarlayan Gebelik Kayıpları’’ olarak değerlendirilir. Bu kadınlar gebe kalabildikleri için infertil değildir. Üç veya daha fazla üst üste gebelik kaybında ayrıntılı bir inceleme yapılması gereklidir.

    Kesin tanı konulan gebeliklerin yaklaşık %25’i düşükle sonuçlanır.Fertilizasyondan sonra klinik olarak tanı konulamayan kimyasal gebelikler de göz önüne alınacak olursa erken gebelikte düşük oranı yaklaşık %50’yi bulur. İki ardarda düşük oranı %5’den azdır. Üç ya da daha fazla ard arda düşük oranı ise yalnızca %1’dir. İlk trimesterde spontan düşüklerin yaklaşık %70 nedeni kromozomal anomalilerden ileri gelir. Servikal yetmezlik ve antifosfolipid sendromuna bağlı düşükler ise genellikle ikinci trimesterde görülür.

    Tekrarlayan Gebelik Kayıplarını Etkileyen Faktörler: Tekrarlayan gebelik kayıplarının nedenleri çok çeşitlidir. Tekrarlayan gebelik kayıpları birden fazla neden bir arada bulunabilir.

    Genetik ve Kromozomal Nedenler

    Anatomik Nedenler

    Kan Pıhtılaşma Bozukluğu (Trombofili)

    İmmünolojik Nedenler

    Çeşitli Hastalıklar

    Endokrin Nedenler

    Çevresel Faktörler

    Yaş Faktörü

    Erkek Faktör

    Açıklanamayan Nedenler

    Bir spontan (kendiliğinden) düşükten sonra ikinci bir düşük yapma olasılığı %15 iken, iki spontan düşükten sonra bu risk %30’a yükselir. Bu nedenle iki spontan düşükten sonra düşük nedenlerini bulmak için tanısal testlere başvurulmalıdır.

    1- Genetik ve Kromozomal Nedenler

    Aneuploidy (kromozom sayısının az ya da çok olması), vücut yada sex kromozomuna bağlı nedenler, translokasyonlar (ebeveyn kromozomlarına bağlı nedenler) gibi çok değişik genetik nedenlere bağlı olarak tekrarlayan gebelik kayıpları ortaya çıkabilir.

    Tekrarlayan gebelik kayıplarında ekseriya anneye ait faktörler üzerinde durulur, çoğu zaman fetüse ait nedenler ihmal edilir ve bulunmaz. Oysa ki embriyo kaybına neden olan hayatla bağdaşmayan fetal yapısal bozukluklar ve kromozomal anomalileri de mutlaka göz önünde bulundurmak gerekir.

    Fetüste merkezi sinir sitemi ile ilgili anomali, spina bifida, yarık damak, tavşan dudak gibi yapısal anomaliler düşüğe neden olabilir. Düşüklerin %41’i aneuploidi (kromozomal anomali) nedeniyledir. Bundan dolayı düşük materyalinin karyotipini belirlemek; tanı, prognoz ve uygun tedaviyi belirlemek için esastır. Kromozomal bozukluklara bağlı tekrarlayan fetal kayıp varsa preimplantasyon genetik tanı çiftlere teklif edilmelidir.

    2- Anatomik Nedenler

    Uterusta (rahim) septum olması, uterusun yalnızca bir yarısının gelişmesi (unicornuate uterus), serviksin kısa olması gibi çok değişik nedenler tekrarlayan gebelik kayıplarından sorumludur.

    -Rahimde ve rahim ağzında (servix) yapısal bozukluklar

    -Rahim içinde yapışıklık ( Asherman sendromu)

    -Rahim içinde septum

    -Uterin polipler

    -Myomlar

    -Servixte yetersizlik (serviksin kısa ve zayıf olması)

    3- Kan Pıhtılaşma Bozukluğu (Trombofili)

    Faktör V Leiden, antiphospholipid sendrom gibi kan pıhtılaşma bozuklukları genetik hastalıklardır. Bazı kadınlar kan dolaşımındaki maddelere karşı lupus antikoagülan, antikardiyolipin veya antifosfolipid antikor adı verilen kanın pıhtılaşmasını sağlayan antikorlar üretir. Trombofili durumunda damarlarda kan pıhtısı oluşmaya meyillidir. Bu pıhtılar ekseriya küçüktür, kan dolaşımına serbestçe katılır fakat zaman geçtikçe birleşerek daha büyük pıhtılar haline dönüşür. Hastaların çoğu herhangi bir rahatsızlık ve ağrı hissetmediği için bu durumdan haberdar değildir. Fakat derin ven trombozu, felç, pıhtılaşma bozukluğu, kalp krizi, akciğer embolisi ya da tekrarlayan düşük olduğu zaman trombofiliden şüphelenilir. Ayrıca doğum kontrol ilaçları, sigara, obesite ve gebelik durumları pıhtılaşma bozukluğunu artıran risk faktörleridir.

    Trombofili olarak bilinen kan pıhtılaşma bozukluğunda gebelikte anne-fetüs dolaşımında pıhtılar oluşur, bu pıhtılar plasentada kan damarlarını tıkayarak bebeğin beslenme ve gelişimini bozarak, erken düşük, gelişme geriliği, plasentanın erken ayrılması, ikinci ve üçüncü trimesterda bebek ölümlerine neden olabilir. Tekrarlayan gebelik kayıpları olan hastalarda bu antikorlar da araştırılmalıdır. Eğer tespit edilirse düşük doz Aspirin, tüm gebelik boyunca heparin veya annenin anormal immün sistemini baskılamak için steroid tedavisi verilmelidir.

    Tekrarlayan gebelik kayıpları
    Tekrarlayan gebelik kayıpları

    4-İmmünolojik Nedenler

    Aşağıdaki faktörlerin hepsi bir kadının immün sisteminde defektlere neden olarak sonunda tekrarlayan gebelik kaybına yol açabilir.

    Antinüklear antikorlar (ANA)

    Follicular sıvı ortamı

    Raynaud’s hastalığı

    Doğal öldürücü hücreler (natürel killer cell)

    Sitotoksik T Hücreleri

    İmmün sistemimizin (bağışıklık sistemi) sağlanmasında üç ana hücre mevcuttur. Bunlar: Doğal öldürücü hücreler (natürel killer cell), sitotoksik T hücreleri, makrojajlar(çöpçü hücreler)’dir. Lenfositler bağışıklık sisteminin ana hücreleri olan akyuvarlar olup B lenfositler ve T lenfositler olarak iki gruba ayrılır. Sitotoksik kelimesinden de anlaşılacağı gibi bunlar tıpkı kemoterapi ilaçları gibi bazı durumlarda embriyo üzerine toksik etki yaparak tekrarlayan gebelik kayıplarına neden olabilir.

    Bağışıklık sistemi defektlerinde doğal öldürücü hücreler, T hücrelerinin aksine önceden duyarlanmaya gerek duymadan direk olarak embriyo üzerinde toksik etki yaratabilir.

    5-Çeşitli Hastalıklar

    Şiddetli kalp, böbrek, karaciğer hastalıkları

    Sistemik lupus eritematozis: Bu hastalıkta tüm vücut dokularına karşı antikor üretilir.

    TORCH grubu hastalıklar olarak bilinen Toxoplazma, Rubella, CMV ve Herpes hastalıkları tekrarlayan gebelik kaybına neden olmaz; bu hastalıklar yalnız tek bir düşüğe neden olur.

    6- Endokrin Nedenler

    Diabet (şeker hastalığı)

    Antitroid antikorlar; kontrolsüz troid hastalığı (özellikle hipotroidi)

    Luteal faz yetmezliği

    PCOS

    Yumurtalık rezervlerinin düşük olması

    Luteal faz defekti: Gebeliğin devamını sağlayan progesteron hormonunun yetersiz olması tekrarlayan düşüklere zemin hazırlar. Bu hormon yumurtlamadan sonra salgılanan hormondur. Adet döngüsü kısa olan gebelerde de progesteron hormonu yetersiz olabilir. Tanı serum progesteron seviyesine bakılarak doğrulanır ve eğer luteal faz yetersizliği tespit edilirse gebelikte progesteron takviyesi yapılmalıdır.

    PCOS’lu hastalarda LH hormonu yüksek olduğundan ve genellikle insülin rezistansı tespit edildiğinden; bu durumların yumurta gelişimi üzerine olumsuz etkileri olacağından gebelikte metformin tedavisi verilerek sağlıklı bir gebelik dönemi geçirilmesine ve tekrarlayan gebelik kayıplarına engel olmak gerekir.

    Yumurtalık rezervleri düşük (oopause) olan kadınlarda yumurta kalitesi kötü olduğundan genetik olarak anormal embriyolar gelişeceği için tekrarlayan gebelik kayıplarıları görülür.

    7-Çevresel Faktörler

    Kafein

    Sigara içmek

    Aşırı alkol tüketmek

    Gebelik döneminde toksik gazlara ve kimyasal faktörlere maruz kalanlarda (kimyasal maddelerle uğraşan işçiler, ameliyathanede çalışan hemşire ve anestezistler) bu maddeler fetüs için toksik olduğundan tekrarlayan gebelik kayıplarına neden olabilir.

    8-Yaş Faktörü

    Kırk yaş üstünde olan gebelerin embriyolarında kromozomal defektler fazla olacağından klinik olarak tespit edilen gebeliklerin %35’i düşükle sonuçlanacaktır.

    9- Erkek Faktörü

    Çevresel toksiklere maruz kalan ya da genetik olarak anormal spermi olan erkeklerin eşlerinde de habituel abortus sık görülür. Teratozoospermia gibi anormal sperm morfolojisi olan erkeklerde anormal sperm sayısı %95’ten fazla olduğu için bu durumda tüp bebek yöntemi olan ICSI tercih edilmelidir.

    10- Açıklanamayan Nedenler

    Tekrarlayan gebelik kayıpları çok dikkatli takip edilse ve tüm tetkikler yapılsa bile bazı durumlarda düşük nedeni tespit edilemez. Bu tür vakalar açıklanamayan tekrarlayan gebelik kaybı olarak değerlendirilmelidir.

    Tekrar Gebe Kalmadan Önce Yapılması Gereken Tetkikler Şunlardır:

    Bir çok doktor üst üste iki veya daha fazla düşük olduktan sonra araştırmalara başlar.

    Histerosalpingografi ve histereskopi ile rahim iç yapısı ve tüpler değerlendirilmelidir.

    Özellikle luteal faz defektini araştırmak için progesteron testi yapılmalıdır.

    Antifosfolipid antikor (lupus antikoagülan), VDRL kan testi ve diğer kan testleri mutlaka araştırılmalıdır.

    Düşük yapan çiftlerin kromozomal anomalilerini tespit için karyotip çalışması yapılmalıdır..

    Tekrarlayan gebelik kayıplarında bir sonraki gebeliğin sağlıklı olarak devam edebilmesi ve düşüğe neden olan önlenebilir faktörlerin azaltılması için yukardaki tetkiklerin yanısıra; sağlıklı bir yaşam, fazla kilo kontrolü, egzersiz, folik asit takviyesi yapılmalı, sigara, alkol ve fazla kafein tüketimi gibi sağlığa zararlı olan maddelerden uzak durulmalıdır. Bunlara dikkat edildiği taktirde bir sonraki gebeliğin sağlıklı olma olasılığı %60-70’dir.

  • Zuhair murad gelinlik 2016 modelleri

    Zuhair murad gelinlik 2016 modelleri

    Gelin adaylarına ilham verecek , zarif ve etkileyici stilleri ile her gelin adayının hayalini kurduğu yeni sezon Zuhair murad gelinlik 2016 modelleri ve sizlerle…

    Gelinlik alırken dikkat edilmesi gerekenler arasında birinci sıraya tarzınız yerleşir. Neden mı? Sizin günlük hayatınızda nelerden hoşlandığınız, neleri estetik bulduğunuz, neleri kendinize yakıştırdığınız gelinlik modelleri arasından tercih yaparken belirleyici olacak faktörlerdir. Günlük yaşantınızda olduğu gibi kendinize gelinlik modeli konusunda da bir tarz belirleyin ve bu tarzın dışındaki gelinlikleri deneyerek vakit ve enerji kaybetmeyin. Kısacası size en uygun gelinlik için tarzınıza uygun gelinliğin peşine düşün! Diğer 2016 gelinlik modelleri için tıklayın!

    Gelinlik 2016 modelleri

    gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (1)
    gelinlik 2016 modelleri

    gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (2) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (3) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (4) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (5) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (6) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (7) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (8) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (9) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (10) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (11) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (12) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (13) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (14) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (15) gelinlik_modelleri_2016_koleksiyonu (16)

  • Susam cinsel hayatı canlandırıyor!

    Takvim’de yer alan habere göre böreklerin, çöreklerin simitlerin vazgecilmezi olan susamın faydaları saymakla bitmiyor. Yağ oranı ve enerji değeri çok yüksek bir besin olan susam protein, kalsiyum, magnezyum, potasyum mineraller ve B vitaminleri acısından cok zengin. Vücuda enerji verir. Cinsel gücü artırır. Aynı zamanda iceriğindeki kalsiyum nedeniyle çocuklarda boy uzatır. Susam, ağız sağlığı icin de cok faydalıdır. Ağızdaki atıkları, zararlı bakterileri ve mikropları ortadan kaldırır. Susamın sağlığa yararlarından bazıları şöyle:

    Solunum yolu hastalıklarına karşı faydalıdır.
    Göğsü yumuşatarak nefes darlığı ve bronşite iyi gelir.
    Antioksidan ve kansere karşı koruyucudur.
    Susam yağı safra taşlarının düşürülmesine yardımcı olur.
    Hazmı kolaylaştırıp sindirimi rahatlatarak, kabızlığı giderir.
    Gaz söktürür. Karın ağrısını azaltır.
    Karaciğer hastalıklarına karşı faydalıdır.
    Böbrek iltihaplarını gidermeye yardımcı olur.
    Kemi k erimesine karşı faydalıdır.
    Mideyi çalıştırır, iştahı açar. Hazımsızlığı giderir.
    Mide ve bağırsaklardaki aşırı gazı sokturur.
    İdrar söktürücüdür. Kanı ve idrar yollarını temizler.
    Terleticidir . Soğuk algınlığında iyileştirici etkisi gorulur.
    Antiseptik (mikrop kırıcı) etkisi de vardır. Bademcik ve boğazda ortaya çıkan enfeksiyonlara iyi gelir.
    Afrodizyak yani cinsel gücü artırıcı etkileri olduğu bilinir.

    FAZLA TÜKETİMİ KİLO ALDIRIR

    Susam, yoğun yağ içerir. Aşırı tüketimi kilo almak dahil bazı sağlık sorunlarına neden olabilir. Herhangi bir hastalıktan dolayı ilaçlı tedavi olan kişilerin tüketmeden önce doktorlarına danışması gerekir. Ayrıca susam hassas bünyelerde alerjiye yol açabilir. Fazla tüketiminde kilo aldırabilir, ciltte sivilcelere neden olabilir.

  • Flört ederken cinsellik olmalı mı, olmamalı mı?

    Flört ederken cinsellik olmalı mı, olmamalı mı?

    Kadınİlişkinin belki de en özel, çiftlerin en heyecanlı ve ilgili olduğu günler flört dönemine denk geliyor. Ama konu yatak odasının kapısını zorladığında kadınların aklı hep o soruda takılıyor: Flört ederken cinsellik olmalı mı, olmamalı mı?

    Yaşı 60’ın üzerinde olanlar çevrelerinde aşk evliliği yapan çiftleri tanımlamak için “sevişerek evlendiler” cümlesini çok kullanır. Oysa onlar bizim bugün anladığımız anlamda sevişmeyi değil, birbirilerini çok seven bir çifti anlatmaya çalışıyor. Günümüzde ise yeni evli bir çift için bu cümleyi söylemek büyük cesaret istiyor. Çünkü toplumun bize dayattığı birçok tabu ve yasak evlilik öncesi cinsel ilişkiyi onaylamıyor. Peki günümüz çiftleri hak ve özgürlüklerin çok olduğu, teknolojinin tüm nimetlerinin sevgililer yararına çalıştığı bu dönemde anne-babaları gibi sözde sevişerek mi evlenmeli, yoksa bunu fiiliyata dökmeli mi? İlişki Koçu Seda Diker ile bu soruya yanıt aradık. Flört ve cinsellik arasında nasıl bir ilişki olması gerektiğini anlamaya çalıştık.

    Konuya ilk olarak flört kavramıyla girdik. Nedir bu flört? Biz bu kavramın anlamını biliyor muyuz? Seda Diker, Türkiye’de ne kadınların ne de erkeklerin flört hakkında doğru bilgilere sahip olmadığını belirterek, şunları söylüyor: “Yurt dışına gittiğimizde görüyoruz, çiftler ne de güzel flört ediyor. Bu hiç yanlış bir şey değil ama biz bu kelimeyle korkutuluyoruz. Halbuki flört iki insanın birbirini tanıma amaçlı başlattığı ama daha sonra ilişkinin duygusunu yüksek tutabilmek için ömür boyu devam ettirmesi, şekil değiştirmesi gereken bir diyaloglar bütünü. Bence Türk halkının ilacı şu an flört. Çünkü biz birlikteliklerimizi ya ilişkiye döndüremiyoruz ya da direkt yatağa girip, sonrasında da görüşmüyoruz. Cinselliğin ardından oluşan diğer süreç de ‘takılma’ olarak adlandırılıyor. Flört ise işte bu takılmayı ilişkiye çevirecek, aşkı ve duyguyu oluşturacak aşamayı ifade ediyor” diyor.

    Flört ederken cinsellik olmalı mı, olmamalı mı?

    HER ŞEYİN BİR ZAMANI VAR!
    Diker’in sözlerine bakılırsa cinsellik flörtün içindeki unsurlardan biri, iyi ama ne zaman? Bir ilişkiye başlamaya çalışan tüm kadınların korkulu rüyası olan bu dönem flörtün hangi aşamasına karşılık geliyor? “Biliyorum ki her kadın bilinçaltında kaybetme korkusuna sahip olduğu için maalesef belirsiz olan o gri alanı sevmiyor. Danışanlarımdan örnek vermem gerekirse bazıları flört etmeyi istemiyor, bir an önce ne olacağını görmeyi tercih ediyor. Yaşadığının ne olduğunu bilmeyi istiyor” diyen Seda Diker, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bunları istiyorsunuz, kabul ama karşınızdaki erkekle aranızda duygu oluşması için bir zaman geçmedi, hayal kurulmadı, heyecan duyulmadı, oyun oynanmadı! Bunlar olmadıktan sonra o ilişkinin durumu nasıl netleşecek? Biz şu an arada kalmış bir nesiliz. Bundan 20 yıl önce evliliğe giden çiftlere bakıyoruz; ellerinde internet, akıllı telefonlar, chat ya da başka hiçbir iletişim aracı yok. Kendi örneğimi vereyim, eşimle evleneli 24 yıl oldu. Ben eşime ulaşamıyordum çünkü ev telefonu salonda duruyordu. Duygusuz konuşuyordu, sürekli hık mık ediyordu. Peki biz ne yaptık? Konuşamıyoruz, görüşemiyoruz, evlenelim de beraber olalım dedik. Fakat şimdi yaşam böyle değil.”

    GİDER Mİ, KALIR MI?
    Flört etmenin doğasında el ele tutuşmak, öpüşmek, birlikte dışarı çıkmak, arkadaşlarla bir araya gelmek, sosyalleşmek, bir koltukta oturup film izlemek olduğu kadar cinsellik de var. Ancak Türk kadınları bu gri alanla ilgili büyük endişeler yaşıyor. Bunların en büyüğü de “Yatağa girersem hevesini alıp, başkasına gider mi?” sorusunun bilinmezlerle dolu cevabı. Erkek belki gider, belki de gitmez ama bu noktada asıl düşünülmesi gereken başka şeyler var. Diker bunları şöyle açıklıyor: “Bu konuda ince bir çizgi var. Kadının kendine ben ne kadar oyun oynayabiliyorum, heyecan yaratabiliyorum sorularını sorması gerekiyor. Duygunun yani bir aşkın oluşabilmesi için her iki tarafın da hoşlandığı kişide farklı hisler uyandırması önemli. Bunları uyandırıp, onun karşılığını vermesi gerekiyor. Örneğin heyecan uyandırmak, merak ettirmek ve tabii ki hayal kurdurmak… Bir erkek kadını hayal etmek ister. Ne kadar çok hayal edebilirse o kadar aşık olur, düşünür. Erkek de kadına öfke hissettirebilir ama bunu yaptığında ‘Ben buradayım haydi, karşında ben varım’ diyebilmeli. Korku hissettirirse ardından güven, endişe hissettirirse de şefkat vermeli. Yani erkeğin kadının duygusunu takip edip, onda bunları uyandırıp, karşılığını vermesi gerekli.”

    AKIŞA BIRAKMAK LAZIM
    Flörtü bir anlamda sevişmeye benzetmek gerekiyor. Bir erkek kadının, kadın da erkeğin nasıl seviştiğini yatakta onunla flört ederek anlayabiliyor. Diker, yatak odasında bir kadınla bir erkek birlikte olduğunda önce bir tarafın yönetici olduğunu, diğerinin de kendini partnerine bıraktığını ama aynı anda hem yöneten hem de yönetilen olamayacağını söyleyerek, “Sonra öyle bir an gelir ki roller değişir, o zaman diğer kişi partnerini mutlu eder, coşturur, haz verir. Sonra roller yeniden değişir. Flörtte de eğer sürekli bir taraf yönetici olursa bir sıkıntı oluşur. O zaman o kişiyle yatağa girmek istenmez. Asıl önemli olan şu; hep derler ki yuvayı dişi kuş yapar, kadın yönetsin. Hayır, erkek de kadın da ara sıra yönetici olacak ve ilişkiyi paslaşacak. Eğer bunu yapamıyorsa erkek kadında eşitini görmek istiyor. Kendi yeterince flörtöz ve yönetici ise karşılığını kadında göremezse ona aşık olamıyor” diyor.

    ONU YATAKTA AŞIK EDEMEZSİNİZ!
    Eğer flört eden bir çiftten kadın olan erkeğe aşık olmuş ama karşıdan aynı duyguları alamıyorsa, partnerini elde tutmak için ilişkiyi cinsellik üzerine kurabiliyor. Böylece onu kendine aşık edebileceğini düşünüyor. Ancak bu her zaman işe yaramıyor. Diker, bu çabaların yüzde 100 ters dönüp, işlerin sarpa sarabileceğini belirterek kadınlara şu uyarılarda bulunuyor: “Erkeği cinsellikle elinde tutmayı şu an çok kadın deniyor ama hepsi başarısız oluyor. Erkek hiçbir zaman onlara ait olmuyor. Ancak ilişkideki problem kadının yatağa girmemesi, erkeğin de çok tabusuz olması ise o zaman durum farklı! Ama bunlardan kaç tane var ki Türkiye’de?”

    “KOLAY KADIN OLMAYAYIM!”
    Flörtte bir tarafta cinselliğini kullanarak erkeği elinde tutmaya çalışan kadın modeli varken, diğer tarafta da güçlü, duygularını belli etmeyen, “O kadınlar gibi olmayayım” diyen, birbirini yargılayan başka bir grup bulunuyor. Bu gruptaki kadınlar aman ben basit görünmemeyim, onun peşinde koşuyor gibi olmayayım düşüncesine takılıyor. Bu gri alanda yer alan kadınların oynadığı tek bir oyun olduğunu ancak sıkıcı olan bu oyunu hiçbir erkeğin istemediğini belirten Diker, “Bu oyunun adı ben kaçayım, o kovalasın, ben duygumu belli etmeyeyim, o sorsun merak etsin, peşimden koşsun… Ama erkek bunu bir-iki kez yaptıktan sonra vazgeçip, kaçıyor. Bu iyi bir oyun değil. Buradaki çözüm başka bir yerde. Kadın hislerini karşısındaki erkeğe mutlaka öfkeli, kızgın değil nötr bir şekilde, dersini çalışmış, negatif elektriğini atmış olarak üç-dört cümleyle özetle ifade etmesi gerekiyor” diyor.

    Flört ederken cinsellik
    Flört ederken cinsellik

    SINIRLAR & DUYGULAR
    Bir kadının flört ederken kendini ne kadar açacağına yalnızca kendisi karar verebilir. Bunun birinci aşamasında duygu oluşturup, hayal kurdurma ve oyun oynama yer alıyor. Bu oyunları oynarken kimi zaman partnerimizi sinirlendireceğiz, öfkelendireceğiz, belki biraz utandırıp, takdir edeceğiz. Böylece duygu spektrumunun en uçlarında ona farklı şeyler yaşatacağız. Tabii ki aynı şeyi de paylaşacağız. Bunun bir tango gibi düşünülmesi gerektiğini belirten Diker sözlerini şöyle sürdürüyor: “Eğer bir taraf, söz gelimi erkek cevap vermiyor, kaçıyor, duruyorsa kadının yapması gereken iki şey var. İlki, erkeğin korkusunu takip edip, iç düşünceleri, korkuları nedeniyle emin olmayan bu kişinin beyninin yüzde 100’ünün kabullenmesini beklemek. İkincisi ise kendisini ve korkularını durdurmak, korkulara göre hareket etmemek! Çünkü kadınlar her şeyi üzerine alınıyor. Erkekler flört aşamasında yaşadıklarından çok fazla emin olamıyor. Oysa kadın erkeğin emin olmasını, ilk günden netleşmesini istiyor. Böyle bir şey yok. Burada kadının korkuya kapılmadan, soğukkanlılıkla erkeğin korkusunu okuyup, onu bypass etmesi gerekiyor. Ama kadınlar tam aksine ‘Aman Allah’ım neden beni istemedi, boyum mu kısa, güzel mi değilim?’ sorularına düşüyor. Oysa tek sorun erkeğin kafasındaki gelgitler. Bunların nedenini çözmekse flörtle mümkün.”

    KARTLARINIZI AÇIK OYNAYIN
    Kadınlar bir ilişki sürdürdüğünde birtakım konulara takılabiliyor. Bunlardan biri de “Partnerim geldiğinde çok kalmıyor, ne yaparsam yapayım gitmeye devam ediyor” düşüncesi. Eğer ilişkide bu tür belirsizlikler yaşanıyor ve bunlar devam ediyorsa kadının erkekle açıkça konuşması ve bu sorunu çözmesi için karşı tarafa yüreğini açıp, olaya el koyması gerekiyor. Gerekirse süre vermesi, bu bir hafta, 10 gün ya da üç ay sürse de bir çerçeve çizdirmesi önemli. Ama bunun yolu “Bizim ilişkimiz ne olacak, bize ne olacak, ciddi miyiz?” gibi sorular sormak değil. Tam aksine, ona verdiği değeri ifade edecek, “Gittiğinde, benden uzaklaşıp, mesaj atmadığında neler hissediyorum biliyor musun? Seni çok özlüyorum ve duruma çok üzülüyorum” gibi cümleler kurmak gerekiyor. Seda Diker, bu durumu çözmenin diğer yollarını ise şu sözlerle anlatıyor: “İkinci olarak ‘Aslında ben seninle ne hayal ediyorum biliyor musun, daha yakın bir ilişki. Arkadaşlarımızla birlikte çıktığımız, el ele yürüdüğümüz…’ demek gerekiyor. Bir diğer yol ise onun da fikrini alarak, bu duruma dahil etmek. ‘Acaba sen ne düşünüyorsun? Eğer sen aynı fikirde değilsen ben gideceğim’ demek de gerekiyor bazen. Son olarak da eğer erkek ‘Evet ben seni istiyorum’ diyorsa, ona zaman tanımak. Erkeğin yaşadığı gelgitlerin bitmesi için gerekli süreyi ona vermek önem taşıyor. Ama tüm bu çabalara rağmen erkek aynı davranışları sürdürüyor ya da açıkça hayır cevabını veriyorsa o noktada kadının konuyu kapatıp, enerjisini o adama daha fazla kaptırmaması gerekiyor.”

    CİNSELLİĞİN İLK ADIMI: FLÖRT

    – Partnerinizin beğendiğiniz yönlerine odaklanın. Bunları ona ifade edin. Beğenmediğiniz ya da rahatsız olduğunuz yönlerini ise yargılamadan, sevgiyle açıklayın.

    – Flört ederek cinsel enerjinizi artırın.

    – Bir an evvel boşalmak gibi düşüncelerle yatağa girmeyin, hazza odaklanın.

    – Önyargılarınızı geride bırakıp flörte başlayın. Üstünüzden çıkardığınız ilk şey önyargılarınız olsun.

    – Acele etmeyin, partnerinizin nelerden hoşlandığını ya da hoşlanmadığını keşfetmeye zaman ayırın. Her seferinde yeni şeyler keşfettiğinizi göreceksiniz.

    – Kıyaslama yapmayın.

    – Partnerinize karşı maskelerinizi çıkartın.

    – Aile veya arkadaş yargılamalarına müsaade etmeyin, kendi sınırınızı çizin.

    – Kadının hasının duygularına kapılmadan huzurda kalabilen olgun kadın, erkeğin hasının ise kendi kadınıyla derinleşebilecek kadar doygun olan erkek olduğunu unutmayın.

    ERKEK SÖYLER, KADIN GÖSTERİR
    Kadınlarla erkeklerin kafa yapısı çok farklı. Örneğin bir erkek, bir kadınla yatağa girmek istiyorsa bunu dokunarak ifade ediyor hatta açıkça dile getiriyor. Bunun temelinde aktif ve rahat olmaları yatıyor. Kadın ise eğer yatağa girip, sevişmek istiyorsa bunu teşhir ederek gösteriyor ve ne kadar cevap aldığına bakıyor. Ama eğer istemiyorsa bunu partnerine en kısa sürede bildirmesi gerekiyor. Nasıl mı? Seda Diker bunun üç yoldan yapılabileceğini söylüyor. Birinci adımda; kadın eğer istemiyorsa bunu hareketiyle belli edip, sınır çiziyor, karşılığında da erkek geri adım atıyor. Eğer devam ediyorsa bu onun tacizkar olduğunu gösterir ki konunun mutlaka konuşulması, ben böyle hareketlerden hoşlanmıyorum diye açıklaması gerekiyor. Ama kadın belli bir sınıra ya da süreye kadar beklemesine rağmen erkekten bir duygu görmüyorsa, bunu hissedene kadar ona vakit tanımayı tercih ediyor. Diker, “Kadın zamansızca erkekten seks talebini duyduğu ya da hissettiği an ilk önce o erkeği isteyip istemediğinin kararını vermeli. İstiyorsa ama karşı taraftan birtakım duygusal hareketler bekliyorsa bunu açıkça dile getirmeli. Yani ben de seni istiyorum mesajı vermek zorunda. Aksi halde çok antipatik oluyor. Çünkü madem sevişmek istemiyorsun, o halde adamın yanında ne arıyorsun? Dolayısıyla o erkeğe, ben de istiyorum bunu diyerek söze başlamak gerekiyor. Ama göz kontağı kurup, gözleriyle severek ‘Benim biraz daha duyguya, sevgiye, şefkate, biraz daha tanımaya ihtiyacım var’ demeli. Ve tabii ki direkt olarak ‘Ben de seni istiyorum ama bana biraz daha zaman tanır mısın?’ diyebilmeli” diyor.

    DOĞRU KİŞİYİ BULDUĞUNUZA EMİN MİSİNİZ?

    • Yüzde 30 Bedensel uyum

    • Yüzde 30 Zihinsel uyum

    • Yüzde 40 Ruhsal uyum

    Eğer sevgili adayınız buradan 70 ve üzeri almayı başarırsa, denemeye değer demektir.

    Formsanté – 2015 Temmuz sayısı
    Ayşegül Uyanık Örnekal

  • 2016 Trend Saç Renkleri

    2016 Trend Saç Renkleri

    Sezon trendlerinin sıkı takipçileri için 2016 trend saç renkleri galerimizde sizlerle. En Moda 2016 Saç Renkleri çilek sarısı , çikolata kahve , sarı tonlar ,  tarçın tonlar…

    2016 Trend Saç Renkleri

    Çilek Sarısı

    2015-2016 Sonbahar-Kış sezonunun defilelerinde en çok kullanılan renklerden çilek sarısı, şüphesiz 2016’nin en trend renklerinden olacak. Amy Adams, Jessica Chastain ve Bella Thorne’un kullandığı renk özellikle beyaz tenlilerin denemesi gereken renklerden.

    Çilek sarısı 2016 Trend Saç Renkleri
    Çilek sarısı 2016 Trend Saç Renkleri

    Çikolata Kahve

    Senelerdir vazgeçemediğimiz çikolata kahve, 2016 yılının da en moda saç renklerinden olacak. Cansu Dere’nin de tercihi çikolata kahve, 2015-2016 Sonbahar-Kış defilelerinde sıkça kullandı. Saç renginde değişiklik isteyen ancak radikal bir değişimden çekinenler için çikolata kahve harika bir tercih olabilir.

    Çikolatalı kahve 2016 saç trendleri
    Çikolatalı kahve 2016 saç trendleri

    Sarı Tonlar

    Kirli sarılar, platinler ve sıcak tonlu sarılar 2016 yılında da oldukça popüler olacak. Gigi Hadid, Suki Waterhouse, Jennifer Lawrence sarının büyüsünden asla vazgeçmeyen ünlülerden. 2016’da da kadınlar ünlülerin sarı saçlarından ilham almaya devam edecek. 2016 sarının tonlarını denemek isteyenler için büyük bir fırsat.

    sarı tonlar 2016 saç rengi
    sarı tonlar 2016 saç rengi

    Koyu Renk Gölgeler

    Koyu renk saçların arasına atılmış, saç renginden birkaç ton açık gölgeler 2016’nın en moda saç renkleri arasında yer alıyor. Çok fazla değişikliğe açık olmayan ama saçlarına biraz hava katmak isteyenler için bu gölgeler mükemmel bir alternatif. Saçlarınıza yaptıracağız açık gölgelerle ışıltılı ve modern görünen saçlara sahip olabilirsiniz. Tıpkı Lily Aldridge’in saçları gibi…

    saç renkleri 2016 trendleri
    saç renkleri 2016 trendleri

    Tarçın Tonları

    Tarçının tonlarına 2015-2016 Sonbahar-Kış defilelerinde sıkça rastladık. Tarçın tonları denilince akla ilk olarak Emma Stone ve Julianne Moore geliyor elbette. Siz de bu ünlüler gibi çekici görünmek istiyorsanız, tarçın tonlarını denemek aklınızın bir köşesinde bulunsun.

    saç renkleri 2016
    saç renkleri 2016

    Bronz ve Altın Renkleri

    Jennifer Aniston, Sophia Vergara gibi ünlü isimlerin kullandığı bronz ve altın gölgeler, 2016 yılında size daha aydınlık bir görünüm kazandırabilir. Saçlarınızda bu gölgeleri denemek istiyorsanız adım adım saç renginizi değiştirmenizi öneririz. Böylece hem saçlarınızın yıpranmasını önlersiniz hem de kötü bir sonuçla karşılaşma ihtimalini düşürebilirsiniz.

    saç renkleri 2016
    saç renkleri 2016 modası

    Kızıl Kahve

    Kahvenin biraz daha dikkat çekici bir tonunu istiyorsanız, 2016’da kızıl kahvelere yönelebilirsiniz. Lana Del Rey’in de tercihi kızıl kahveler özellikle uzun saçlarda çok güzel görünüyor.

     

    kızıl kahve saç modası 2016
    kızıl kahve saç modası 2016

     

  • Cinsel Organ Siğilleri

    Cinsel Organ Siğilleri

    Genital Siğiller Cinsel Organ Siğilleri Kondiloma Aküminata Özet: Genital siğiller, HPV’nin çeşitli tiplerinin neden olduğu deri ve müköz membranlarda görülen lezyonlardır.. HPV’nin bazı tipleri servikal kanal ve anüs çevresinde kansere dönüşebilen düz tabanlı siğillere neden olabilir. Siğillerin varlığı dış genital organların klinik olarak gözlenmesi ile anlaşılabilir. Çok çeşitli tedavi şekilleri olmakla birlikte tedavi haftalar ya da aylarca sürebilir. İmmün sistemi güçlü olan kimselerde bazen genital siğiller tedavisiz spontan olarak düzelebilir, fakat immün sistem yetersizliği halinde (gebelik, HIV enfeksiyonu vs) tekrar tekrar ortaya çıkabilir ve yayılabilir.

    Giriş: Kondiloma aküminata, human papilloma virüs (HPV) tarafından ortaya çıkan enfeksiyonlardır. Bugüne kadar 100den fazla HPV tipi izole edilmiştir. HPV’nin birçok tipi kadınlarda ve erkeklerde artmış kanser riski ile direk bağlantılıdır. Kondiloma aküminata vakalarının yaklaşık %90’ı çok düşük kanser potansiyeli olan HPV Tip 6-Tip11’e bağlıdır. HPV Tip 16 ve Tip 18’de yüksek derecede kansere dönüşüm riski varken, 33, 35, 39, 40, 43, 45, 51, 56, 68 tiplerinde orta derecede kanser riski mevcuttur. Bazen bu tiplerden birkaçı birarada olarak daha komplike bir durum yaratabilir.

    Patofizyoloji: Epidermisin bazal tabakasındaki hücreler HPV tarafından invaze edilir; bunlar zamanla deriye penetre olur ve mukozada kendini gösterir. Latent viral faz döneminde hiçbir belirti ve semptom olmaz ve bu faz aylarca yıllarca sürebilir. Bu hücreler enfekte olur ve kondiloma aküminatada mikroskopta gözlenen morfolojik atipik koilositozis gelişir. En yaygın olarak tutulan alanlar kadınlarda vulva, vajina duvarı, serviks, perine ve perianal bölge, erkelerde ise penistir. Ayrıca nadir olmakla birlikte orofarinks, larinks ve trakeada da mukozal lezyonlar görülür. Bu bölgede çok sayıda enfeksiyöz ve onkojenik potansiyelli eş zamanlı siğiller ortaya çıkar. Eğer çocuklarda genital bölgede bu siğiller görülürse, cinsel istismara uğrama olasılığı yanında direk elle bulaşma ya da yatak çarşafı, iç çamaşırı gibi enfeksiyon taşıyan bir eşya ile temastan bulaşma olabilir.

    Epidemiyoloji: HPV enfeksiyon sayısı son on yılda belirgin olarak arttı. Genital siğiller, cinsel yolla bulaşan hastalıklar içinde en sıklıkla görülen enfeksiyonlar haline geldi. En fazla 15-29 yaşları arasında olmak üzere özellikle 20-24 yaş arasında cinsel aktif popülasyonda pik yapan bir enfeksiyondur. Mukozaların nemli olması, gebelik, immün sistemi baskılayan ilaçlar, human immünodeficiensi virüs(HIV) enfeksiyonu siğillerin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. HPV DNA enzim klivaj değişiklikleri HPV’nin tipini ya da alt tiplerini belirler. Klasik kondiloma aküminatada siğillere HPV’nin 6 ve 11 tipleri neden olmaktadır. HPV Tip 16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51 ve 52 en belirgin onkojenik potansiyel gösteren tiplerdir. Klinik olarak görülür hale gelen vulvar kondiloma aküminatalı ve anormal Pap smear’li kadınların partnerlerine HPV enfeksiyonunu bulaştırma riski çok yüksektir. Klinik olarak aşikar HPV enfeksiyonu gelişmesi için geçen inkübasyon süresi 3 haftadan 8 aya kadar değişir. HPV enfeksiyonlarının büyük bir kısmı virüsün yayılması için bir kaynak olmasına rağmen birçok vakada uzun süre hiçbir klinik belirti ve semptom vermeden devam edebilir.

    Semptom ve Belirtiler: Siğiller 6 ay, 1 yıl inkübasyon periyodundan sonra ekseriya milimetrik boyutlarda, deriden yüksek (ekzofitik), yumuşak, nemli, pembe- gri polipler şeklinde görülür. Kondiloma aküminata küçük, milimetrik boyutta siğiller şeklinde başlar, eğer önlem alınmazsa karnabahar şeklinde yayılır. Bazı hastalarda kaşınma yanma gibi semptomlara neden olurken hastaların çoğunda hiçbir belirti vermez. HPV 16 ve 18 tipleri ekseriya düzgün yüzeyli endoservikal ve anal siğillere neden olduğundan görmek ve klinik olarak tanı koymak zordur. Homoseksüel erkeklerde anüs çevresinde daha sık olarak bu siğillere rastlanır.

    Tanı: Genital siğil tanısı çok kez klinik olarak gözlemle konur. Eğer siğillerde ülser, kanama varsa ve hızlı çoğalıyorsa kanseri ekarte etmek için biopsi alınmalıdır. Endoservikal ve anal siğiller ancak %3-%5 asetik asit tatbikinden sonra kolposkopi ile tanınabilir. HPV tanısı ve tip tayini için HPV DNA PCR testi yapılmalıdır. Bu metotla tip tayininin HPV tedavisindeki rolü henüz netleşmemiştir. Kondiloma akuminatanın, dış genital organlarda kondiloma lata adı verilen sekonder sifiliz lezyonlarından laboratuvar testleri ile ayrıca tanısı mutlaka yapılmalıdır. HPV enfeksiyonu aşağıdaki şekillerde ortaya çıkabilir:

    -Genital siğiller (kondiloma aküminata) -İntraepitelyal neoplazi, serviks, anüs, penis kanserleri -Mesane ve oral kanserler -Bowenoid papulosis adı verilen dış genital organlarda koyu renkli papül şeklinde görülen HPV enfeksiyonları Tedavi: Genital siğiller kökten tam olarak tedavi edilemez. Geçirilmiş HPV enfeksiyonu immün yetmezlik olan hastalarda sık sık tekrarlar ve her defasında yeniden tedavi etmek gerekir. Genital siğillerin tedavisi lokal ya da genel anestezi altında cryoterapy, elektrokoterizasyon, laser veya cerrahi eksizyon gibi çeşitli yollarla gerçekleştirilir. Topikal tedavi olarak; antimitotik ilaçlar, siğiller için yakıcı olan ilaçlar, interferon aktivitesini artıran ilaçlar uzun süreli kullanılabilir. Bu tür ilaçları tatbik etmeden önce çevre sağlam dokuları korumak için sağlam dokular üstüne vazelin uygulanmalıdır. Topikal tedavilerin daha sonra genital bölgede ağrı hissi yaratacağı bildirilmeli ve işlemden sonra hastaların ağrı kesici ilaçlara devam etmeleri önerilmelidir. Uzun süreli tedaviden sonra bile sık sık tam bir remisyon sağlanamadığı görülmektedir. Topikal tedavi hasta tarafından uyulanması oldukça zordur; topikal tedavide tercih edilen ilaç, doktor tarafından lezyonların üstüne titizlikle uygulanmalıdır. Topak tedavi için kullanılan ilaçlar:

    -Antimitotik ilaçlar: Podofilotoksin, podofilin, 5-fluorourasil -Yakıcı ilaçlar: triklorasetikasit -İnterferon indükleyen ilaçlar: İmiquimod Dış genital organlarında siğil olan kadınların mutlaka rahim ağzı kanseri yönünden araştırılması ve sık sık Pap testi (smear) yapılarak yakın takibi gerekir. Eğer smear sonucunda displazi, kanser gibi riskli durumlar söz konusu olursa tedavinin şekli ve takip tamamen değişecektir. Kadın ya da erkekte genital siğiller tespit edildiğinde sex partneri de mutlaka araştırılmalı ve eğer enfeksiyon varsa tedavi edilmelidir.

    Önlem: HPV aşısı Amerikan FDA tarafından ruhsatlandırılmış olup, HPV Tip 16, 18, 6 ve 11 tipine karşı koruyucudur. Aşılama 0 – 2 ve 6. aylarda olmak üzere birbirini takip eden üç enjeksiyon şeklinde Deltoid kası içine yapılmalıdır. Genital siğillerin %90’dan fazlasına neden olan HPV Tip 6 ve Tip11’e karşı ve servikal kansere neden olan HPV Tip 16-Tip18’e karşı bu dört değerli aşının 9-26 yaş arasındaki bayanlara koruyucu olarak toplam üç doz halinde yapılması uygundur. Özellikle kız çocuklarına 11-12 yaşları arasında seksüel aktivite başlamadan yapılması tercih edilir. Buna rağmen cinsel yaşamı başlamış bayanlar için de uygundur. Genital siğiller olduğunda prezervatif ile korunmak gerekir. Bu lezyonlar genital bölge etrafında komşu dokularda da yer aldığı için prezervatif her zaman tam olarak koruma sağlamaz.

    Sonuç: Sonuç olarak genital siğiller son yıllarda çok fazla arttığından, aşı %90 korunma sağlandığından ve ayrıca rahim ağzı kanserleri için de büyük oranda koruyucu olduğundan, özellikle kız çocuk annelerinin çok duyarlı olmalarını ve 9-26 yaş arasında henüz aktif cinsel yaşam başlamadan kız çocuklarının sağlığı için genital siğil oluşumuna, rahim ağzı kanserine karşı önlem almaları oldukça önemlidir. Kız çocuğu olan anneleri bu konuda duyarlı olmaya davet ediyoruz.

    Op. Dr. Kutlugül Yüksel

  • Kilo vermenizi engelleyen nedenler

    Kilo vermenizi engelleyen nedenler

    Kilo vermenizi engelleyen nedenler Beslenmenize dikkat ettiğinizi düşünseniz dahi bazı gözünüzden kaçan önemli hususlar kilo vermenizi engelliyor olabilir.Unutulmamalıdır ki ağzınızdan giren her lokmanın bir enerji değeri vardır ve ihtiyacınızdan fazla aldığınız enerji size fazla kilo olarak dönecektir.Sizin için günlük hayatınızda çok farkında olmadan kilo vermenize engel olan 8 kuralı sizin için hatırlatıyorum.

    Kilo vermenizi engelleyen nedenler

    1.Kalori Hesabı Yapmamak
    Günlük beslenmemizde salata tüketmek çok büyük önem taşır, içerdiği vitamin ve mineraller, taze sebzelerin güçlü antioksidanları içermesi, hacimce büyük ancak az kalori içermeleri bakımından kilo kontrolü sağlarken en çok tüketilmesini istediğimiz besinlerden ancak; bu çok masum görünen seçenek içerine eklenen soslar, üzerine kızartma yöntemi ile hazırlanarak eklenen etler,yağlı peynirler, fazla eklenen ceviz,badem gibi yağlı tohumlar,kruton ekmekler,salatanın içeriğinde bulunan kurutulmuş meyveler bir anda masum görünen salatanızın bir kalori bombasına dönüşmesine neden olabiliyor.Sadece 1 tatlı kaşığı z.yağ ile hazırlanmış yeşil salatanızın yaklaşık 100-150 kkal olmasını beklerken hazırlanan ürünlere göre salata sosları sadece 400-500 kalori civarında kalori içerebiliyor. Kilo kontrolünü sağlayabilmek için ;salatalara eklenen sosları yanında isteyin, salatanızda ceviz,badem gibi yağlı tohumlar varsa ekstra yağ eklemeyin,salata soslarından ziyade salatanızı taze limon ile tatlandırın .Limonun içeriğinde ki C vitamini yağ yakımını hızlandırırken bağışıklık sisteminizin güçlenmesine de katkı sağlar.

    Günlük Kalori İhtiyacı Hesaplama için tıklayınız!

    2.Günlük Egzersiz Planı İle Ne Kadar Enerji Harcandığının Doğru Hesaplanmaması
    Egzersiz sırasında bireylerin kalori yakımının doğru hesaplanmaması nedeniyle kilo vermekte zorlanan bireyler olabiliyor.Bir kişi aynı egzersizle 500 kkal yakabilirken aynı egzersiz programı ile başka biri 300 kkal enerji harcayabilir.Her bireyin bireysel özelliklerine göre egzersiz sırasında ki kalori yakımı farklıdır.Bu nedenle egzersiz programlarınızı dikkatli uygulamak ve doğru kalori yakımınızı öğrenmenizi tavsiye ederim.

    3.Ekstra Eklenen Her Baharatın, Sosun Enerji İçeriği Vardır
    Yemeklerimizi tüketirken veya içeceklerimizi tatlandırmak için bazen soslar ve baharatlar ekliyoruz bazen 1 yemek kaşığı yeterli olurken çoğu zaman sosları yemeklere boca edilebiliyor. Yemeğinize eklediğiniz 1 yemek kaşığı hardal sosu 84 kkal,1 yemek kaşığı ketçap 20 kkal,1 yemek kaşığı mayonez 90 kkal,1 yemek kaşığı nar ekşisi 51 kkal,1 yemek kaşığı ranch sos yaklaşık 80 kkal içeriyor.Bu eklenen soslarla birlikte hiç fark etmeden tükettiğimi besinlerin enerji değerini artıyoruz.Bunun yerine;yemeklerinize bahartlar ekleyebiliriniz,Tuzun enerji değeri olmasa dahi vücutta ödem yapması ve sağlığınızı olumsuz etkilemesi nedeniyle tuz tüketiminden kaçınmanızı tavsiye ederim. Kahve tüketirken genellikle tatlandırmak için eklenen süt tozunun 1 kaşığı ortalama 35 kkal içeriyor.

    4.Dışarda Yemek Yemek
    Restoranlarda size yemekler ikram edilmeden hemen önce çok leziz hazırlanmış ekmekler, taze zeytinler ve zeytinyağı ikram ediliyor. Yemeğin beklenmesi sırasında hiç fark etmeden onları tüketmeye başlıyoruz yaklaşık yemek gelene kadar 200-250 kalori daha yemek gelmeden almış oldunuz. Yemekler ikram ediliyor. Yanında hafif sebzeler ve biraz da patates kızartması, belki kilo vermeye çalışıyorsunuz ve gelen garnitürlerden sadece sebzeleri yemeye karar veriyorsunuz. Dikkat bazen restoranlar daha da sebzelerin lezzetlenmesi için sebzeleri haşladıktan sonra bir de üzerine ol tereyağı ekliyor işte hiç fark etmeden yine kalorileri toplamaya başladınız. Yapılan birçok araştırma dışarıda sık sık yemek yiyen bireylerin, evde yemek yiyen bireylere göre daha fazla kalori aldığını gösteriyor. Dışarıda yemek yiyeceğiniz zaman menüleri iyi incelemeye dikkat edin.

    Kalori Hesabı Diyet Listeleri için Tıklayınız!

    5.Etiketi İyi Okumamak
    Son zamanlarda obezitenin artması bireylerin daha zayıf olma istekleriyle birlikte çok çeşitli diyet ürünler piyasada yer almaya başladı.Bireylerin diyet adı altında satılan bir çok ürünü incelemeden zaten diyet tüketmememden zarar gelmez düşüncesi ile kilo veremediğini görüyoruz.Her tükettiğiniz besinin bir enerji içeriği var diyet ürünler hazırlanırken de bazılarının yağ oranları değiştirilse bile karbonhidrat oranları artabiliyor.Aslında ürünün kalorisi çok değişmese bile ürünün içeriğinin değişmesi ürünün daha light olarak lanse edilmesini sağlayabiliyor.Bu yüzden tükettiğiniz besinlerin etiketlerini okuma alışkanlığı edinin,bazı çalışmalar etiket okuma alışkanlığı edinen bireylerin kilo kontrolünü daha iyi sağladığını söylüyor.

    6.Porsiyon Kontrolünü Öğrenmemek
    Günümüzde porsiyonların gittikçe büyüdüğünü görüyoruz.Kalıcı kilo kontrolünün sağlanabilmesi için öncelikle porsiyon kontrolünün öğrenilmesi gerekiyor. Bazen tükettiğimiz besinlerin porsiyonlarını bilmemek daha fazla kalori tüketimine neden oluyor.1 porsiyon sebze yemeği dendiğinde bazı bireyler bunu 5 yemek kaşığı olarak algılarken bazılarının ölçüsü 10 yemek kaşığını gösterebiliyor. Yemek yiyeceğiniz tabak boyutlarınızı küçültün,hem yemeğinizi daha az almanızı hem de gözünüze daha fazla görünmesini sağlayacaktır.1 porsiyon elma 100 gr. İken bazı elmaların 200 gr bazılarının daha da fazla kalori içerdiğini görüyoruz. Genellikle sayı olarak veya miktar olarak belirlenen gıdaların tüketiminde çok sorun yaşamazken, meyve, sebze, et, tavuk, balık, peynir gibi günlük tüketiminde gram olarak verilen besinleri ne kadar tüketmeniz gerektiğini öğrenene kadar bir mutfak terazisi alarak porsiyon kontrolünüzü kendinizde rahatlıkla öğrenebilirisiniz.

    Kilo vermenizi engelleyen nedenler
    Kilo vermenizi engelleyen nedenler

    7.Yemeklerin Yanında İçilen İçecekler
    Günlük hayatınızda yediklerinize çok dikkat ediyor olabilirisiniz fakat yediğiniz besinler kadar tükettiğiniz içeceklerde kilo kontrolünüzde önemli. Özellikle sağlığımızın korunmasında önemli olan vitamince çok zengin olan meyvelerden hazırlanan taze sıkılmış meyve suları çok yüksek kalori değerine sahip olabiliyor. 1 porsiyon elma ortalama 60 kkal enerji içerirken 1 su bardağı elma suyu yaklaşık 100 kkal enerji içeriyor.Gazlı içecekler 150 kalori civarında enerji içeriyor.Dışarıda bir kahve içmek istediniz kremalı ve sütlü olmasını tercih ettiğinizde neredeyse 400 kkal tükettiniz.Eğer içecek tercihlerinizi doğru yaparsanız çok daha az kalori almış olursunuz.kahve tercih edeceğiniz zaman yağsız süt ve kremasız olması durumunda yaklaşık 300 kaloriden kurtulmuş olursunuz.taze sıkılmış veya konsantre meyve suları,gazlı içecekler yerine su veya mineralli suları tercih ederseniz yaklaşık 150 kaloriden daha kurtulmuş olabilirsiniz.ilk içecek tercihiniz her zaman su olsun.

    Dyt. Pakize Gizem AKGÜL

  • Karne korkusu

    Karne korkusu

    Yarıyıl tatilinin gelmesiyle birlikte çocukları da karne korkusu nun sardığını belirten Çocuk ve Ergen Psikiyatristi Prof. Dr. Emine Zinnur Kılıç, altta yatan depresyon, kaygı bozukluğu, dikkat eksikliği gibi psikolojik sorunların varlığına işaret ediyor.

    “KARNE KORKUSU BARDAĞI TAŞIRAN SON DAMLADIR”

    Karne veya sınav korkusunun tek başına intihar nedeni olmadığını vurgulayan Kılıç, “Altta yatan psikiyatrik bir sorun varsa buna bir de aile iletişimindeki aksaklıklar ve alile baskısı eklenince tablo bu hale gelebiliyor. Yani karne veya sınav korkusu tek başına intihar sebebi değildir, ancak böyle durumlarda karne veya sınav korkusu bardağı taşıran son damladır” dedi.

    Kılıç’ın ifadesiyle; başarısız karnelere veya sınav sonuçlarına gösterilen aşırı tepkiler, altta yatan depresyonu veya kaygı bozukluğunu tetikliyor, alilerin baskıları da eklenince intihar vakaları görülebiliyor.

    Başarısız sonuçlara verilen aşırı tepkilerin çocuklarda ters etki yaratabildiğini söyleyen Kılıç, kötü karne karşısında aile tutumunun çok önemli olduğunu ifade etti. “Ders notları çocukların gelecekte nasıl bir birey olacaklarının göstergesi değildir” diyen Kılıç, “Eğer çocuğunuzun belli bir dersten notu düşükse bu, o dersi öğrenmeyle ilgili bir problemin göstergesi olabilir. Notlar velilerin çocuklarının okuldaki gelişimi ile ilgili haber almasının bir aracıdır” şeklinde konuştu.

    Psikolog Sevim Buzkan Ertuğrul, başarısız karnelere gösterilen aşırı tepkilerin, çocuklarda yaşamları boyu silinemeyecek olumsuz izler oluşturacağına dikkat çekerek ailelere önemli uyarılarda bulundu.

    Psikolog Sevim Buzkan Ertuğrul ailelere, “Karne dönemi yaklaşırken her öğrencide düşük not kaygısı nedeniyle stres durumu yaşanmaktadır. Bu stresin azaltılması ve ilerleyen zamanda sıkıntılı olan derslerle baş edilmesi için ailelere birçok görev düşmektedir’’ dedi.

    karne korkusu
    karne korkusu

    NOTLAR BAŞARININ GÖSTERGESİ DEĞİL!

    Karne alındıktan sonra çocuklara hemen eksik olan konuları ve dersleri çalışmasını, arkadaşlarına yetişmesini söylemek yerine, onlara tatil yapması için zaman vermeli ve o dönemi kaliteli bir şekilde geçirmesinin sağlanması önerisinde bulunan Psikolog Sevim Buzkan Ertuğrul, karnedeki notların çocuğun başarısının bir göstergesi olmadığını belirterek, şöyle konuştu:

    ‘’Çocuklara okuldaki başarısının kişiliğiyle alakalı olmadığı, kişiliğinin değerlendirilmediği sadece başarı yönünden çeşitli eksikleri olduğunu belirtmek gerekir. Okuldaki başarısındaki, eksiklikler tamamlandıktan sonra her şeyin yoluna gireceğine çocuklar inandırılmalıdır. Bu sayede çocukta herhangi bir özgüven eksikliği probleminin oluşmaması sağlanacaktır.

    BAŞARILI OLACAKLARI KONUSUNDA CESARETLENDİRİN

    Çocuğunuzun başarısız olduğu derslerin üzerinde durmak yerine, başarılı olduğu konuları, spor, müzik ve resim vs. gibi alanlarda var olduğunu, bunları başardığına göre dersleri de kolaylıkla halledebileceğini ona söyleyerek cesaretlenmesini sağlayabilirsiniz. Önemli olanın o derste başarılı olmak yerine onun ne kadar çaba sarfetmiş olduğunu belirtirseniz çocuğunuz için önemli olan olumlu adımı atmış olursunuz.

    ÇOCUKLARINIZI ÇOK İYİ GÖZLEMLEYİN

    Çocuğunuzu asla yargılamayın, başarısızlıklar halledilir; ancak çocuğunuz üzerinde bıraktığınız ufacık kötü etki, psikolojik anlamda ciddi bozukluklara neden olabilir. Aileler öncelikle çocuklarını çok iyi gözlemlemeliler. Onları tanımalı, hangi konular ve çalışmalardan zevk aldığını öğrenerek derse nasıl çalışması ve adapte olması gerektiğini öğretmeliler. Eğer çocuğunuz elinden geleni yaptığını düşünüyor ve sizde bunu görüyorsanız karnenin sonucu ne olursa olsun o karne iyi bir karnedir. Unutulmaması gereken en önemli şey çocukların psikolojik ve fizyolojik sağlıklarının her şeyden önemli olduğudur.