Twilight (Alacakaranlk) Fanatikleri...

Kızlar Alacakaranlık'tan çıkarılan harika ama harika ama harika olan bir bölüm daha.
Balo öncesi hazırlanış vee Edward tabikiopuyorumnanaktan
Mutlaka okuyun...
Ahh edwardım yaa gene beni büyüledi çook fenaopuyorumnanaktan

Balo öncesi:

Neler döndüğünü bana ne zaman söyleyeceksin Alice?”
“Göreceksin, sabırlı ol,” diye emretti sinsi sinsi sırıtarak.
Benim kamyonetimdeydik, ama o kullanıyordu. Üç hafta daha ve bacağımdaki alçıdan kurtulacaktım, sonra şoförlüğü ben yapacaktım. Araba kullanmayı seviyordum.
Mayısın sonlarıydı ve bir şekilde Forks normalden de daha yeşil olmayı başarıyordu. Çok güzeldi tabii ki, üstelik ormanla gittikçe barışıyordum, çoğunlukla da orada alıştığımdan daha çok zaman geçirdiğim için. Henüz tamamen arkadaş değildik, doğa ve ben, ama yakınlaşıyorduk.
Gökyüzü griydi, ama bu da güzeldi. ınci gibi bir griydi, hiç çirkin değildi, yağmur yağmıyordu ve neredeyse bana yetecek kadar sıcaktı. Bulutlar kalın ve güvenliydi, garanti ettikleri özgürlükten dolayı bana hoş geliyorlardı.
Ama çevremdeki bu iyi şeylere rağmen huzursuz hissediyordum. Kısmen Alice’in garip davranışları yüzünden. Cumartesi sabahı için bir kız gezmesinde çok ısrar etmiş, manikür ve pedikür yaptırmak için beni Port Angeles’a götürmüş, istediğim alçakgönüllü pembe tonunu reddedip manikürcüye tırnaklarımı koyu parlak bir kırmızıya boyamasını emretmişti – hatta alçılı ayağımın tırnaklarını bile boyatmaya ısrar edecek kadar ileri gitmişti.
Sonra beni ayakkabı alışverişine götürdü, her çiftin sadece yarısını deneyebilmeme rağmen. Şiddetle karşı çıkmama aldırmayarak bana en kullanışsızından, pahalı, ince topuklu bir çift almıştı – tehlikeli görünüşlü şeylerdi, sadece kalın saten bantlara sahipti ve ayak bileğimin arkasında geniş bir fiyonkla bağlanıyordu. Koyu sümbül mavisiydiler. Boşu boşuna onları beraber giyebileceğim hiçbir şey olmadığını açıklamaya çalıştım. Dolabım bana L.A.’den aldığı kıyafetlerle utandırıcı derecede dolu olsa bile – çoğu hala Forks’ta giymek için çok inceydi – o tonda hiçbir şey olmadığından emindim. Gardırobumda bir yerlerde saklanan tam o tonda bir kıyafetim olsa bile, ince topuklara uymazlardı. Ben ince topuklara uyumlu değildim – çoraplarla dahi zorlukla güvenli yürüyebiliyordum. Ancak çürütülemez mantığım onda sökmedi. Benimle tartışmadı bile.
“Eh, Biviano değiller, ama işe yaramak zorundalar,” diye mırıldandı kararsızca, sonra kredi kartını çıkarırken daha fazla konuşmadı.
Öğle yemeğini bana arabanın penceresinden fast-food alarak geçiştirdi ve arabada yemem gerektiğini söyledi, ama acelenin sebebini açıklamayı reddetti. Ayrıca, eve dönerken ona birkaç kere Rosalie’nin modifikasyonlarıyla dahi kamyonetimin spor arabalar gibi performans göstermesinin mümkün olmadığını, o yüzden zavallı şeye biraz mola vermesi gerektiğini hatırlatmam gerekti. Genelde Alice benim tercih ettiğim şofördü. Hız sınırının sadece yirmi ya da otuz mil üzerinde gitmekten rahatsız olmuyordu, bazıları buna katlanamıyordu
Ama Alice’in açıkça gizli olan gündemi problemin yarısıydı tabii ki. Bir yandan Edward’ın yüzünü neredeyse altı saattir görmediğim için acınası şekilde gergindim ve bu son iki aydır bir rekordu.
Charlie zor olmuştu, ama imkansız derecede değil. Eve geldiğinde Edward’ın sürekli orada olmasına alışmıştı. Ödevlerimizle mutfak masasında otururken şikayet edecek hiçbir şey bulamıyordu – hatta ESPN’de beraber oyunlara bağırırlarken Edward’ın arkadaşlığından keyif alıyor gibi görünüyordu. Ancak Edward’a her gece saat tam onda kapıyı tutarken orijinal katılığından hiçbir şey kaybetmemişti. Tabii, Charlie Edward’ın arabasını evine bırakıp penceremden on dakikadan kısa sürede dönme becerisinden tamamen habersizdi.
Alice’e karşı çok daha iyiydi, bazen utandırıcı derecede. Belli ki hantal alçımı daha kullanışlı bir şeyle değiştirene kadar bir kadının yardımına ihtiyacım vardı. Alice bir melekti, bir kız kardeş; her gece ve her sabah günlük ihtiyaçlarım için geliyordu. Charlie duş almada yardıma ihtiyacı olan neredeyse yetişkin bir kız evladın dehşetinden kurtulduğu için son derece minnettardı – böyle bir şey onun rahatlık bölgesinin çok ötesindeydi, benimkinin de. Ancak Charlie’nin ona “Melek” lakabını takması ve o evi aydınlatarak dans edercesine yürürken onu sersemlemiş gözlerle izlemesi minnettarlıktan fazlaydı. Hiçbir insanın onun hayret verici güzellik ve zarafetinden etkilenmeden durması mümkün değildi ve her gece giderken sevecen bir “Yarın görüşürüz Charlie.” ile Charlie’yi afallamış bir halde bırakıyordu.
“Alice, şimdi eve mi gidiyoruz?” diye sordum, ikimiz de nehrin yanındaki beyaz evi kastettiğimi biliyorduk.
“Evet,” Sırıttı, beni iyi biliyordu. “Ama Edward orada değil.”
Surat astım. “Nerede?”
“Yapacak işleri var.”
“ışler?” diye tekrarladım boş boş. “Alice,” ses tonum yaltakçı hale geldi, “lütfen neler döndüğünü söyle.”
Hala sırıtarak başını salladı. “Çok eğleniyorum,” diye açıkladı.
Eve döndüğümüzde Alice beni direkt yukarı kata, yatak odası boyutundaki banyosuna taşıdı. Rosalie’yi orada tanrısal derecede güzel bir gülümsemeyle alçak, pembe sandalyenin ardında bulunca şaşırmıştım. Ürkütücü bir alet sırası ve malzemeler uzun tezgahı kaplamıştı.
“Otur,” diye komut verdi Alice. Bir süreliğine onu ölçtüm, ve sonra gerekli olursa zor kullanmaya hazır olduğuna karar vererek sandalyeye doğru topallayıp becerebildiğim kadar saygınlıkla oturdum. Rosalie anında saçımı taramaya başladı.
“Sanırım sen de bana bütün bunların sebebini söylemezsin?” diye sordum ona.
“Bana işkence yapabilirsin,” diye mırıldandı dikkati saçıma odaklıyken, “ama asla konuşmam.”
Rosalie, Alice saçımı nane ve üzüm kokulu bir şampuanla ovarken, başımı lavaboda tuttu. Alice ıslak ve dolaşık saçımı kızgın bir şekilde havluyla kuruladı, sonra da o yığınların üzerine başka bir şeyin bütün şişesini sıktı – bu salatalık gibi kokuyordu – ardından tekrar havluyla kurulamaya devam etti.
Karmaşıklığı hızla taradılar; salatalıklı şey her neyse düğümlerin iyi davranmasını sağlamıştı. Bundan bir tane almak isteyebilirdim. Sonra ikisi de bir saç kurutma makinesi alıp işe koyuldular.
Dakikalar geçtikçe damlayan saç tutamları keşfetmeye devam ettiler, yüzleri biraz endişeli görünmeye başladı. Neşeyle gülümsedim. Vampirler bile bazı şeyleri hızlandıramıyorlardı.
“Korkunç derecede fazla saçı var,” diye yorumladı Rosalie gergin bir sesle.
“Jasper!” diye çağırdı Alice net, ama yüksek olmayan bir sesle. “Bana başka bir saç kurutma makinesi bul!”
Jasper onları kurtarmaya geldi, nasıl olduysa iki tane fazladan makineyle ortaya çıkmıştı. Onlar işlerine devam ederken son derece eğlenmiş bir halde onları kafama doğru tuttu.
“Jasper…” diye başladım umutla.
“Kusura bakma Bella. Bir şey söylemeye iznim yok.”
Tamamen kuruduğumda – ve kabardığımda – minnettarlıkla kaçtı. Saçım kafamdan üç inç yüksekte duruyordu.
“Bana ne yaptınız böyle?” diye sordum dehşet içinde, ama bir kutu sıcak saç kıvırma aparatı çıkararırken beni duymazdan geldiler.
Onları saçımın kıvrılmadığına ikna etmeye çalıştım, ama beni umursamadan işlemlerinden önce her buklenin üzerine sağlıksız bir sarı rengine sahip bir şey sürdüler.
“Ayakkabı buldun mu?” diye sordu Rosalie sanki cevabın hayati önemi varmış gibi.
“Evet – muhteşemler,” dedi Alice büyük bir tatminle.
Rosalie’yi aynada zihninden büyük bir yük kalkmış gibi başını sallarken izledim.
“Saçın güzel görünüyor,” dedim. Her zaman ideal olmadığından değil – ama saçını bugün muhteşem başının üzerinde yumuşak buklelerden bir taç yaratarak toplamıştı.
“Teşekkürler.” Gülümsedi. Şimdi ikinci set saç kıvırma aletleriyle çalışıyorlardı.
“Makyaj hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordu Alice.
“ışkence,” dediğimde beni duymazdan geldiler.
“Pek bir şeye ihtiyacı yok – teni yalın halde daha güzel,” dedi düşüncelere dalarak Rosalie.
“Ruj olmalı ama,” diye karar verdi Alice.
“Ve maskara ile göz kalemi,” diye ekledi Rosalie, “sadece biraz.”
Yüksek sesle iç çektim. Alice kıkırdadı. “Sabırlı ol Bella. Eğleniyoruz şurada.”
“Pekala,” dedim sinirle mırıldanarak.
 
 
“Hadi onu giydirelim.” Alice’in sesi beklentiyle heyecanlandı. Kendi gücümle banyodan çıkmamı beklemedi. Onun yerine beni kaptığı gibi Emmett ile Rosalie’nin büyük beyaz odasına taşıdı. Yatakta bir elbise vardı. Sümbül mavisi tabii ki.
“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Alice cıvıldayan bir sesle.
Bu iyi bir soruydu.
“Alice,” dedim feryat edercesine. “Bunu giyemem!”
“Niye?” diye sordu sert bir sesle.
“Önü tamamen açık!”
“Alta bu geliyor,” Rosalie uğursuz görünüşlü açık mavi bir elbise kaldırdı.
“Bu da ne?” diye sordum korkuyla.
“Bu bir korse aptal şey,” dedi Alice sabırsızca. “Şimdi bunu giyecek misin yoksa Jasper’ı çağırıp ben giydirirken seni tutmasını mı söylemem gerekiyor?” diye tehdit etti.
“Bir de arkadaşım olacaksın.”
“Nazik ol Bella,” dedi iç çekerek. “ınsan olmayı hatırlamıyorum ve burada vekaleten eğlenmeye çalışıyorum. Ayrıca bunlar senin iyiliğin için.”
Çok fazla kızardım ve şikayet ettim, ama beni giysiye sokmaları uzun sürmedi. ıtiraf etmeliydim korsenin avantajları vardı.
“Vay,” dedim aşağı bakarak. “Göğüs dekoltem var.”
 
“Kim tahmin edebilirdi ki,” diye kıkırdadı Alice, işiyle keyiflenerek. Tamamen satılmamıştım gerçi.
“Sizce de bu elbise biraz… bilmiyorum, ileri moda değil mi… Forks için?” dedim tereddütle.
“Sanırım aradığın kelimeler haute couture,” diye güldü Rosalie.
“Bu Forks için değil Edward için,” dedi Alice ısrar ederek. “Tamamen doğru.”
Sonra beni tekrar banyoya götürüp saçımı uçan parmaklarla açtılar. Beni şoka sokarak ortaya bukleler çıktı. Rosalie bunların çoğunu topladı ve arkamda at yelesi gibi kalın bir çizgi halinde salınacak şekilde ayarladı.
O çalışırken Alice gözlerimin etrafına ince siyah çizgiler çekti, maskara yaptı ve dudaklarıma dikkatle koyu kırmızı bir ruj sürdü. Sonra odadan çıktı ve ayakkabılarla geri döndü.
“Muhteşem,” diye soludu Rosalie, Alice onları yukarı kaldırırken.
Alice ölümcül ayakkabıyı ustaca bağladıktan sonra alçıma gözlerinde şüpheyle baktı.
“Sanırım yapabileceğimizi yaptık,” dedi kafasını üzüntüyle sallayarak. “Sence de Carlisle bize izin vermez değil mi…?” Rosalie’ye baktı.
“Şüpheliyim,” diye cevapladı Rosalie. Alice iç çekti.
Ardından ikisi de kafalarını kaldırdı.
“Geldi.” Kimi kastettiklerini biliyordum ve midemde bir sürü kelebek uçuştuğunu hissettim.
“Bekleyebilir. Sadece bir önemli şey kaldı,” dedi Alice kararlı bir şekilde. Beni tekrar kaldırdı – bu gerekliydi, o ayakkabıyla yürüyemeyeceğimden emindim – ve odasına taşıyıp geniş, yaldızlı çerçeveli, tam boy aynasının önünde dikeltti.
“ışte,” dedi. “Görüyor musun?”
Aynadaki yabancıya baktım. Yüksek ayakkabıyla ve elbisenin vücudu saran ince çizgisiyle çok uzun görünüyordu. Dekoltesi boynunun uzun görünmesini sağlamıştı, arkasındaki parıldayan buklelerin de katkısı vardı. Sümbül mavisi rengindeki kumaş muhteşemdi, fildişi rengi tenini kremaya, yanaklarındaki kızarmayı güllere benzetmişti. Çok güzeldi, bunu itiraf etmeliydim.
“Tamam Alice.” Gülümsedim. “Görüyorum.”
“Bunu unutma,” dedi.
Beni tekrar kaldırdı ve merdivenlerin başına taşıdı.
“Arkanı dön ve gözlerini kapa!” diye emretti aşağı kata. “Ve zihnimden uzak dur – bu anı mahvetme.”
Tereddüt etti, uyduğundan emin olana kadar normalden yavaş indi. Sonra yolun kalanında uçtu. Edward kapının yanında duruyordu. Sırtı bize dönüktü, çok uzun ve karaydı – onun daha önce hiç siyah giydiğini görmemiştim. Alice beni dikeltti, elbisemin kumaşını düzeltip bir bukleyi tekrar yerine bükerek gidip izlemek için piyano sandalyesine oturdu. Rosalie onu takip etti.
“Bakabilir miyim?” Sesi beklentiyle yoğundu – kalbimin düzensizce atmasına neden oldu.
“Evet… şimdi,” dedi Alice.
Anında döndü ve sonra olduğu yerde dondu, kehribar rengi gözleri büyüdü. Sıcaklığın boynumdan yükselip yanaklarıma ulaştığını hissedebiliyordum. Çok güzeldi; eski korku gelip geçti, onun bir rüya olduğuna, gerçek olamayacağına dair olan korku. Smokin giymişti ve bir film sahnesine aitti, benim yanıma değil. Ona korkmuş bir şekilde inanmazlıkla baktım.
Yavaşça bana doğru yürüdü, ulaştığında bir adım ötede durakladı.
“Alice, Rosalie… teşekkürler,” diye soludu gözlerini benden ayırmadan. Alice’in hoşnutlukla kıkırdadığını duydum.
Bir adım daha atıp bir elini çenemin altına koydu ve dudaklarını boğazıma bastırmak için durdu.
“Bu sensin,” diye mırıldandı tenime doğru. Geri çekildi. Diğer elinde beyaz çiçekler vardı.
“Frezya,” diye bilgilendirdi beni onları buklelerime yerleştirirken. “Tamamen lüzumsuz, eğer kokuyu düşünürsek tabii ki.” Tekrar bana bakmak için geri eğildi. Kalp durduracak şekilde gülümsedi. “ınanılmaz derecede güzelsin.”
“Benim repliğimi çaldın,” sesimi yapabildiğim kadar umursamaz tuttum. “Tam senin gerçek olduğuna kendimi ikna ediyorum, ortaya böyle çıkıyorsun ve şimdi yine hayal gördüğümden korkuyorum.”
Beni hızla kollarına alıp yüzüne yaklaştırdı. Daha da yakınlaşırken gözleri alev alevdi.
“Ruja dikkat!” diye emretti Alice.
Asi bir şekilde güldü, ama onun yerine dudaklarını köprücük kemiğimin üzerindeki boşluğa indirdi.
“Gitmeye hazır mısın?” diye sordu.
“Kimse bana bunların sebebini söylemeyecek mi?”
Tekrar güldü, omzunun arkasından kız kardeşlerine baktı. “Tahmin etmedi mi?”
“Hayır,” dedi Alice kıkırdayarak. Edward keyifli keyifli güldü. Kaşlarımı çattım.
“Ne kaçırıyorum?”
“Merak etme, yakında çözersin,” diye güvence verdi.
“Onu yere indir ki bir resim çekebileyim Edward,” Esme merdivenlerden elinde gümüş bir fotoğraf makinesiyle iniyordu.
“Resim?” dedim mırıldanarak, Edward beni dikkatle ayaklarımın üzerine yerleştirirken. “Filmde çıkacak mısın?” diye sordum alayla.
Sırıttı.
Esme, Edward gülerek geç kalacağımızı söyleyene kadar birkaç fotoğrafımızı çekti.
“Orada görüşürüz,” diye seslendi Alice arkamızdan.
“Alice orada mı olacak? Orası her neresiyse?” Biraz daha iyi hissettim.
“Ve Jasper ve Emmett ve Rosalie.”
Sırrı çözmeye çalışırken alnım konsantrasyonla kırıştı. ıfademe güldü.
 
“Bella,” diye seslendi Esme, “Baban telefonda.”
“Charlie?” diye sorduk Edward da ben de aynı anda. Esme telefonu bana vermeye çalıştı, ama Edward beni tek koluyla tutarak telefonu kaptı.
“Hey!” Karşı çıktım, ama çoktan konuşmaya başlamıştı.
“Charlie? Benim. Sorun ne?” Sesi endişeliydi. Yüzüm beyazladı. Ancak sonra yüz ifadesi keyifli ve muzip bir hal aldı.
“Onu telefona ver Charlie – ben konuşayım.” Her ne oluyorsa, Edward Charlie’nin bir tehlikede olması için çok eğleniyordu. Rahatladım.
“Merhaba Tyler, ben Edward Cullen,” sesi yüzeyde çok arkadaş canlısıydı. Onu tehdit izini yakalayacak kadar iyi tanıyordum. Tyler benim evimde ne yapıyordu? Korkunç gerçek kafama dank etmeye başlamıştı.
“Bir yanlış anlaşılma olduysa kusura bakma, ama Bella bu gece müsait değil.” Edward’ın sesi değişti ve içindeki tehdit yüzeye çıktı. “Dürüst olmak gerekirse, bundan sonra benim dışımda biri söz konusu olduğunda hiçbir gece müsait olmayacak. Alınmak yok. Ve akşamın için üzgünüm.” Sesi hiçbir şekilde üzgün değildi. Ardından telefonu yüzünde kocaman bir sırıtmayla kapattı.
“Beni baloya götürüyorsun!” diye suçladım sinirle. Yüzüm ve boynuma öfkeyle kan hücum etti. Hiddet kaynaklı gözyaşlarının gözlerimi doldurmaya başladığını hissedebiliyordum.
Tepkimin şiddetini beklemiyordu, bu açıktı. Dudaklarını birbirine bastırdı ve gözleri karardı.
“Zor olma Bella.”
“Bella, hepimiz gidiyoruz,” diye cesaretlendirdi Alice aniden yanımda biterek.
“Bunu bana niye yapıyorsunuz?”
“Eğlenceli olacak.” Alice hala iyimserdi.
Ancak Edward kulağıma mırıldanmak için eğildi, sesi kadife gibi ve ciddiydi. “Sadece bir kere insan olacaksın Bella. Alttan al lütfen.”
Sonra delici altın gözlerinin bütün gücünü bana döndürdü, sıcaklıklarıyla direnişimi eritti.
“ıyi,” dedim somurtarak ama istediğim kadar etkili öfkeli bakışlar atamayarak.” Sessizce gideceğim, ama göreceksin,” diye uyardım sert bir şekilde, “işte bu endişelendiğin kötü şans. Muhtemelen diğer bacağımı da kıracağım. Şu ayakkabıya bak! Tam bir ölüm tuzağı!” Sağlam ayağımı kanıt olarak kaldırdım.
“Hmmm.” Ayağımda gerekli olandan uzun süre baktı ve sonra parıldayan gözlerle Alice’e döndü. “Tekrar teşekkürler.”
“Charlie’nin evine geç kalacaksınız,” diye hatırlattı Esme ona.
“Pekala, gidelim,” beni kapıya döndürdü.
“Charlie de mi bu işin içinde?” diye sordum kenetlenmiş dişlerimin arasından.
“Tabii ki,” dedi sırıtarak.
Endişeliydim, o yüzden başta fark etmedim. Sadece gri bir araba görmüştüm ve Volvo olduğunu düşünmüştüm. Ancak sonra beni içeri oturtmak için o kadar çok eğildi ki önce yere oturtacağını sandım.
“Bu da ne böyle?” diye sordum kendimi yabancı bir yerde bulmaktan şaşırarak. “Volvo nerede?”
“Volvo benim günlük arabam,” dedi dikkatle, başka bir kriz geçirme ihtimalimin olduğunu bilerek. “Bu özel gün arabası.”
“Charlie ne düşünecek?” O içeri girip motoru çalıştırırken kafamı onaylamaz bir tavırla salladım.
“Ah, Forks nüfusunun çoğu Carlisle’ın araba koleksiyoncusu olduğunu düşünüyor.” Hızlandı.
“Ve değil mi?”
“Hayır, bu daha çok benim hobim. Rosalie de öyle, ama o daha çok onları modifiye etmeyi seviyor. Bunda benim için çok çalıştı.
Charlie’nin evinin önünde durduğumuzda hala niye buraya geri döndüğümüzü merak ediyordum. Veranda ışığı henüz alacakaranlık olmamasına rağmen açıktı. Charlie mutlaka bekliyor olmalıydı, muhtemelen pencereden bakıyordu. Babamın elbiseme tepkisinin benimkiyle benzer olup olmayacağını düşünerek kızardım. Edward kapımı açmak için arabanın etrafını ona göre yavaşça dolandı – bu Charlie’nin izliyor olduğuna dair şüphelerimi doğrulamış oldu.
 
Sonra Edward beni küçük arabadan dikkatle çıkarırken, Charlie – son derece karaktersizce – bizi karşılamak için bahçeye çıktı. Yanaklarım yanmaya başladı; Edward fark etti ve sorarcasına bana baktı. Ancak endişelenmeme gerek yoktu. Charlie beni görmemişti bile.
“O bir Aston Martin mi?” diye sordu Edward’a çok saygılı bir sesle.
“Evet – Vanquish.” Dudaklarının kenarları seğirdi, ama kontrol etmeyi başardı.
Charlie ıslık çaldı.
“Denemek ister misin?” Edward anahtarı uzattı.
Charlie’nin gözleri sonunda arabadan ayrıldı. Edward’a inanmazlıkla baktı – ufak bir umut iziyle.
“Hayır,” dedi gönülsüzce. “Sonra baban ne düşünür?”
“Carlisle için hiçbir sakıncası olmaz,” dedi Edward gülerek. “Haydi.” Anahtarı Charlie’nin istekli eline bastırdı.
“Pekala, hızlı bir dönüş…” Charlie çoktan temponu bir eliyle okşuyordu.
Edward kapıya kadar bana yardım etti, içeri girdiğimiz anda beni kollarına alarak mutfağa taşıdı.
“Bu işe yaradı,” dedim. “Elbise yüzünden çıldırma şansı olmadı.”
Edward gözlerini kırpıştırdı. “Bunu düşünmemiştim,” diye itiraf etti. Elbisemi tekrar eleştirel bir ifadeyle süzdü. “Sanırım kamyonetini almadığımız iyi oldu, klasik olsun olmasın.”
Yüzünden uzağa isteksizce baktığımda mutfağın alışılmadık şekilde loş olduğunu gördüm. Masada mumlar vardı, belki yirmi ya da otuz tane uzun beyaz mum. Eski masa uzun beyaz bir örtüyle örtülmüştü, iki sandalye de aynı şekilde beyazdı.
“Bugün üzerinde çalıştığın şey bu muydu?”
“Hayır – bunlar sadece yarım saniyemi aldı. Bütün gün uğraştığım şey yemekti. Gösterişli restoranları nasıl bayıltıcı bulduğunu biliyorum, burada bu kategoriye giren çok fazla seçenek olduğundan değil tabii, ama kendi mutfağından şikayet edemeyeceğine karar verdim.”
Beni beyaz sandalyelerden birine oturttu ve fırın ile buzdolabından bir şeyler çıkarmaya başladı. Sadece bir tabak olduğunu gördüm.
“Charlie’yi de beslemeyecek misin? Eve gelecek sonuçta.”
“Charlie bir lokma daha yiyemez – tadıcımın kim olduğunu sanıyorsun? Bunların hepsinin yenebilir olduğundan emin olmalıydım.” Önüme oldukça yenebilir gözüken şeylerle dolu bir tabak koydu.
ıç çektim.
“Hala öfkeli misin?” Yanıma oturmak için masanın karşısından diğer sandalyeyi çekti.
“Hayır. Pekala, evet, ama tam bu anda değil. Sadece, düşünüyorum ki işte bu da gitti, senden iyi yapabildiğim tek şey. Bunlar çok güzel görünüyor.” Tekrar iç çektim.
Kıkırdadı. “Daha denemedin – iyimser ol, belki de felakettir.”
Bir ısırık aldım, durakladım, ardından suratımı buruşturdum.
“Felaket mi?” diye sordu şok içinde.
“Hayır, muhteşem doğal olarak.”
“Rahatladım.” Gülümsedi, çok güzeldi. “Merak etme, hala daha iyi olduğun bir sürü şey var.”
“Birini söyle.”
Başta cevaplamadı, sadece soğuk parmaklarını köprücük kemiğimde gezdirdi, bakışımı ben tenimin yandığını ve kızardığını hissedene kadar delici gözlerle tuttu.
“ışte bu,” diye mırıldandı, yanağımdaki kızarıklığa dokunarak. “Senin kadar güzel kızaran birini hiç görmedim.”
“Muhteşem,” dedim kaşlarımı çatarak. “ıstemsiz tepkiler – gurur duyabileceğim bir şey.”
“Ayrıca tanıdığım en cesur kişisin.”
“Cesur?” diye tekrarladım alayla.
“Bütün zamanını vampirlerle geçiriyorsun; bu cesaret ister. Ayrıca kendini dişlerimle tehlikeli yakınlığa sokmakta çekinmiyorsun…”
Başımı salladım. “Bir şey bulamayacağını biliyordum.”
Güldü. “Ben ciddiyim. Ama boşver. Ye.” Çatalımı sabırsızlıkla elimden aldı ve bana yedirmeye başladı. Yemek müthişti tabii ki.
Charlie eve ben neredeyse bitirdiğimde geldi. Yüzünü dikkatle inceledim, ama şansım yaver gitmeye devam ediyordu, nasıl giyindiğimi görmeyecek kadar büyülenmişti. Anahtarları Edward’a geri verdi.
“Teşekkürler Edward,” diye gülümsedi rüyadaymışçasına. “Ne araba ama.”
“Bir şey değil.”
“Nasılmış?” Charlie boş tabağıma baktı.
“Kusursuz.” ıç çektim.
“Bella, bir ara onun bizim için tekrar yemek yapmasına izin verebilirsin,” dedi imayla.
Edward’a karanlık karanlık baktım. “Eminim yapar baba.”
Charlie tamamen uyandığına kapıya doğru ilerliyorduk. Ben dengesiz ayakkabının üzerinde topallarken Edward’ın eli destek için belimdeydi.
“Iı, Bella… çok yetişkin görünüyorsun.”
“Beni Alice giydirdi, söz hakkım olmadı.”
Edward o kadar alçak sesle güldü ki sadece ben duyabildim.
“Pekala, eğer Alice…” sözünü yarıda kesti. “Çok güzel görünüyorsun Bells.” Durakladı, gözleri alaylıydı. “Yani, bu gece başka smokinli genç adamlar beklemeli miyim?”
ınledim ve Edward güldü. ınsan nasıl Tyler kadar habersiz olabilirdi, anlayamıyordum. Edward ve ben okulda gizlice görüşmüyorduk. Beraber gidip geliyorduk, beni sınıflara yarı-taşıyordu, her öğle yemeğinde onunla ve ailesiyle oturuyordum ve beni göz önünde öpmekten de utanmıyordu. Tyler’ın kesinlikle profesyonel yardıma ihtiyacı vardı.
“Öyle umuyorum,” diye sırıttı Edward babama. “Buzdolabı kalanlarla dolu – onlara ikram edersin.”
“Sanmıyorum – onlar benim,” diye mırıldandı Charlie.
“Benim için isimlerini al Charlie,” sesindeki tehdidi muhtemelen sadece ben duyabiliyordum.
“Ah, yeter!”
Sonunda arabaya bindik ve uzaklaştık.Neler döndüğünü bana ne zaman söyleyeceksin Alice?”
“Göreceksin, sabırlı ol,” diye emretti sinsi sinsi sırıtarak.
“Tamam Alice.” Gülümsedim. “Görüyorum.”
“Bunu unutma,” dedi.
Beni tekrar kaldırdı ve merdivenlerin başına taşıdı.
“Arkanı dön ve gözlerini kapa!” diye emretti aşağı kata. “Ve zihnimden uzak dur – bu anı mahvetme.”
Tereddüt etti, uyduğundan emin olana kadar normalden yavaş indi. Sonra yolun kalanında uçtu. Edward kapının yanında duruyordu. Sırtı bize dönüktü, çok uzun ve karaydı – onun daha önce hiç siyah giydiğini görmemiştim. Alice beni dikeltti, elbisemin kumaşını düzeltip bir bukleyi tekrar yerine bükerek gidip izlemek için piyano sandalyesine oturdu. Rosalie onu takip etti.
“Bakabilir miyim?” Sesi beklentiyle yoğundu – kalbimin düzensizce atmasına neden oldu.
“Evet… şimdi,” dedi Alice.
Anında döndü ve sonra olduğu yerde dondu, kehribar rengi gözleri büyüdü. Sıcaklığın boynumdan yükselip yanaklarıma ulaştığını hissedebiliyordum. Çok güzeldi; eski korku gelip geçti, onun bir rüya olduğuna, gerçek olamayacağına dair olan korku. Smokin giymişti ve bir film sahnesine aitti, benim yanıma değil. Ona korkmuş bir şekilde inanmazlıkla baktım.
Yavaşça bana doğru yürüdü, ulaştığında bir adım ötede durakladı.
“Alice, Rosalie… teşekkürler,” diye soludu gözlerini benden ayırmadan. Alice’in hoşnutlukla kıkırdadığını duydum.
Bir adım daha atıp bir elini çenemin altına koydu ve dudaklarını boğazıma bastırmak için durdu.
“Bu sensin,” diye mırıldandı tenime doğru. Geri çekildi. Diğer elinde beyaz çiçekler vardı.
“Frezya,” diye bilgilendirdi beni onları buklelerime yerleştirirken. “Tamamen lüzumsuz, eğer kokuyu düşünürsek tabii ki.” Tekrar bana bakmak için geri eğildi. Kalp durduracak şekilde gülümsedi. “ınanılmaz derecede güzelsin.”
“Benim repliğimi çaldın,” sesimi yapabildiğim kadar umursamaz tuttum. “Tam senin gerçek olduğuna kendimi ikna ediyorum, ortaya böyle çıkıyorsun ve şimdi yine hayal gördüğümden korkuyorum.”
Beni hızla kollarına alıp yüzüne yaklaştırdı. Daha da yakınlaşırken gözleri alev alevdi.
“Ruja dikkat!” diye emretti Alice.
Asi bir şekilde güldü, ama onun yerine dudaklarını köprücük kemiğimin üzerindeki boşluğa indirdi.
“Gitmeye hazır mısın?” diye sordu.
“Kimse bana bunların sebebini söylemeyecek mi?”
Tekrar güldü, omzunun arkasından kız kardeşlerine baktı. “Tahmin etmedi mi?”
“Hayır,” dedi Alice kıkırdayarak. Edward keyifli keyifli güldü. Kaşlarımı çattım.
“Ne kaçırıyorum?”
“Merak etme, yakında çözersin,” diye güvence verdi.
“Onu yere indir ki bir resim çekebileyim Edward,” Esme merdivenlerden elinde gümüş bir fotoğraf makinesiyle iniyordu.
“Resim?” dedim mırıldanarak, Edward beni dikkatle ayaklarımın üzerine yerleştirirken. “Filmde çıkacak mısın?” diye sordum alayla.
Sırıttı.
Esme, Edward gülerek geç kalacağımızı söyleyene kadar birkaç fotoğrafımızı çekti.
“Orada görüşürüz,” diye seslendi Alice arkamızdan.
“Alice orada mı olacak? Orası her neresiyse?” Biraz daha iyi hissettim.
“Ve Jasper ve Emmett ve Rosalie.”
Sırrı çözmeye çalışırken alnım konsantrasyonla kırıştı. ıfademe güldü.
“Bella,” diye seslendi Esme, “Baban telefonda.”
“Charlie?” diye sorduk Edward da ben de aynı anda. Esme telefonu bana vermeye çalıştı, ama Edward beni tek koluyla tutarak telefonu kaptı.
“Hey!” Karşı çıktım, ama çoktan konuşmaya başlamıştı.
“Charlie? Benim. Sorun ne?” Sesi endişeliydi. Yüzüm beyazladı. Ancak sonra yüz ifadesi keyifli ve muzip bir hal aldı.
“Onu telefona ver Charlie – ben konuşayım.” Her ne oluyorsa, Edward Charlie’nin bir tehlikede olması için çok eğleniyordu. Rahatladım.
“Merhaba Tyler, ben Edward Cullen,” sesi yüzeyde çok arkadaş canlısıydı. Onu tehdit izini yakalayacak kadar iyi tanıyordum. Tyler benim evimde ne yapıyordu? Korkunç gerçek kafama dank etmeye başlamıştı.
“Bir yanlış anlaşılma olduysa kusura bakma, ama Bella bu gece müsait değil.” Edward’ın sesi değişti ve içindeki tehdit yüzeye çıktı. “Dürüst olmak gerekirse, bundan sonra benim dışımda biri söz konusu olduğunda hiçbir gece müsait olmayacak. Alınmak yok. Ve akşamın için üzgünüm.” Sesi hiçbir şekilde üzgün değildi. Ardından telefonu yüzünde kocaman bir sırıtmayla kapattı.
“Beni baloya götürüyorsun!” diye suçladım sinirle. Yüzüm ve boynuma öfkeyle kan hücum etti. Hiddet kaynaklı gözyaşlarının gözlerimi doldurmaya başladığını hissedebiliyordum.
Tepkimin şiddetini beklemiyordu, bu açıktı. Dudaklarını birbirine bastırdı ve gözleri karardı.
“Zor olma Bella.”
“Bella, hepimiz gidiyoruz,” diye cesaretlendirdi Alice aniden yanımda biterek.
“Bunu bana niye yapıyorsunuz?”
“Eğlenceli olacak.” Alice hala iyimserdi.
Ancak Edward kulağıma mırıldanmak için eğildi, sesi kadife gibi ve ciddiydi. “Sadece bir kere insan olacaksın Bella. Alttan al lütfen.”
Sonra delici altın gözlerinin bütün gücünü bana döndürdü, sıcaklıklarıyla direnişimi eritti.
“ıyi,” dedim somurtarak ama istediğim kadar etkili öfkeli bakışlar atamayarak.” Sessizce gideceğim, ama göreceksin,” diye uyardım sert bir şekilde, “işte bu endişelendiğin kötü şans. Muhtemelen diğer bacağımı da kıracağım. Şu ayakkabıya bak! Tam bir ölüm tuzağı!” Sağlam ayağımı kanıt olarak kaldırdım.
“Hmmm.” Ayağımda gerekli olandan uzun süre baktı ve sonra parıldayan gözlerle Alice’e döndü. “Tekrar teşekkürler.”
“Charlie’nin evine geç kalacaksınız,” diye hatırlattı Esme ona.
“Pekala, gidelim,” beni kapıya döndürdü.
“Charlie de mi bu işin içinde?” diye sordum kenetlenmiş dişlerimin arasından.
“Tabii ki,” dedi sırıtarak.
Endişeliydim, o yüzden başta fark etmedim. Sadece gri bir araba görmüştüm ve Volvo olduğunu düşünmüştüm. Ancak sonra beni içeri oturtmak için o kadar çok eğildi ki önce yere oturtacağını sandım.
“Bu da ne böyle?” diye sordum kendimi yabancı bir yerde bulmaktan şaşırarak. “Volvo nerede?”
“Volvo benim günlük arabam,” dedi dikkatle, başka bir kriz geçirme ihtimalimin olduğunu bilerek. “Bu özel gün arabası.”
“Charlie ne düşünecek?” O içeri girip motoru çalıştırırken kafamı onaylamaz bir tavırla salladım.
“Ah, Forks nüfusunun çoğu Carlisle’ın araba koleksiyoncusu olduğunu düşünüyor.” Hızlandı.
“Ve değil mi?”
“Hayır, bu daha çok benim hobim. Rosalie de öyle, ama o daha çok onları modifiye etmeyi seviyor. Bunda benim için çok çalıştı.
Charlie’nin evinin önünde durduğumuzda hala niye buraya geri döndüğümüzü merak ediyordum. Veranda ışığı henüz alacakaranlık olmamasına rağmen açıktı. Charlie mutlaka bekliyor olmalıydı, muhtemelen pencereden bakıyordu. Babamın elbiseme tepkisinin benimkiyle benzer olup olmayacağını düşünerek kızardım. Edward kapımı açmak için arabanın etrafını ona göre yavaşça dolandı – bu Charlie’nin izliyor olduğuna dair şüphelerimi doğrulamış oldu.
Sonra Edward beni küçük arabadan dikkatle çıkarırken, Charlie – son derece karaktersizce – bizi karşılamak için bahçeye çıktı. Yanaklarım yanmaya başladı; Edward fark etti ve sorarcasına bana baktı. Ancak endişelenmeme gerek yoktu. Charlie beni görmemişti bile.
“O bir Aston Martin mi?” diye sordu Edward’a çok saygılı bir sesle.
“Evet – Vanquish.” Dudaklarının kenarları seğirdi, ama kontrol etmeyi başardı.
Charlie ıslık çaldı.
“Denemek ister misin?” Edward anahtarı uzattı.
Charlie’nin gözleri sonunda arabadan ayrıldı. Edward’a inanmazlıkla baktı – ufak bir umut iziyle.
.“Hayır,” dedi gönülsüzce. “Sonra baban ne düşünür?”
“Carlisle için hiçbir sakıncası olmaz,” dedi Edward gülerek. “Haydi.” Anahtarı Charlie’nin istekli eline bastırdı.
“Pekala, hızlı bir dönüş…” Charlie çoktan temponu bir eliyle okşuyordu.
Edward kapıya kadar bana yardım etti, içeri girdiğimiz anda beni kollarına alarak mutfağa taşıdı.
“Bu işe yaradı,” dedim. “Elbise yüzünden çıldırma şansı olmadı.”
Edward gözlerini kırpıştırdı. “Bunu düşünmemiştim,” diye itiraf etti. Elbisemi tekrar eleştirel bir ifadeyle süzdü. “Sanırım kamyonetini almadığımız iyi oldu, klasik olsun olmasın.”
Yüzünden uzağa isteksizce baktığımda mutfağın alışılmadık şekilde loş olduğunu gördüm. Masada mumlar vardı, belki yirmi ya da otuz tane uzun beyaz mum. Eski masa uzun beyaz bir örtüyle örtülmüştü, iki sandalye de aynı şekilde beyazdı.
“Bugün üzerinde çalıştığın şey bu muydu?”
“Hayır – bunlar sadece yarım saniyemi aldı. Bütün gün uğraştığım şey yemekti. Gösterişli restoranları nasıl bayıltıcı bulduğunu biliyorum, burada bu kategoriye giren çok fazla seçenek olduğundan değil tabii, ama kendi mutfağından şikayet edemeyeceğine karar verdim.”
Beni beyaz sandalyelerden birine oturttu ve fırın ile buzdolabından bir şeyler çıkarmaya başladı. Sadece bir tabak olduğunu gördüm.
“Charlie’yi de beslemeyecek misin? Eve gelecek sonuçta.”
“Charlie bir lokma daha yiyemez – tadıcımın kim olduğunu sanıyorsun? Bunların hepsinin yenebilir olduğundan emin olmalıydım.” Önüme oldukça yenebilir gözüken şeylerle dolu bir tabak koydu.
ıç çektim.
“Hala öfkeli misin?” Yanıma oturmak için masanın karşısından diğer sandalyeyi çekti.
“Hayır. Pekala, evet, ama tam bu anda değil. Sadece, düşünüyorum ki işte bu da gitti, senden iyi yapabildiğim tek şey. Bunlar çok güzel görünüyor.” Tekrar iç çektim.
Kıkırdadı. “Daha denemedin – iyimser ol, belki de felakettir.”
Bir ısırık aldım, durakladım, ardından suratımı buruşturdum.
“Felaket mi?” diye sordu şok içinde.
“Hayır, muhteşem doğal olarak.”
“Rahatladım.” Gülümsedi, çok güzeldi. “Merak etme, hala daha iyi olduğun bir sürü şey var.”
“Birini söyle.”
Başta cevaplamadı, sadece soğuk parmaklarını köprücük kemiğimde gezdirdi, bakışımı ben tenimin yandığını ve kızardığını hissedene kadar delici gözlerle tuttu.
“ışte bu,” diye mırıldandı, yanağımdaki kızarıklığa dokunarak. “Senin kadar güzel kızaran birini hiç görmedim.”
“Muhteşem,” dedim kaşlarımı çatarak. “ıstemsiz tepkiler – gurur duyabileceğim bir şey.”
“Ayrıca tanıdığım en cesur kişisin.”
“Cesur?” diye tekrarladım alayla.
“Bütün zamanını vampirlerle geçiriyorsun; bu cesaret ister. Ayrıca kendini dişlerimle tehlikeli yakınlığa sokmakta çekinmiyorsun…”
Başımı salladım. “Bir şey bulamayacağını biliyordum.”
Güldü. “Ben ciddiyim. Ama boşver. Ye.” Çatalımı sabırsızlıkla elimden aldı ve bana yedirmeye başladı. Yemek müthişti tabii ki.
Charlie eve ben neredeyse bitirdiğimde geldi. Yüzünü dikkatle inceledim, ama şansım yaver gitmeye devam ediyordu, nasıl giyindiğimi görmeyecek kadar büyülenmişti. Anahtarları Edward’a geri verdi.
“Teşekkürler Edward,” diye gülümsedi rüyadaymışçasına. “Ne araba ama.”
“Bir şey değil.”
“Nasılmış?” Charlie boş tabağıma baktı.
“Kusursuz.” ıç çektim.
“Bella, bir ara onun bizim için tekrar yemek yapmasına izin verebilirsin,” dedi imayla.
Edward’a karanlık karanlık baktım. “Eminim yapar baba.”
Charlie tamamen uyandığına kapıya doğru ilerliyorduk. Ben dengesiz ayakkabının üzerinde topallarken Edward’ın eli destek için belimdeydi.
“Iı, Bella… çok yetişkin görünüyorsun.”
“Beni Alice giydirdi, söz hakkım olmadı.”
Edward o kadar alçak sesle güldü ki sadece ben duyabildim.
“Pekala, eğer Alice…” sözünü yarıda kesti. “Çok güzel görünüyorsun Bells.” Durakladı, gözleri alaylıydı. “Yani, bu gece başka smokinli genç adamlar beklemeli miyim?”
ınledim ve Edward güldü. ınsan nasıl Tyler kadar habersiz olabilirdi, anlayamıyordum. Edward ve ben okulda gizlice görüşmüyorduk. Beraber gidip geliyorduk, beni sınıflara yarı-taşıyordu, her öğle yemeğinde onunla ve ailesiyle oturuyordum ve beni göz önünde öpmekten de utanmıyordu. Tyler’ın kesinlikle profesyonel yardıma ihtiyacı vardı.
“Öyle umuyorum,” diye sırıttı Edward babama. “Buzdolabı kalanlarla dolu – onlara ikram edersin.”
“Sanmıyorum – onlar benim,” diye mırıldandı Charlie.
“Benim için isimlerini al Charlie,” sesindeki tehdidi muhtemelen sadece ben duyabiliyordum.
“Ah, yeter!”
Sonunda arabaya bindik ve uzaklaştık
 
Kızlar sıkılmayın sonuna kadar okuyun mutlakaaaaa çoook güzel çünkümafoldumben
 
kızlar şimdi filmi tekrrdan izledim geldim :jeyyar:
gördüm stephenie meyer ablamızı pc başındaydı
birde nehirn dediği yere baktım kzlar elbise bakarken volvo arkada
 

halen inanmıyorum bu kadıın böle şeyler yazdığına
şu tipe bak yaa
sanki türkiyede bi kına gecesnden çıkmış gibi alla alla
 
kızlarr o elbise bgendikleri sahnede
edwrdın arabası arkadan geçmiyo
hemen orda duruan araba isee volvo ile yakından uzaktan alakası yok
bi kere jantlardan belli sengözlerimebaksanab
 
Son düzenleme:
Selam kızlar opuyorumnanaktan
Tamam volvo yok ortada boşverin:roflol:
Ama bu çıkarılan bölümü okuyun çoook güzell çook zemuszemus
 
Bu siteyi kullanmak için çerezler gereklidir. Siteyi kullanmaya devam etmek için onları kabul etmelisiniz. Daha Fazlasını Öğren.…